Ve kâlû-lhamdu li(A)llâhi-lleżî eżhebe ‘annâ-lhazen(e)(s) inne rabbenâ leġafûrun şekûr(un)
Şöyle derler: "Hamd, bizden hüznü gideren Allah'a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir."
Onlar orada şöyle derler: "Hamd olsun Allah'a, bizden o üzüntüyü giderdi. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve şükrün karşılığını vericidir."
Fâtır Suresi 34. ayet, cennet ehlinin Allah'a şükranlarını ifade ettiği bir sahneyi tasvir eder. Ayet, Allah'ın kullarından üzüntüyü gidermesini, O'nun bağışlayıcı ve şükrün karşılığını veren olduğunu vurgular. Dilbilimsel olarak, hamd, üzüntü, bağışlama ve şükür kavramları etrafında döner.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd, bir nimete karşılık veya bir güzellikten dolayı yapılan övgüdür. Ayetteki 'el-Hamdu lillâh' ifadesi, tüm övgülerin ve şükranların yalnızca Allah'a ait olduğunu, O'nun zatına ve fiillerine layık olduğunu belirtir. Cennet ehli, üzüntülerinin giderilmesi gibi büyük bir nimete karşılık Allah'ı hamd ile yüceltmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, hamd kavramını 'şükür'den daha geniş bir anlamda ele alır. Şükür belirli bir nimete karşılık iken, hamd Allah'ın mutlak kemaline ve tüm nimetlerine yönelik genel bir övgüdür. Bu ayette, cennet ehlinin yaşadığı nihai huzur ve üzüntüden arınma hali, Allah'ın mutlak kemaline ve lütfuna bir hamd ifadesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ezhebe' fiilinin 'izale etmek, yok etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ezhebe annâ el-hazene' ifadesi, Allah'ın cennet ehlinden her türlü üzüntüyü, kederi ve sıkıntıyı tamamen kaldırdığını, onları huzura kavuşturduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ezhebe' fiilinin mecazi olarak 'bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Burada üzüntünün maddeten değil, manen ve ruhen ortadan kaldırılması kastedilmektedir. Cennet ehli için üzüntünün varlığına dair hiçbir iz kalmamıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hazen, insanın kalbinde meydana gelen, hoşa gitmeyen bir durumdan kaynaklanan üzüntü ve keder halidir. Ayetteki 'el-hazene' kelimesi, dünya hayatında yaşanan tüm sıkıntıları, korkuları ve üzüntüleri kapsar. Cennet ehli, bu dünyevi üzüntülerden tamamen arındırılmıştır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, hazen kelimesinin Kur'an'da genellikle 'geleceğe dair endişe ve geçmişe dair pişmanlık' gibi anlamlarla birlikte kullanıldığını belirtir. Bu ayette, cennet ehlinin hem geçmişin pişmanlıklarından hem de geleceğin endişelerinden tamamen kurtulduğu, mutlak bir huzur içinde olduğu ifade edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafûr, Allah'ın sıfatlarından olup, günahları örten, affeden ve kullarına merhamet eden anlamına gelir. Ayetteki 'leğafûrun' ifadesi, Allah'ın kullarının kusurlarını bağışlayarak onları cennete layık kıldığını, bu bağışlayıcılığının sonsuz olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ğafûr, Allah'ın kullarının günahlarını örtmesi ve onları cezalandırmaktan vazgeçmesi demektir. Bu ayette, cennet ehlinin Allah'ın bağışlayıcılığı sayesinde üzüntülerden kurtulduğu ve ebedi saadete ulaştığına işaret edilir. Allah'ın bağışlayıcılığı, cennetin kapılarını açan anahtardır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şekûr, Allah'ın sıfatlarından olup, kullarının azıcık şükrüne ve ameline karşılık büyük mükafatlar veren, onların iyiliklerini zayi etmeyen anlamına gelir. Ayetteki 'şekûrun' ifadesi, Allah'ın kullarının dünya hayatındaki iman, ibadet ve sabır gibi amellerine karşılık cennet gibi büyük bir nimetle karşılık verdiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şekûr, Allah'ın kullarının şükrünü kabul eden ve onlara kat kat karşılık veren demektir. Bu ayette, cennet ehlinin Allah'a olan hamd ve şükrünün, Allah tarafından 'üzüntüyü giderme' ve 'cennet nimetleri' şeklinde karşılık bulduğu belirtilir. Allah, kullarının en küçük iyiliğini dahi karşılıksız bırakmaz.
Fâtır Sûresi
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Hamdın sekiz mertebesi vardır.
Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, bu hakikatleri daha dünya da iken idrak etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir.
Hamd âlemlerin Rabb-ı olan Allah’a mahsustur. Diğer bir bakışla (Hâmd) üçtür.
Birinci yönüyle. Baktığımız da, gerçekten, gerçek hamd-ı kendisi yapar. Çünkü (Hâmid) “hamdedici” odur. Bu mertebe de hamdını kendinden kendine yapar çünkü halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur, (Mahmud) da “Hamdedilen” kendisidir. (Hâmid ve Mahmud) kendisidir.
İkinci yönüyle. Baktığımız da, Hakk’tan halkadır. Yani Hakk’ın kulunu övmesidir.
Üçüncü yönüyle. Baktığımız da, halktan Hakk’adır. Yani kulun Hakk-ı övmesidir ki, beşer idrakiyle yapıldığında en zayıfı budur.[110] “ İz- -T-B- ”
Rabbe-nâ ifadesi ile bizim rabbimiz ifadesi ile âyetin rububiyet mertebesinden olduğu anlaşılmaktadır. Şükür “hamd”ın ilk mertebesidir. Ahirette ise yukarıda aktarıldığı gibi “livail hamd” sancağı altında olmaktır. (Murat Derûni)
En büyük hüzün, Hakk’ı unutmaktır."
"Şükreden, aslında kendi varlığının Hakk’a ait olduğunu itiraf eder."
"Hüznün giderilmesi", fânî varlıktan kurtulup bekāya ermektir.
"Gafûr" perdeleyen değil, hakikati açandır:
Kulun kusurlarını örtmekle kalmaz, onları rahmete dönüştürür.
"Gafûr" ismi, nefsin yokluğunda (fenâ) Hakk’ın varlığını gösterir.
"Şekûr", şükrün asıl sahibinin Allah olduğunu bildirir:
Kulun şükrü dahi O’nun lütfudur.
"Şükür", Hakk’ı müşâhede etmenin ta kendisidir.
Ârifin şükrü: "Bana şükretmeyi nasip eden Rabbime hamd olsun!" Ârifin dili ‘hamd’, kalbi ‘şükür’, hâli ise ‘teslimiyet’tir. Bunların hepsi O’ndandır."
"Hakikî kurtuluş, hüznü de şükrü de Hakk’a vermektir."[111]