Ve-in yukeżżibûke fekad kużżibet rusulun min kablik(e)(c) ve-ila(A)llâhi turce'u-l-umûr(u)
(Ey Muhammed!) Eğer seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, senden önce de nice peygamberler yalancı sayılmıştır. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür.
Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, senden önce birçok peygamberler de yalanlandılar. Bütün işler Allah'a döndürülür.
Bu ayet, Hz. Peygamber'e yönelik bir teselli ve uyarı niteliğindedir. 'Yalanlama' fiili üzerinden peygamberlerin ortak kaderine işaret ederken, 'işlerin Allah'a döndürülmesi' kavramıyla nihai merciin ve hükümranlığın Allah'a ait olduğunu vurgular. Dilbilimsel olarak, fiillerin pasif kullanımı ve isimlerin çoğul formları dikkat çekicidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' (كذب) kelimesinin asıl anlamının 'sözün gerçeğe aykırı olması' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yükezzibûke' (يُكَذِّبُوكَ) formu, 'tekzîb' (تكذيب) babından olup, birini yalanlamak, onun sözünü veya iddiasını doğru bulmamak demektir. Burada Hz. Peygamber'in risaletini inkâr etme bağlamında kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tekzîb' (تكذيب) fiilinin Kur'an'da 'inkâr' ve 'reddetme' anlamlarında sıkça kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'yükezzibûke' ifadesi, müşriklerin Hz. Muhammed'in peygamberliğini ve getirdiği mesajı reddetmelerini mecazi bir dille anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'k-z-b' kökünün Kur'an'daki temel anlamının 'gerçeği saptırmak, doğru olmayanı iddia etmek' olduğunu belirtir. 'Tekzîb' (تكذيب) ise, bir başkasının iddiasını yalanlamak, onu yalancı çıkarmak demektir. Bu ayette, peygamberlerin mesajının muhatapları tarafından reddedilmesi ve yalanlanması olgusunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küzzibet' (كُذِّبَتْ) fiilinin meçhul (pasif) formda kullanılmasının, yalanlayanların kimliğinden ziyade yalanlama eyleminin ve peygamberlerin maruz kaldığı durumun önemini vurguladığını belirtir. Bu, Hz. Peygamber'e bir teselli niteliğindedir; zira kendisinden önceki peygamberler de benzer muamelelere maruz kalmışlardır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'küzzibet' (كُذِّبَتْ) fiilinin meçhul yapısının, yalanlama fiilinin nesnesine (peygamberlere) odaklandığını ve bu durumun peygamberlik misyonunun doğal bir parçası olduğunu gösterdiğini açıklar. Bu, Hz. Peygamber'in karşılaştığı zorlukların bir istisna olmadığını, aksine bir geleneğin devamı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resûl' (رسول) kelimesinin 'irsâl' (إرسال) kökünden geldiğini ve 'göndermek' anlamına geldiğini belirtir. 'Rusul' (رسل) ise bunun çoğuludur ve Allah'ın emirlerini ve yasaklarını insanlara ulaştırmakla görevli olan elçileri ifade eder. Ayette, Hz. Muhammed'den önceki peygamberlerin genelini kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ebu'l-Bekâ, 'resûl'ün (رسول) özel bir görevle gönderilen kişi olduğunu ve bu görevin genellikle ilahi bir mesajı tebliğ etmek olduğunu açıklar. 'Rusul' (رسل) kelimesi, Kur'an'da peygamberlerin evrensel misyonunu ve onların ortak kaderini vurgulamak için kullanılır. Bu ayette, Hz. Peygamber'in yalnız olmadığını, kendisinden önce de birçok elçinin benzer zorluklarla karşılaştığını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'resûl' (رسول) kavramının Kur'an'da 'Allah'ın elçisi' anlamında kullanıldığını ve bu elçilerin temel görevinin vahyi tebliğ etmek olduğunu vurgular. 'Rusul' (رسل) çoğulu, peygamberlik müessesesinin sürekliliğini ve ilahi mesajın farklı zamanlarda farklı elçiler aracılığıyla gönderildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rücû'' (رجوع) kelimesinin 'geri dönmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Türce'u' (تُرْجَعُ) fiili meçhul (pasif) formda olup, 'geri döndürülür' demektir. Ayetteki kullanımı, tüm işlerin ve kararların nihayetinde Allah'ın iradesine ve hükmüne döneceğini, O'nun mutlak otoritesini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rücû'' (رجوع) kavramının Kur'an'da genellikle 'dönüş' ve 'akıbet' anlamlarında kullanıldığını açıklar. 'Türce'u'l-umûr' (تُرْجَعُ الْأُمُورُ) ifadesi, dünya hayatındaki tüm olayların, kararların ve sonuçların ahirette Allah'ın huzuruna getirileceğini ve nihai hükmün O'na ait olacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'r-j-'' kökünün Kur'an'daki temel anlamının 'geri dönmek, geri çevrilmek' olduğunu ve bu kavramın genellikle 'Allah'a dönüş' veya 'Allah'ın hükmüne dönüş' bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, tüm evrensel ve insani işlerin nihai olarak Allah'ın kontrolünde olduğunu ve O'nun takdirine bağlı olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'emr' (أمر) kelimesinin hem 'iş, mesele' hem de 'emir, hüküm' anlamlarına geldiğini belirtir. 'el-Umûr' (الأمور) ise bunun çoğuludur ve ayetteki bağlamda, dünya hayatındaki tüm olayları, kararları, insanların fiillerini ve bunların sonuçlarını kapsayan geniş bir anlam taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'el-umûr' (الأمور) kelimesinin 'emr' (أمر) kelimesinin çoğulu olduğunu ve Kur'an'da genellikle 'Allah'ın işleri, takdiri, hükmü' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın mutlak kudretini ve her şeyin nihai olarak O'nun kontrolünde olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ebu'l-Bekâ, 'emr' (أمر) kelimesinin 'şân' (شأن) yani 'hal, durum, iş' anlamında kullanıldığını ve 'el-umûr' (الأمور) çoğulunun da bu anlamı pekiştirdiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, evrendeki ve insan hayatındaki tüm meselelerin, olayların ve hükümlerin nihai olarak Allah'a ait olduğunu ve O'nun tarafından yönetildiğini gösterir.
Fâtır Sûresi
“ila(A)llâhi turce’u-l-umûr” Burada ilâ hedef göstermektedir. Nereye “İla Allah” “Allaha doğru” hedefidir. Hedef olan nedir. “Turce’ul” döndürelecektir, “Umur” işler. Aslında her an döndürülmektedir.
Umur kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir. "Emir" kelimesinden türetilmiştir ve "iş, işler, işlerin tümü" anlamına gelir. Türkçedeki kullanımıyla umur, bir kişinin veya topluluğun işleri, uğraşları veya meselelerini ifade eder.
Efendimiz (s.a.v.) ve diğer peygamber hazeratı yalanlayanların işleri (umur) emirleri, nefsi emmare kaynaklı olduğu için nasıl bir işletmede, bir fabrikada, bir müdür veya ülke yönetiminde başkan olur veya bakanları olur, belediye başkanları olur işler bunların kontrölündedir ve onayından geçmetedirler. Âlemin düzenini kuran Allah c.c. bu düzeni kurduda başıboş mu? Bırakmıştır. Allah c.c. bu işlerin hesabını sorar.
Bununla birlikte efendimiz (s.a.v.) in varisleri olan hakikat ehli irfan ehli yalanlanmış, hatta zulme uğrayarak, sürgün edilmiş ve idam edilmişlerdir. Bütün bu işler Allah c.c. ilminde ve kudretindedir.(Murat Derûni) Hakikat güneş gibidir; ama nefs, gölgesinde yaşamaya alıştığı için onun ışığına tahammül edemez."[17]
"Musa’ya sihirbaz, İsa’ya büyücü, Muhammed’e (s.a.v.) şair dediler. Bu, hakikatin insanın dar kalıplarına sığmamasındandır."[18]
"İnkâr eden, aslında kendi nefsinin karanlığına haykırır; çünkü Hak, her an her yerde zuhûr hâlindedir."[19]