Yâ eyyuhâ-nnâsu inne va'da(A)llâhi hakk(un)(s) felâ teġurrannekumu-lhayâtu-ddunyâ(s) velâ yeġurrannekum bi(A)llâhi-lġarûr(u)
Ey insanlar! Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın.
Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Allah'ın vaadi muhakkak haktır. Sakın bu dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o aldatıcı şeytan sizi, Allah hakkında da aldatmasın.
Fâtır Suresi 5. ayet, insanları Allah'ın vaadinin gerçekliği konusunda uyarırken, dünya hayatının geçiciliğine ve şeytanın aldatıcılığına karşı dikkatli olmaya çağırır. Ayet, 'vaad', 'hak', 'hayat', 'dünya' ve 'ğarûr' gibi temel kavramlar üzerinden bu uyarıyı dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وعد), hayır ve şer için kullanılan bir kelimedir. Ancak Kur'an'da genellikle hayır için kullanılırken, vaîd (وعيد) şer için kullanılır. Bu ayetteki 'va'd', Allah'ın ahiret ve hesap günü ile ilgili kesin ve gerçekleşecek olan sözünü ifade eder. İnsanların bu söze iman etmeleri gerektiği vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Va'd, bir şeyi yapacağına dair verilen sözdür. Allah Teâlâ'nın va'di, O'nun kudret ve ilmiyle sabit olup, gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Ayetteki 'va'd', Allah'ın kıyamet, haşir ve hesap gibi konulardaki kesin hükmünü ve bu hükümlerin mutlak surette vuku bulacağını bildirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), doğru, sabit ve gerçekleşmesi kesin olan şeydir. Bu ayette 'Allah'ın va'di haktır' ifadesi, O'nun sözünün asla değişmeyeceğini, vaad ettiği şeylerin mutlaka vuku bulacağını ve bunda hiçbir şüphe olmadığını belirtir. Bu, insanlara güven ve itimat telkin eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hak, varlığı sabit olan, doğru ve gerçeğe uygun olan demektir. Allah'ın va'dinin 'hak' olması, O'nun sözünün yalan veya boş olmadığını, aksine mutlak surette gerçekleşeceğini ve bu konuda hiçbir tereddüde yer olmadığını ifade eder. Bu, imanın temelini oluşturan bir hakikattir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hak' kavramı, genellikle ilahi gerçekliği, değişmez ve mutlak doğruyu ifade eder. Bu ayette 'Allah'ın va'di haktır' ifadesi, Allah'ın sözünün kozmik düzenin bir parçası olduğunu, O'nun vaadinin evrensel bir yasa gibi kesin ve kaçınılmaz olduğunu vurgular. Bu, dünya hayatının geçiciliği karşısında ahiret gerçeğinin mutlaklığını ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ğarr (غرّ), bir şeyi olduğundan farklı göstermek, aldatmak, yanıltmaktır. Ayetteki 'felâ teğurrannekum' ifadesi, dünya hayatının cazibesinin insanları ahiret gerçeğinden uzaklaştırmaması, geçici heveslere kapılıp kalıcı olanı unutmamaları konusunda şiddetli bir uyarıdır. Dünya, insanı aldatıcı bir süs olarak sunulur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ğarûr (غرور), aldatma, yanıltma ve boş ümit verme anlamlarına gelir. Fiil olarak 'teğurrannekum', dünya hayatının insanları geçici zevkleriyle meşgul edip, asıl hedeflerinden saptırmaması gerektiğini ifade eder. Bu, dünya malına ve makamına aşırı düşkünlüğün tehlikesine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hayat (حياة), canlanma, var olma ve canlılık halidir. Kur'an'da hem bu dünya hayatı hem de ahiret hayatı için kullanılır. Bu ayette 'el-hayâtü'd-dünyâ' (dünya hayatı) olarak geçmesi, onun geçici, fani ve aldatıcı yönüne vurgu yapar. İnsanların bu hayatın cazibesine kapılmaması gerektiği belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hayat kelimesi, Kur'an'da genellikle varoluşun ve canlılığın temelini ifade eder. 'Dünya hayatı' bağlamında kullanıldığında ise, bu yaşamın sınırlı süresi, geçiciliği ve ahiret hayatına göre değersizliği ön plana çıkarılır. Ayet, dünya hayatının aldatıcı yönüne karşı bir uyarı niteliğindedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Dünya (دنيا), 'ednâ' (en yakın, en aşağı) kelimesinden türemiştir. Bu ayette 'el-hayâtü'd-dünyâ' olarak geçmesi, bu hayatın ahiret hayatına göre daha aşağı ve değersiz olduğunu, aynı zamanda insana en yakın olan, hemen ulaşılabilecek olanı ifade ettiğini gösterir. Bu yakınlık ve aşağılık, onun aldatıcılığını artırır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'dünya' kavramı, genellikle geçici, fani ve aldatıcı olanı temsil eder. Ahiret ile zıt bir konumda yer alır. Bu ayette 'dünya hayatı'nın insanları aldatmaması uyarısı, dünya nimetlerine aşırı bağlanmanın, ahiret için hazırlık yapmayı engellemesi tehlikesine işaret eder. Dünya, bir imtihan yeri olarak görülür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ğarûr (غرور), çok aldatan, hile yapan demektir. Bu ayette 'el-ğarûr' kelimesiyle kastedilen, insanları Allah'ın emirlerinden ve ahiret gerçeğinden uzaklaştıran şeytandır. Şeytan, insanları boş ümitlerle, Allah'ın affına güvenerek günah işlemeye teşvik ederek aldatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğarûr, mübalağa sigası olup, çok aldatan anlamına gelir. Kur'an'da bu kelime genellikle şeytan için kullanılır. Şeytan, insanları Allah'ın rahmetine güvendirerek veya dünya nimetleriyle oyalayarak aldatır. Ayet, şeytanın bu aldatıcı yönüne karşı insanları uyarır ve ona kanmamaları gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ğarûr, aldatma ve yanıltma eylemini sürekli yapan varlıktır. Ayetteki 'el-ğarûr' ile şeytan kastedilir. Şeytan, insanları Allah'ın affına güvenerek günah işlemeye sevk eder, böylece onları doğru yoldan saptırır. Bu, şeytanın insanlara karşı kullandığı en tehlikeli hilelerden biridir.
Fâtır Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Allah’ın vadi hakk olması sıfât mertebesi ile gerçektir. Kesret olarak görülen aslında vahdet olan hakk’ın farklı surete girmiş halinde başka bir şey değildir.
Dünya hayatı aslında hakk’ın tecelisinde ve onun rüyetinden başka bir şey değildir. Bu hazreti şehadet olan dünya hayatı hakk’ın sıfatıdır. Birden fazla yansıyan bu teceliler kesret gibi gözükse, hakk’ın hayatlarından başka bir şey değildir. Kesretin alayişi, şatafatı, ilüzyonu seni aldatıp Allah hakkında garyiyet olan masivaya düşürmesin. (Murat Derûni)
"Mâsivâya dalan, aynada kendi suretini gören ama aynayı görmeyen gibidir."[20]
"Aldatılmak, hakikati görmemek değil; kendi gölgene tapmaktır."[21]
Ârif, dünyayı 'ayna' bilir; aynaya değil, yansıyana bakar" Sözlükte “şey” anlamına gelen mâ ile “başka, gayr” anlamındaki sivâ kelimesinden türetilmiş bir tabir olan mâsivâ mâsivallah, mâsive’l-Hak şeklinde de kullanılır. Tasavvufta yaygınlığı sebebiyle çok defa mâsivâ demekle yetinilir.
Tasavvuf yoluna yeni girmiş veya bu yolda olmakla birlikte vahdet makamına erememiş sâlikler Hakk’ın varlığı (vücûd) ve Hakk’ın gayrinin varlığı (mevcûdat) olarak iki varlık görür. Hakk’ın gayri kabul edilen varlıklara tasavvufta mâsivâ adı verilir. Bu bağlamda Cenâb-ı Hakk’ın ahadiyyet mertebesinden sonraki bütün mertebelerde ve âlemlerdeki zuhuru mâsivâdır. Ancak mâsivâ denildiğinde bu anlam değil şehâdet âlemi denilen âlem ve bu âlemde Hakk’ın gayriyet perdeleriyle zuhur ettiği yerler (mezâhir) anlaşılır. Buna göre evren, dünya, dünyadaki her şey, insan, insanın bütün ilgileri, yapıp etmeleri, zihnindeki sûretler ve bilgiler mâsivâ olarak nitelenir.
sayılan şeylerin taayyün itibariyle Hakk’ın gayri olmakla birlikte bâtında Hakk’ın aynı olduğunu düşünen muhakkik sûfîler, sâlikleri Hakk’ın zâtına yöneltmek için bunların Hak ile kul arasındaki perdeler ve engeller olduğunu, tasavvuf yoluna giren kimsenin Hakk’a erebilmesi için bu perdeleri ortadan kaldırması gerektiğini söylemişlerdir. “Alâik” adı da verilen bu perdelerin ortadan kaldırılması, insanın gönlündeki ve zihnindeki Allah’tan gayri her şeyi silip atmasıyla mümkündür. Bazı sûfîler insanın gönlünü ilâhî tecellilerin yansıdığı parlak bir aynaya, mâsivâyı da yansımayı engelleyen tozlara benzetmiş, ilâhî tecellilerin yansıması için aynanın tozlardan silinip temizlenmesini şart koşmuşlardır. Hüseyin Lâmekânî’nin, “Pâk eyle gönül çeşmesin tâ durulunca” mısraı bu görüşün bir ifadesidir.
Mal mülk, servet düşkünlüğü, büyüklenme, gösteriş, haset vb. kötü huylar mâsivâ sayıldığı gibi ibadetler ve güzel ahlâkî davranışlar da mâsivâdır. Sûfîler keşf, ilham ve keramet gibi hususları da mâsivâ olarak görmüşler, bunlardan kurtulmanın güçlüğüne dikkat çekmişlerdir. Telvin halindeki sûfîlerde mâsivâya karşı bir meyil olabilirse de temkin makamında olanlar gönüllerinde Hak’tan başkasına yer vermezler.
Tasavvufta güzel ahlâkî davranış ve hallerin genellikle üç mertebesinden söz edilir. Meselâ tövbenin üç mertebesi vardır. Birinci mertebede avam günahları için, ikinci mertebede havas günahlarının yanı sıra gaflet halleri için, üçüncü mertebede havassü’l-havas Allah’tan gayri her şey için tövbe eder ve artık mâsivâ akla gelmez (Kuşeyrî, s. 260; Herevî, s. 6, 7;). Öte yandan tövbe insanın fiili olduğundan o da mâsivâdır, tövbeden de tövbe etmek gerekir. Râbia el-Adeviyye, “Bizim tövbemiz tövbeye muhtaçtır” sözüyle bunu anlatmak istemiştir. Sûfîlerin, “Ebrâra göre sevap olan işler Hak ile kurbiyet sağlamış olanlara göre günahtır” sözünün anlamı da budur. Tasavvufta “terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” diye özetlenen dört terk aslında mâsivâyı terktir.
Şiblî tasavvufu, “Kaygısız bir şekilde Allah’la olan birlikteliktir” veya “Hiçbir olguyu ve yaratığı görmemektir” şeklinde tarif ederken mâsivâya takılıp Hak’tan uzak kalınmaması gerektiğine işaret etmiştir (Kuşeyrî, s. 554). Sûfîler, “İki nalınını çıkar” meâlindeki âyeti de (Tâhâ 20/12), “Dünya ve âhireti terket” şeklinde yorumlamışlardır (Gazzâlî, Mişkâtü’l-envâr, s. 70); çünkü cennet ve oradaki nimetler de mâsivâ olup sûfînin muradı bunun ötesindedir. Hakk’a giden yoldaki en büyük engellerden biri sâlikin kendi varlığıdır. Mâsivâ olan bu engelin de kaldırılması (terk-i hestî) şarttır. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî’ye nefsini terkedip Hakk’a öyle gitmesi ilham edildiği kaydedilmektedir. Hüseyin Lâmekânî, “Vücûdumdur günâhım ol sebebden her gün âhım var” mısraında bu durumu anlatmıştır. Mutasavvıf şairlerin divanlarında mâsivâdan kurtulmanın gereğine temas eden birçok şiire rastlanmaktadır.
Tasavvuf kaynaklarında tevhid konusu anlatılırken mâsivâya özellikle vurgu yapılmıştır. Sûfîlere göre Hak Teâlâ hakkında insanın zihninde oluşan tasavvurlar, bilgiler, hayaller ve inançlar ne kadar mükemmel ve doğru olursa olsun mâsivâdır. Allah hakkındaki mârifet de böyledir. Zünnûn el-Mısrî, “Allah hakkında zihninde her ne oluşursa oluşsun bil ki o Allah değildir, Allah ondan başkadır” sözüyle bu hususa işaret etmiştir.
Hakk’ın tecellilerini temaşa edip mest olan velîler şair Lebîd b. Rebîa’nın “Allah’tan başka her şey bâtıldır” (Dîvân, s. 132) mısraını tasviple nakleden Hz. Peygamber’in (Buhârî, “Edeb”, 90; Müslim, “Şiʿr”, 3-6) hadisine dayanarak mâsivâya fenâ ve zevâl gözüyle bakmış, “İki cihanda Allah’tan başka bir şey yok” sözünü sık sık tekrarlamışlardır (Gazzâlî, İhyâʾ, IV, 252). Hak’tan gayri hiçbir şey görmeyen ve bilmeyen tevhid ehli için mâsivâ diye bir şey söz konusu değildir.[22]