İçeriğe atla
Fâtır 32Cüz 22 · Sayfa 438

Fâtır Sûresi 32. Âyet

فاطر

Sohbete sor

Śumme evraśnâ-lkitâbe-lleżîne-stafeynâ min ‘ibâdinâ(s) feminhum zâlimun linefsihi veminhum muktesidun veminhum sâbikun bilḣayrâti bi-iżni(A)llâh(i)(c) żâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)

Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed'in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah'ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.

Fâtır Sûresi

Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim

Bu tatlı su ve acı su, damar damardır. Halk edilmişler içinde kıyâmete kadar geçerlidir.

İyilere tatlı sudan mîrâs vardır; mîrâs olan şey “evresnel kitâbe”dir.

Bu beyt-i şerîfte Fâtır sûresinde olan su âyet-i kerîmeye işâret buyrulur:

(Fâtır, 35/32)

"Ondan sonra kullarımızdan seçtiğimiz kimselere Kur’ân’ı verdik ki, bunlardan bir kısmı nefsine zâlim olan taklîtçilerdir; ve bir kısmı da, iyilik ile kötülük arasında ortada olanlardır; ve bir kısmı da hayırlar ile ileriye giden vâsıl olmuş olanlardır." Risâlet-penah Efendimiz bu sınıflar hakkında "Hepsi cennettedir" buyurmuşlardır. İşte iyilere mîrâs bu âyet-i kerîmede geçen üç sınıfın halleri ve ahlâkıdır.

Eğer bakarsan tâliplerin niyâzı, peygamberlik cevherinden şu'leler oldu.

Ya'ni eğer dikkatle bakarsan, Hak tâlibi olanların insân-ı kâmil arkasında koşup, onlara karşı niyâz etmesi ve yakarması ve ihtiyâc arz etmesi, peygamberlik cevherinden çıkan şu'lelerdir. Çünkü insân-ı kâmil ilimlerin vârisidir ve nebevî hallerdedir ve onlar “evresnel kitâbe” ya’ni "Kitâbı mîrâs verdik" (Fâtır, 35/32) âyet-i kerîmesi gereğince, Kur'an'ı mîrâs yemişlerdir. Beyt-i şerîfte geçen "peygamberlik cevheri"nden kasıt, insân-ı kâmildir. Tâliplerin niyâzlarının ortaya çıkmasına sebep o cevherlerdir. Bundan dolayı şu'leler bu cevherden çıkar.

Şu'leler, cevherler ile dönücü olur; şu'le o taraf gider de cevher menba'ı olur.

Ya'ni örneğin pırlanta karanlıkta parıldamaz; fakat bir şu'leye ma'ruz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Bundan dolayı şu'leler bu cevher ile döner; ya'ni tâliplerin niyâz şu'leleri, insan-ı kâmil cevheriyle döner ve tâliplerin bu niyâz şu’leleri, kendi külleri ya’ni tümleri ve imamları olan insân-ı kâmiller vâsıtasıyla küllün küllü ya’ni bütünün bütünü olanlar, "hakîkat-ı muhamme-diyye"ye gider ki, bu hakîkat o küll ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşe'i ve menbaıdır.

Pencerenin aydınlığı odanın etrâfına koşar; çünkü güneş bir burçtan bir burca gider.

Bu beyt-i şerîfte "taayyünler âlemi" pencereye, "aydınlık" nebevî nûra, "odanın etrâfı" insân-ı kâmillerin kalbine ve bu şekilde "nebevî nûr" güneşe ve "ilâhî isimler ve sıfatlar" burçlara benzetilmiştir.

Ya'ni taayyünler âlemi, hükümleri ve eserleri açığa çıkması gereken ilâhî isimlerin ve sıfatların îcâblarına göre, nebevî nûr olan insân-ı kâmillerin kalbine akseder.[106]

Senin sevincini götürür, sen ondan mutlusun. Ondan zulmü adâlet gibi kabûl edersin.

İnsân-ı kâmil senin kalbinde tasarruf edip, nefsindeki sevinç ve şenliği giderir ve yerine acıma ve ağlama getirir; sen ise bu halden mutlu ve hoşnut olursun. Nitekim hakîkat ehli "Ağlama ile hoşnutluk, onun kıymetidir" derler. Ve onun nefse zulümden ibâret olan az yemek, az uyku, az söz ile olan emrini adâlet gibi kabûl edersin.

İkinci mısra'daki "zulüm" ta'biriyle “fe minhüm zâlimun li nefsihi” (Fâtır, 35/32) ya’nî "Onlardan ba’zıları nefsine zâlimdir" âyet-i kerîmesine işâret buyururlar.

Şimdi sâlikin, tenin kesâfetinden kurtulmak ve kendisinde rûhanî eserlerin ortaya çıkması için, insân-ı kâmilin emrettiği, nefse zulümden ibâret olan riyazât ve mücâhedeleri ve nefsânî hazlara karşı muhalefetlerini kendisine mahsûs adâlet olarak kabûl etmesi lâzımdır.

Ey kimse, canını ten için yaktın; canı yaktın ve teni parlattın!

Ey insân-ı kâmilin, nefse zulüm ile olan emrini kabûl etmeyen sâlik! Tenin hazlarını verdin ve cismin hazzı için canını yaktın ve harâb ettin; canını yakıp azâblandırdın ve tenini kuvvetlendirip parlak bir hâle getirdin.

Ben yandım; benden çer çöpe ateş vurmak için, bir kimse çakmak fitili ister mi?

Ben nefs ehlinin aksine olarak nefsimi ilâhî aşk ateşinde yaktım ve rûhumu parlattım; çer çöp gibi olan nefsinin sıfatlarını yakmak için bir kimse çakmak fitili ve kav ister mi? Eğer isterse bana gelsin.

Mâdemki bir çakmak fitili ateşi kabûl edici olur, çakmak fitilini al ki, ateş çekici olur.

Ben, kav gibi oldum; kav çabuk ateş alır. Sen çabuk ateş alan bu çakmak fitilini al!

Bu beyitlerde Cenâb-ı Pîr kendi nefislerinin ilâhî gaybî tecellîleri kolayca kabûl buyurduklarını ve sâlikleri feyzlendirdiklerini beyân ederler; ve aynı zamânda kendilerinin kav gibi olup Cenâb-ı Şems'den ilâhî aşk ateşini aldıklarına işâret ederler ve onların ansızın ortadan kaybolmalarına aşağıdaki beyt-i şerîfte tekrar teessüf buyururlar.[107]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)