Śumme evraśnâ-lkitâbe-lleżîne-stafeynâ min ‘ibâdinâ(s) feminhum zâlimun linefsihi veminhum muktesidun veminhum sâbikun bilḣayrâti bi-iżni(A)llâh(i)(c) żâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)
Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed'in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah'ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.
Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan da nefislerine zulmeden var, orta yolu tutan var, Allah'ın izniyle hayırlarda ileri geçenler var. İşte bu büyük lütuftur.
Fâtır Suresi 32. ayet, Kur'an'ın miras bırakıldığı seçilmiş kulları ve onların bu mirasa karşı farklı tutumlarını (zalim, muktesid, sabık) ele almaktadır. Ayet, ilahi seçimi, sorumluluğu ve bu sorumluluğun getirdiği farklı dereceleri dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-R-S kökü, bir şeyin bir başkasına intikal etmesi, özellikle de ölen birinden kalması anlamına gelir. Ancak ayetteki 'evrasnâ' fiili, Allah'ın Kitab'ı seçtiği kullarına bir lütuf ve emanet olarak vermesi, onlara bu ilahi bilgiyi ve sorumluluğu aktarması anlamında kullanılmıştır. Bu, maddi bir mirasın ötesinde manevi bir intikaldir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): V-R-S kökünden türeyen 'evrasnâ', burada Allah'ın Kitab'ı, yani Kur'an'ı, peygamberlerin ümmetlerine ve özellikle de bu ayette belirtilen 'ıstafeynâ' (seçtiklerimiz) zümresine vermesi, onları bu ilahi emanetin varisleri kılması demektir. Bu, onlara hem bir şeref hem de bir yükümlülük getirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'veraset' kavramının Kur'an'da sadece maddi miras değil, aynı zamanda peygamberlik mirası, ilahi bilgi mirası gibi manevi ve işlevsel mirasları da ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'evrasnâ', Kitab'ın seçilmiş kullara aktarılmasıyla, onlara ilahi rehberliğin ve sorumluluğun miras bırakıldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-F-V kökü, bir şeyin en saf, en temiz ve en seçkin kısmını almak anlamına gelir. 'Istafeynâ' fiili, Allah'ın kulları arasından belirli kişileri, ilahi bir iradeyle, Kitab'ı taşımak ve onunla amel etmek için özel olarak seçtiğini ifade eder. Bu seçim, onların üstün niteliklere sahip olmalarını gerektirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): S-F-V kökünden türeyen 'ıstıfâ', bir şeyi diğerlerinden ayırıp seçmek, onu temizlemek ve üstün kılmaktır. Ayetteki 'ıstafeynâ', Allah'ın Kitab'ı emanet edeceği kulları, kendi ilahi bilgisi ve hikmetiyle belirlemesi, onları bu büyük göreve layık görmesi anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ıstıfâ' kavramının Kur'an'da Allah'ın peygamberleri ve belirli kulları özel bir amaç için seçmesini ifade ettiğini belirtir. Bu seçim, ilahi bir lütuf ve aynı zamanda büyük bir sorumluluk yükler. Ayetteki 'ıstafeynâ', Kitab'ın taşıyıcılarının ilahi bir iradeyle belirlendiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Z-L-M kökü, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak ve haksızlık etmek anlamına gelir. Ayetteki 'zalimun li-nefsihi', Kitab'ın kendisine miras bırakılmasına rağmen onun hükümlerine uymayarak, Allah'ın emirlerini çiğneyerek veya ihmal ederek kendine zarar veren, nefsine zulmeden kişiyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi yerinden saptırmak, haksızlık etmektir. 'Zalimun li-nefsihi' ifadesi, Kitab'ın getirdiği hidayet yolundan saparak, günah işleyerek veya farzları terk ederek kendi ahiretini tehlikeye atan, kendine kötülük eden kişiyi mecazi olarak tanımlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zulüm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, Allah'a şirk koşmaktan, başkalarına haksızlık etmeye ve kişinin kendi nefsine karşı işlediği günahlara kadar uzandığını belirtir. Bu ayetteki 'zalimun li-nefsihi', Kitab'ın getirdiği sorumlulukları yerine getirmeyerek kişinin kendi ruhsal ve manevi gelişimine engel olması anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-S-D kökü, bir şeye yönelmek, doğru yolu tutmak, orta ve dengeli olmak anlamına gelir. 'Muktesid', Kitab'ın hükümlerini yerine getirmede aşırıya kaçmayan, ancak ihmal de etmeyen, dengeli ve ölçülü bir tutum sergileyen kişidir. Bu, nefsine zulmeden ile iyiliklere koşan arasında bir mertebedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iktisad' kelimesinin 'orta yolu tutmak' ve 'dengeli olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'muktesid', Kitab'ın emirlerini yerine getirmede ne aşırıya kaçan ne de eksik bırakan, farzları eda edip haramlardan sakınan, ancak nafile ibadetlerde veya iyiliklerde 'sabık' kadar ileri gitmeyen kişiyi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'iktisad'ın, bir şeyde aşırılıktan ve eksiklikten uzak durarak orta yolu benimsemek olduğunu açıklar. 'Muktesid', Kitab'ın getirdiği sorumlulukları yerine getirmede dengeyi koruyan, nefsine zulmetmeyen ama 'sabık' gibi de öne geçmeyen, vasat bir mümini temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-B-K kökü, bir şeyde öne geçmek, birini geride bırakmak anlamına gelir. 'Sabıkun bi'l-hayrât', Allah'ın izniyle, Kitab'ın emirlerini yerine getirmede ve hayırlı işler yapmada diğerlerinden daha hızlı ve istekli davranan, iyiliklerde öncülük eden kişiyi ifade eder. Bu, en üstün mertebedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sabık' kelimesinin 'yarışta öne geçen' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'sabıkun bi'l-hayrât', Kitab'ın getirdiği iyilik ve güzellikleri uygulamada, Allah'a yakınlaşmada ve salih amellerde diğer müminleri geride bırakarak en üst dereceye ulaşan kişiyi tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sabık' kavramının Kur'an'da genellikle 'hayırda yarışanlar' veya 'öncüler' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'sabıkun bi'l-hayrât', Kitab'ın rehberliğinde, Allah'ın rızasını kazanmak için tüm gücüyle çabalayan, farzların ötesinde nafile ibadetlere ve gönüllü iyiliklere yönelen, en yüksek manevi mertebeye ulaşan kişiyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): F-D-L kökü, bir şeyin fazlası, artığı ve üstünlüğü anlamına gelir. 'Fadl', Allah'ın kullarına karşılıksız olarak verdiği nimet, ihsan ve lütuftur. Ayetteki 'zalike huve'l-fadlu'l-kebîr' ifadesi, Kitab'ın miras bırakılması ve bu miras sayesinde 'sabık' mertebesine ulaşma imkanının, Allah'ın büyük bir lütfu olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fadl, Allah'ın ihsanı ve cömertliğidir. Bu ayetteki 'fadl', Kitab'ın kullara verilmesi ve bu sayede onların farklı derecelere ulaşabilmesi imkanının, Allah'ın sınırsız kereminden kaynaklanan büyük bir nimet olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fadl' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına yönelik cömertliğini, rahmetini ve ihsanını ifade ettiğini belirtir. Burada 'el-fadlu'l-kebîr' olarak nitelendirilmesi, Kitab'ın rehberliğiyle doğru yolu bulma ve cennete ulaşma imkanının, insan için en büyük ve en değerli lütuf olduğunu gösterir.
Fâtır Sûresi
Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim
Bu tatlı su ve acı su, damar damardır. Halk edilmişler içinde kıyâmete kadar geçerlidir.
İyilere tatlı sudan mîrâs vardır; mîrâs olan şey “evresnel kitâbe”dir.
Bu beyt-i şerîfte Fâtır sûresinde olan su âyet-i kerîmeye işâret buyrulur:
(Fâtır, 35/32)
"Ondan sonra kullarımızdan seçtiğimiz kimselere Kur’ân’ı verdik ki, bunlardan bir kısmı nefsine zâlim olan taklîtçilerdir; ve bir kısmı da, iyilik ile kötülük arasında ortada olanlardır; ve bir kısmı da hayırlar ile ileriye giden vâsıl olmuş olanlardır." Risâlet-penah Efendimiz bu sınıflar hakkında "Hepsi cennettedir" buyurmuşlardır. İşte iyilere mîrâs bu âyet-i kerîmede geçen üç sınıfın halleri ve ahlâkıdır.
Eğer bakarsan tâliplerin niyâzı, peygamberlik cevherinden şu'leler oldu.
Ya'ni eğer dikkatle bakarsan, Hak tâlibi olanların insân-ı kâmil arkasında koşup, onlara karşı niyâz etmesi ve yakarması ve ihtiyâc arz etmesi, peygamberlik cevherinden çıkan şu'lelerdir. Çünkü insân-ı kâmil ilimlerin vârisidir ve nebevî hallerdedir ve onlar “evresnel kitâbe” ya’ni "Kitâbı mîrâs verdik" (Fâtır, 35/32) âyet-i kerîmesi gereğince, Kur'an'ı mîrâs yemişlerdir. Beyt-i şerîfte geçen "peygamberlik cevheri"nden kasıt, insân-ı kâmildir. Tâliplerin niyâzlarının ortaya çıkmasına sebep o cevherlerdir. Bundan dolayı şu'leler bu cevherden çıkar.
Şu'leler, cevherler ile dönücü olur; şu'le o taraf gider de cevher menba'ı olur.
Ya'ni örneğin pırlanta karanlıkta parıldamaz; fakat bir şu'leye ma'ruz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Bundan dolayı şu'leler bu cevher ile döner; ya'ni tâliplerin niyâz şu'leleri, insan-ı kâmil cevheriyle döner ve tâliplerin bu niyâz şu’leleri, kendi külleri ya’ni tümleri ve imamları olan insân-ı kâmiller vâsıtasıyla küllün küllü ya’ni bütünün bütünü olanlar, "hakîkat-ı muhamme-diyye"ye gider ki, bu hakîkat o küll ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşe'i ve menbaıdır.
Pencerenin aydınlığı odanın etrâfına koşar; çünkü güneş bir burçtan bir burca gider.
Bu beyt-i şerîfte "taayyünler âlemi" pencereye, "aydınlık" nebevî nûra, "odanın etrâfı" insân-ı kâmillerin kalbine ve bu şekilde "nebevî nûr" güneşe ve "ilâhî isimler ve sıfatlar" burçlara benzetilmiştir.
Ya'ni taayyünler âlemi, hükümleri ve eserleri açığa çıkması gereken ilâhî isimlerin ve sıfatların îcâblarına göre, nebevî nûr olan insân-ı kâmillerin kalbine akseder.[106]
Senin sevincini götürür, sen ondan mutlusun. Ondan zulmü adâlet gibi kabûl edersin.
İnsân-ı kâmil senin kalbinde tasarruf edip, nefsindeki sevinç ve şenliği giderir ve yerine acıma ve ağlama getirir; sen ise bu halden mutlu ve hoşnut olursun. Nitekim hakîkat ehli "Ağlama ile hoşnutluk, onun kıymetidir" derler. Ve onun nefse zulümden ibâret olan az yemek, az uyku, az söz ile olan emrini adâlet gibi kabûl edersin.
İkinci mısra'daki "zulüm" ta'biriyle “fe minhüm zâlimun li nefsihi” (Fâtır, 35/32) ya’nî "Onlardan ba’zıları nefsine zâlimdir" âyet-i kerîmesine işâret buyururlar.
Şimdi sâlikin, tenin kesâfetinden kurtulmak ve kendisinde rûhanî eserlerin ortaya çıkması için, insân-ı kâmilin emrettiği, nefse zulümden ibâret olan riyazât ve mücâhedeleri ve nefsânî hazlara karşı muhalefetlerini kendisine mahsûs adâlet olarak kabûl etmesi lâzımdır.
Ey kimse, canını ten için yaktın; canı yaktın ve teni parlattın!
Ey insân-ı kâmilin, nefse zulüm ile olan emrini kabûl etmeyen sâlik! Tenin hazlarını verdin ve cismin hazzı için canını yaktın ve harâb ettin; canını yakıp azâblandırdın ve tenini kuvvetlendirip parlak bir hâle getirdin.
Ben yandım; benden çer çöpe ateş vurmak için, bir kimse çakmak fitili ister mi?
Ben nefs ehlinin aksine olarak nefsimi ilâhî aşk ateşinde yaktım ve rûhumu parlattım; çer çöp gibi olan nefsinin sıfatlarını yakmak için bir kimse çakmak fitili ve kav ister mi? Eğer isterse bana gelsin.
Mâdemki bir çakmak fitili ateşi kabûl edici olur, çakmak fitilini al ki, ateş çekici olur.
Ben, kav gibi oldum; kav çabuk ateş alır. Sen çabuk ateş alan bu çakmak fitilini al!
Bu beyitlerde Cenâb-ı Pîr kendi nefislerinin ilâhî gaybî tecellîleri kolayca kabûl buyurduklarını ve sâlikleri feyzlendirdiklerini beyân ederler; ve aynı zamânda kendilerinin kav gibi olup Cenâb-ı Şems'den ilâhî aşk ateşini aldıklarına işâret ederler ve onların ansızın ortadan kaybolmalarına aşağıdaki beyt-i şerîfte tekrar teessüf buyururlar.[107]