İçeriğe atla
Fâtır 6Cüz 22 · Sayfa 435

Fâtır Sûresi 6. Âyet

فاطر

Sohbete sor

İnne-şşeytâne lekum ‘aduvvun fetteḣiżûhu ‘aduvvâ(en)(c) innemâ yed'û hizbehu liyekûnû min ashâbi-ssa'îr(i)

Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır.

Fâtır Sûresi

"Şeytanın ateşi, hakikati çoklukta kaybetme yanışıdır. Onun taraftarı olan, vahdet denizinden bir damlaya razı olur."[23]

Alevli ateş kesret ateşidir. Şeytanın çağrısı ene (benlik) zindanına hapsetmektedir. Bundan kurtuluş ise ilâhi davete kulak verip nefsi benliği terketmektir. (Murat Derûni) Şeytan hakkında Fusûs’ül Hikem Mukaddime bölümü İblis’in hakikati faydalı olacaktır.

Dokuzuncu Kısım İkinci Vasl:

İBLÎS’İN HAKÎKATİ

Bilinsin ki, İblîs Mudill isminin en mükemmel ve en kemâlli zuhûr mahalli olan bir rûhtur. Ve rûhlar mertebesi ayrılık ve gayrı oluştan bir nev’i üzerine Zât’ın hâriçte zuhûrundan ibârettir. Ve Vâhid’in ikilik çerçevesinde rü’yeti bu mertebeden başlar. Bundan dolayı Mudill isminin hükümlerinin açığa çıkmasının başlangıcı bu mertebedir. “Idlâl” şaşırtmak demektir. Bir vücûdun bir diğerine aykırı olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise dalâl’in aynıdır. Ve bu rü’yet tarzı, vehim veren kuvvetin şânıdır. Şimdi bu kuvvet Mudill isminin zuhûr mahalli olup, İblîs’in hakîkâtidir. Çünkü şânı “telbîs(ikilem)”tir; ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. Ve İblîs bu özelliği ile âlemleri ihâta etmiştir.

Ve ona tâbi’ olan sayısız ve hesapsız rûhlar mevcûttur ki, hepsi şaşırtmaya ve bozgunculuğa me’mûrdurlar. Ve bunlar tabîatlar âleminde bütün eşyâya sirâyet etmiştir. (S.a.v.) Efendimiz’in: “Her kimse ile berâber bir şeytan doğar ve ben benimle doğan şeytanı İslâm’a getirdim” buyurmaları, insân nefsindeki “vehm”e işârettir. Çünkü vehim veren kuvvet aslâ yalan söylemekten çekinmez. Ve şânı bütün kuvvetler üzerine yükselmektir. Ve vücûdun-dan eser olmayan bir şeyi mevcût ve aslında mevcût olan şeyi yok gösterir. Şimdi tefekkür etme kuvveti aklın hükmüne tâbi’ olursa, ona “aklın hükmüne tâbi’ düşünce” ve eğer vehmin hükmüne tâbi’ olursa ona “hayâli düşünce” derler. İblîsin hakîkati, akl-ı kül olan insâniyye hakîkatine diğer ulûhiyyet kuvvetleri gibi itaât etmesi teklîfine karşı “ene hayrun minhü” ya’ni “Ben ondan daha hayırlıyım” (A’râf, 7/12) dedi. Bu cevap, kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.

İşte İblîs bütün ilâhî isimleri ve sıfatları toplamış olan akl-ı külle tâbi’ olmayıp, ayrı olma da’vâsına ve üstün olmaya kalktığı ve biri iki ve mevcûdu yok ve yoku mevcût gördüğü için, ulûhiyyet zâtı onu diğer kuvvetler arasından “fahruc inneke mines sâğirin” ya’ni “Çık, muhakkak ki sen küçük düşenlerdensin” (A’râf, 7/13) hitâbı ile uzaklaştırdı. Çünkü vehim veren kuvvet bütün kuvvetlere musallat olmakla berâber, onlara göre kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Çünkü şânı, hakîkate ulaşmaktan men’ etmektir. İblîs kendilerine semâya ve yere âit sırlar açılmış olan seyri sülûk ehlini dalâlete düşürmek için hayâli düşünce olarak arz ve semâ sûretlerinde açığa çıkar. Ve hattâ, zâtî tecellîlere dahi karışıp, sâliki dalâlete sürükler. Ancak, Muhammedîyye sûretinde ve onun vârisleri olan kâmillerin sûretlerinde sûretlenemez. Çünkü (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller Hâdî isminin ve İblîs ve ona tâbi’ olanlar ise Mudill isminin en mükemmel zuhûr mahalleridir. Ve zâtî tecellîlere karışması ulûhiyyet zâtının Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de toplamış olmasındandır. İblîs’in hakîkâti Mudill ismi olduğundan ve hakikatleri değiştirmek mümkün olmadığından, gerek kendi ve gerek ona tâbi’ olanlar Hâdî isminin zuhur yeri olarak sûretlenemezler. İblîsin hakîkati hakkında söz çoktur; fakat irfân ve zekâ ehline bu konuya âit genel kâideler kâfîdir.

İşte bu mertebede bütün ilâhî isimler ayrılmaya başlamaktadır ve burası ikiliğin başladığı yerdir, ancak buradaki varlıklar henüz madde elbisesine bürünmediği için şirkten de bahsedilemez.

İkilik üzere ayrılan diğer ilâhî isimler Mudill ismi gibi varlık da’vâsında olmadıkları için şirk hükmüne düşmemektedirler.

Zâhiri olarak İblîs’i la’netlenme üzerine anlatan ifâdeler ile İblîs kendisine âit bir varlığı olan bir birimmiş gibi zannedilir oysa Mudill isminin en kemâlli zuhûrudur. Eğer İblîs ve tâbi’ kuvvetleri kendi özellikleri olan bozgunculuğu yapmazlar ise Allah’a âsi olurlar. Ya’nî onlar da Mudill ismi istikâmetinden Hakk’a itaât etmektedirler.

Tasavvufta da nefis terbiyesi denilen şey buraya dayanmaktadır. Bizlerin de nefis idlâli olan şeytanımızı eğer eğitir isek islâm ya’nî teslîm almış oluruz. Ve bundan sonra bizlerin hem gönül hem beden âlemimizde sulh meydana gelir ve biz de o zaman İslâm oluruz.

Tecellî olarak geldi denilen ilham vb. şeylerin mutlaka ehli biri tarafından kontrolden geçirilmesi gereklidir. Çünkü İblîs o gelen tecellînin içerisine öyle bir cümle koyar ki o Mudill tecellisidir Hâdî ismi diye bilinen şeylerin hepsini karmakarışık eder ve tersine tatbîkat yapılmasına sebep olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) gerek latîf ve gerekse sûret tam olarak görmek mümkün değildir, ancak onu sâhabe-i kirâm yaşadığı dönemde gördüler ve ondan sonra Mekke ve Medîne’de yaşayan hakîkati üzere Efendimiz (s.a.v)i kimsenin görmesi mümkün değildir. Rûhânî ma’nâda da görmek mümkün olmadığına göre, görülen nedir, sorusu karşımıza gelir. Rü’yâlarında Efendimiz (s.a.v) görenlerin gördükleri, kendi i’tikadları üzere kendi hayâllerinde tahmîn ile kurguladıkları ve kendi ma’nâsından kendisine yansıyan sûret-i Muhammedî’dir. Ancak o da hazreti Peygamber (s.a.v) den gayrı bir şey değildir. Ancak sûretlerinden bir sûrettir ve gerçek ma’nâda hazreti Peygamber (s.a.v) ne fiilen ne de rûhen görmek mümkün değildir. Kişinin idrâki ve muhabbeti ne kadar ise o anlayış üzere ancak onu görebilir.

Bir konuyu daha belirtelim burada, (S.a.v) Efendimiz’in hiçbir şeyde herhangi bir şekilde noksanlığını düşünmek mümkün değildir çünkü zâhir ve bâtın, evvel ve âhir kemâl üzeredir. Efendimiz (s.a.v)’den Mudill ismi çıkmaktadır ancak şu kadar ki Hâdî ismine da’vet etmesi bu da’vete icâbet etmeyenlerden Mudill ismini ortaya çıkarmaktadır. Ya’ni Efendimiz (s.a.v) vâsıtasıyla Mudil ismi ortaya çıkmaktadır. Da’vet gelmezden evvel o icâbet etmeyenlerde Mudill mi yoksa Hâdî mi, isminden hangisinin ağırlıkta olduğu gizli idi, da’vet ile bunlar ortaya çıktı. Bu nedenle Efendimiz (s.a.v) bu konu üzerinden dahi olsa hiçbir eksilik izâfe edilebilmesi mümkün değildir.

Vehim veren kuvvet Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın Kahhâr esmâsını kullandığı için diğer kuvvetlerin üzerine yükselmek ister. Seyr-i sülûk yolunda zikir olarak çekilen Kahhâr esmâsı ise bu vehim veren kuvveti ortadan kaldırmak için çekilmektedir. Bu hayâl ve vehmi de başka bir şey ortadan kaldıramaz zâten. Bu vehim veren kuvvet bütün âlemlerde sâri ve câri olan Allah ötelerdedir diyerek var olanı yokmuş gibi gösterir.

Tefekkür kuvvetinin tâbi’ olacağı akılcüz’i akıl değil küllî akıldır yoksa cüz’i akla tâbi’ olan tefekkür nefsâni doğrultuda hareket eder.

Seyri sülûk yolunda ilerlemeye çalışan ba’zı kimselerin gördüklerini zannettikleri bir çok olağandışı şeylerin hakîkati İblîs’in onlara yaptığı aldatmacadır. Ve seyri sülûk yolunun en tehlikeli yeri de burasıdır çünkü o olaylar sûretâ Rahmân’dan gözükür ancak İblîs’in şaşırt-macasıdır. Bu nedenle herbirerlemiz bu tip olağandışı halleri ister rü’yâda görelim ister uyanıkken görelim hiç şekilde iltifât etmeden hemen onu kendi hâline terk edip yolumuza devâm etmeliyiz. Bunları gören sâlike İblîs dahi telkinlerde bulunarak, “Bak sen mübârek adamsın. Cenâb-ı Hakk (c.c) sana neler gösteriyor” şeklinde yaklaşarak, “Sen artık velî oldun” diyerek bir de sırtını sıvazlar ki buna kanıp şerîat hallerini terk eden sâlikler İblîs’in avı olurlar. Günümüzde bir çok tarîkat grubunda olan sıkıntının aslı da budur. Allah etmesin! Öyle insanlar ile karşılaşıyoruz ki, sonuçta işin aslını anlamışlar fakat bir çok senelerini hebâ etmişlerdir.

İblîs hakkında verilen bu bilgilerden sonra bizlerde gerekli yerlerde gerekli tedbirlerimizi almalıyız. Bize herhangi bir yertde övgü geldiği zaman sevinmemeliyiz, yerme geldiği zaman da üzülmemeliyiz. [24] “ İz- -T-B- ”