Ve(A)llâhu-lleżî ersele-rriyâha fetuśîru sehâben fesuknâhu ilâ beledin meyyitin feahyeynâ bihi-l-arda ba'de mevtihâ(c) keżâlike-nnuşûr(u)
Allah, rüzgarları gönderendir. Onlar da bulutları hareket ettirir. Biz de bulutları ölü bir toprağa sürer ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltiriz. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.
Rüzgârları gönderip bir bulut kaldıran da Allah'tır. Derken biz o (bulutu) ölmüş bir beldeye sevketmişizdir. Böylece yeryüzüne ölmünden sonra onunla hayat veririz. İşte o dirilme de böyledir.
Fâtır Suresi 9. ayet, Allah'ın kudretini rüzgarlar, bulutlar ve ölü toprağın diriltilmesi metaforu üzerinden açıklayarak, ahiret inancının temelini oluşturan yeniden diriliş (neşr) kavramına vurgu yapmaktadır. Ayet, tabiat olayları ile ilahi kudret arasındaki ilişkiyi dilbilimsel ve semantik derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsal' (أَرْسَلَ) kelimesini bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek ve göndermek olarak açıklar. Ayetteki 'rüzgarları göndermek' ifadesi, Allah'ın rüzgarları belirli bir amaç için, yani bulutları hareket ettirmek üzere serbest bırakmasını ve sevk etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'irsal' fiilinin mecazi olarak bir şeyi harekete geçirmek, sevk etmek anlamında kullanılabileceğini belirtir. Burada rüzgarların gönderilmesi, onların bulutları harekete geçirme görevini üstlenmesi olarak anlaşılmalıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'risale' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle ilahi bir görevlendirme ve mesaj iletme bağlamında kullanıldığını belirtir. 'Rüzgarların gönderilmesi' ifadesi, Allah'ın tabiat olaylarını belirli bir ilahi plan ve amaç doğrultusunda işlettiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'riyah' (çoğul) kelimesinin Kur'an'da genellikle rahmet ve hayır getiren rüzgarlar için kullanıldığını, 'rih' (tekil) kelimesinin ise azap ve şer rüzgarları için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'riyah' ifadesi, yağmur getiren ve toprağı dirilten hayırlı rüzgarları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rih' kelimesinin hava akımı olduğunu ve 'riyah'ın ise bu akımların farklı yönlerden gelerek bulutları hareket ettirmesi durumunu ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretiyle bulutları sevk eden çok yönlü rüzgarları vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'riyah' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumlu bağlamlarda, rahmet ve bereketin habercisi olarak geçtiğini belirtir. Bu ayette de rüzgarların, ölü toprağı diriltme sürecinin başlangıcı olması bu olumlu anlamı pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sehab' kelimesinin gökyüzünde sürüklenen, hareket eden su buharı kütlesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'sürüklenen bulutlar' ifadesi, rüzgarların etkisiyle hareket eden ve yağmur getiren bulutları tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sehab' kelimesinin 'çekmek, sürüklemek' anlamındaki 'sahb' kökünden geldiğini ve bulutların rüzgar tarafından sürüklenmesi nedeniyle bu ismi aldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, bulutların pasif bir şekilde rüzgarın etkisiyle hareket ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'meyyit' kelimesinin hem canlıların ölümü hem de cansız varlıkların işlevsiz hale gelmesi için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ölü belde' ifadesi, kuraklık nedeniyle bitki örtüsünden yoksun kalmış, verimsiz toprağı ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mevt' kavramının sadece canlıların ruhunun bedenden ayrılması değil, aynı zamanda bir şeyin işlevini yitirmesi, cansız hale gelmesi anlamında da kullanıldığını açıklar. 'Ölü belde', yaşam belirtisi göstermeyen, kuraklıktan kavrulmuş toprağı simgeler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mevt' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel ölümü değil, aynı zamanda manevi ve sembolik ölümü de ifade ettiğini belirtir. 'Ölü toprak' metaforu, yeniden dirilişin (neşr) mümkün ve Allah'ın kudretinin bir göstergesi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihya' (أَحْيَيْنَا) fiilinin bir şeye hayat vermek, canlandırmak anlamına geldiğini ve hem fiziksel hem de manevi dirilişi kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanımı, yağmur suyuyla kurak toprağın bitkilerle yeşermesini, yani fiziksel dirilişi ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihya' fiilinin Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretinin bir tezahürü olarak, cansız varlıklara hayat vermesi bağlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, ölü toprağın yağmurla canlanması, Allah'ın ahirette insanları diriltme kudretine bir delil olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'neşr' kelimesinin bir şeyi yaymak, dağıtmak ve toplamak anlamlarına geldiğini belirtir. 'Nüşûr' ise ölümden sonra insanların kabirlerinden kalkıp toplanması, yani yeniden diriliş anlamında kullanılır. Ayetteki 'işte nüşûr da böyledir' ifadesi, ölü toprağın diriltilmesi ile ahiretteki diriliş arasında bir kıyaslama yapar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'neşr' kökünün bir şeyi açmak, yaymak ve dağıtmak anlamlarını taşıdığını, 'nüşûr'un ise özellikle ölümden sonraki diriliş ve toplanma hali için kullanıldığını ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin ölüleri diriltip yayması ve bir araya getirmesi anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'neşr' kavramının Kur'an'da ahiret inancının temel direklerinden biri olduğunu ve genellikle 'ba's' (yeniden diriltme) ile eş anlamlı kullanıldığını belirtir. Ölü toprağın diriltilmesi, 'nüşûr'un somut bir örneği olarak sunularak, ahiret inancının akla uygunluğu vurgulanır.
Fâtır Sûresi
Rüzgar; gönülden gönüle üflenen nefesi rahmani dir. Bulutlar ise gayb ilmini perdesidir. Hakk’ın “Hû” ile irfan ehli tarafından “Venefahtu fihi min ruhi” ile nefha ilahiyenin muhabbet sıcaklığı ile oluşan nem ile bulutlar yağmur yüklenir. “Yağmur” hayat-ilim bulutları ölü beden toprağını ölmeden önce diriltir ve hikmet pınarları fışkırtır. Yağmurda abdiyet hakikatidir. Salik’in hakk muhabbeti ile olan ağlamaları ile gönlünde kulluk hakikati oluşur. İşte ölümden sonra dirilişte böyledir. Biri idraki, biri ise hayalidir. (Murat Derûni)
"Bulut, 'Rezzâk' isminin tecellisidir; gökten rahmet indirir"[35]
"Rüzgâr, bulut ve yağmur, Hak'tan gelen feyzin zâhirî tezahürleridir. Ârif, bunların ötesindeki 'Müessir-i Hakiki'yi görür."[36]
"Yağmursuz toprak ölüdür; feyizsiz kalp de öyle. Dirilten ancak O'dur."[37]
"Ölümden sonra diriliş de böyledir" cümlesi, "kıyamet"in sadece âhirette değil, kalbin her an yeniden doğuşunda da tecelli ettiğini gösterir”[38]
Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında;
Bu yenibahar yaprak dökücüden sonra kıyametin vücûdunun burhanıdır.
Ya’ni, yaprak dökücü olan sonbahar ve kıştan sonra gelen bu yeni ve ilk-bahar toprakta medfun olan o gizli şeylerin zuhûruna bir sebeb olur. İşte bu hâl kıyâmetin vücûdunun burhânı ve delîlidir.
Ma’lûmdur ki, kış mevsiminde nebâtâtın kısm-ı küllisi yapraklannı döker ve cümlesi meyve vermez olur. Kuru ve yaş oldukları bile hissedilmez. Bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki, bu hâl arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyetdir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayat gelir ve her biri evvelce ne isti’dâdda idiyseler o isti’dâd üzerine meknûzâtını izhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise, yapraklannı ve çekirdeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ ı (Fatır, 35/9) “Arz öldükten sonra biz diriltiriz ve işte nüşûr da böyledir” buyurur. Arzın bu hâli kıyâmetin vücûduna delildir. Zîrâ bilcümle taayyünâtın mebde’den müntehâya olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i dünyâ, üzerinde bulunan bilcümle suver-i mahlûkat ile berâber istihâlât devresi geçirmektedir.
Ve her devre-i istihâle bir mevtin ve her bir mevtin yekdîğerinden ayn ahkâma tâbidir. Mevtın-ı ervâhın ahkâmı mevtın-ı misâle ve mevtın-ı misâlin ahkâmı mevtın-ı dünyâya ve mevtın-ı dünyânın ahkâmı mevtın-ı hisâb ve mîzâna ve mevtın-ı ba’s ve hisâb ve mîzânın ahkâmı mevtın-ı cennet ve cehenneme aslâ benzemez. Cümlesinin ahkâmı başkadır. Bunlardan mevtın-ı ervâh gayriyet libâsı içinde dâr-ı tecerrüddür; ve mevtın-ı misâl dâr-ı suver-i hayâliyyedir. Mevtın-ı dünyâ, dâr-ı suver-i kesifedir ve dâr-ı teklîfdir ve mevtın-ı ba’s ve hisâb ve mîzân dâr-ı temyizdir. Mevtın-ı cennet dâr-ı naîmdir; ve mevtm-ı cehennem, dâr-ı azâbdır; ve her bir mevtinin kendisine mahsûs istihâlât-ı mütemâdiyesi vardır.
Şîmdi arzın istihâlâtı murâd-ı İlâhîye muvâfik bir hâle geldikde, bir tecellî-i âmm ve bir nefh-ı sûr vâki’ olur ve bu tecellî tecellî-i adlîdir. Bu tecellî neticesinde her bir rûh, arzın kesbettiği istihâleye münâsib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zâhir olup cümlesi (Nebe’, 78/18) ya’ni “O günde ki sûra nefholunur, fevc fevc gelirler” âyet-i kerîmesi mûcibince fevc fevc ve takım takım zâhir olurlar.[39]
Fusûsül Hikemde ise, Şehadet âleminin taayyünü zuhurlarına müsait olunmayan sonsuz esma-ı İlahiyenin zahirini ihtiva edecek olan bir taayyünde o sahab-ı muziden 14/48 ayet-i Kerimesinde
48-) Yevme tübeddelül Ardu ğayrel Ardı vesSemavatu ve berazu Lillahil Vahıdil Kahhar;
O süreçte arz (beden), başka arza (bedene) dönüştürülür, semâlar da (bilinçler de başka bir algılayışa)! (Hepsi) Vâhid, Kahhar olan Allah'a bârizdirler (içyüzleriyle apaçık ortadadırlar).
Cennet ve cehennemi cistami müştemil bir manzume-i ahret tekevvün ederki bu cismaniyette şehadet âlemi gibi neş’e-i nefsaniyye galip olmayıp neş’e-i ruhaniyye galip bulunur ve ruhlara verilecek kalıplar dahi âlem-i şehadettekilerin ayni olmayıp böylece onlar dahi neş’e-i ruhaniye galip olmak üzere başka kalıplar verilmek suretiyle ba’s olunurlar.
Netekim ayet-i kerimede buna işaret buyurulur; 35/9
35/9- Allah ki, rüzgârları (rahmanî ilmi) irsâl etti de bulutları (beşerî duygu ve kabullerin şuurda oluşturduğu kara bulutları) sürüyor... Sonra onu (rahmanî ilmi) ölü bir beldeye (bilince) sevk ettik de onunla o arzı (bedeni) ölüyken dirilttik! Nüşur (aslına dönüş) böylecedir!
Zira sonbahar ve kış aylarında meyvesiz ve yapraksız kalarak meyyit haline gelen ağaçların baharda tekevvün eden yapraklar geçen yılın yapraklarının aynı değildir. Ağaca baktığınız zaman aynı yaprakmış gibi görünür ama aynı değildir. Hakteala Hz leri nuşur (aslına dönüş) da bunun gibidir. Buyuruyor.
Bundan anlaşılan olur ki baas gününde herkese başka kalıplar verilecektir binaenaleyh tekevvünde tekrar yoktur. Çünkü tekrarın sebebi darlıktır. Hakteala ise Vasi’dir, bu sebeple tecelliyatta nihayet yoktur. İmdi Cenab-ı Şeyh (ra) adet hakkında misal iradı suretiyle izah ve itasına dönüp buyururlar.
Adet tekrardır diyor ama tekrar da hiçbir zaman mümkün olmaz. Aynı şey tekrar etmez, belki misliyle tekrar olur diye insanlar da ahirete döndüğü zaman ikinci bir vücut verilecektir, yine hayata başlayacaktır, tekrar olacaktır ama bu dünyadaki vücutları gibi değildir. Buradaki vücut nefsiye ağırlıklı yani insanlara verilen vücut madde ağırlıklı nefs ağırlıklı oradaki ise ruhi ağırlıklı olacaktır.
O zaman oranın malzemesinden bir elbise verilecektir ki bu zaten hep söylediğimiz şeylerdir. Aslında bundan sonra iki elbisemiz daha vardır. Üç elbisemiz var zaten birini burada kullanıyoruz ve onu eskitiyoruz, hani Mevlana hz leri ne diyordu, “bu elbiseyi üstümüzden alırlarsa ne gam bizim her âlemde bir elbisemiz var” diyor. Oraya gittiğimizde onu giyeriz, ne olacak diyor, ölüp yok olacak halimiz yok diyor.
İşte kabirden mahşerde çıktığımız zaman o mahşer suretinin yaşantısının haline göre oradan bize bir malzemeden bir elbise verecekler, mahşer yarı latif yarı kesif, mahşer hakikati bittikten sonra da Cennet veya Cehenneme gidenler de oranın malzemesinden birer elbise vereceklerdir.
İşte biz gene biziz ama aynımız değiliz. Yani fiziki olarak aynımız değiliz, akıl olarak aynı olacağız. Cesedler olarak aynımız olmayacak. İşte adet, buna iade de deniyor, biz adeti nasıl anlıyoruz, bir şeyin tekrarı, tekrarı olarak. Aynısı gibi zannediyoruz, ama tekrarı değildir. “Din adettir” neden adet olmuştur, program aynı olduğu için programın tekrarı aynı olduğu için ama o programın tekrarındaki fiilllerin hiçbir zaman aynı olmadığını da bilmemiz lazımdır.
Öğle namazının son iki rekatını kılarken sabah namazının iki rekatının aynısı değildir. Her ne kadar iki rekatlık namaza niyetlenmiş isek de kılınan aynısı değildir. Misli yani benzeridir. Hatta “bir” dedim sonra yine “bir” dedim bunlar kelime olarak aynı gözükür, manada aynı ama fiilde aynı değildir. Çünkü o ağzımdan çıkan ne nefes, ne zaman, ne hava hiçbir şey aynı değildir.
Hani bir derede iki defa yıkanılmaz dedikleri gibi. On defa da akşama kadar yıkanırsın derede ama aynı derede yıkandığını zannedersin ama su aynı su değildir.
Lakin hakikat-ı makuledir, teşabuh suretlerde mevcuttur. Biz biliriz ki muhakkak Zeyd insanlıkta Amr’ın aynıdır. Halbuki insanlık avdet etmedi, yani geriye dönmedi. Zira avdet edeydi tekessür ederdi, yani çoğalırdı. Oysa hakikat-ı Vahidedir. Vahid ise kendi nefsinde mütekessür olmaz. Yine biz biliriz ki, şahsiyet-i muhakkak Zeyd Amr’ın aynıdır. İkisinde de şahsiyetin vücudu şahsiyeti sebebiyle tahakkuk etmekle beraber Zeyd’in şahsı Amr’ın şahsı değildir.
Binaenaleyh biz bu benzetmeden dolayı histe insaniyyet avdet etti deriz. Hükm-ü sahihde etmedi deriz. Böyle olunca onun bir veçhiyle adet yoktur, bir veçhiyle adet vardır. Netekim bir veçhiyle ceza vardır, bir vecihle yoktur. Zira ceza böylece mümkinde mümkinin ahvalinden bir haldir bu bir meseledir ki bu şanın uleması onu iğfal ettiler, yani bozdular. Yani layık olduğu üzere onun izahını iğfal ettiler. Yani gerçeği ile izah edemediler. Yoksa onlar onun cahili değillerdir. Zira o halaik üzerine müstahkem olan kader sırrındandır.
Yani halk edilenler üzerine tahkim edilmiş olan bir kader sırrıdır. Yani vücutta zahir olan suretlerde müşabehet ve musamelet mevcut olduğundan adet ve tekrar yok ise de bu adet dediğimiz mef’um-u külli akıl mertebesinde sabittir. Zira akıl bir şeyin aynıyla tekerrürü ve avdetin manasını idrak ve bu mananın vücudunu kabul eder.
Fakat o hakikat-ı makuleyi makul olan akıldaki hakikati hariçte ve his mertebesinde temsil eden şahıslar ve fertler zahir olupta görülür ki şahıslar birbirlerinin aynı değildir. Belki benzeri ve müşabihidir. İşte bu suretlerde müşabeheti adet ve tekrar tevehhüm ettiler. Yoksa bunlar mükerrer değildir. Mesela biz biliriz ki insaniyet akıl mertebesinde sabit olan hakikat-ı vahidedir. Vahid ise daima vahiddir. Kendi nefsinde asla tekessür etmez, çoğalmaz. Bu hakikat-ı Vahideyi his mertebesinde ıshar eden Zeyd ile Amr insaniyette yekdiğerinin aynıdır, zira her birisi ayrı ayrı insaniyet manasını ishar eder böyle olmakla beraber insaniyet tekerrür etmez. Eğer tekerrür edeydi.
İşte bu izah olunan mesele öyle bir meseledir ki, bu fennin uleması onda gaflet ettiler. Yani bu ilmin alimleri bunda gaflet ettiler yani layık olduğu üzere meselenin izahında gaflet ettiler, fakat onların bu adem-i izahları bu meseleyi bilmediklerinden değil belki nas üzerinde hükümran olan kader sırrına taalluk ettiği için onun izahını bil iltizam terk ettiler. Yani lüzümlü olarak terk ettiler.
Bu meseleyi Canab-ı Şeyh (ra) Emr-i Rasulullah (sav) ile ihraç buyurduğunu Fusus-ul Hikemde izah buyurdular. Yani bu kader sırrına taalluk eden bu meseleleri ulema-ı Kiram bazıları bilerek örttüler. Yani üzerinde gaflet gelmesin diye ama Cenab-ı Şeyh (ra) Hz Rasulullah (sav) in emriyle dışarıya çıkardığını yani bu hakikati ortaya koyduğunu buyurmaktalar.
İmdi bu bahisten bir suhal meydana gelir. İnsan fertlerinin her bir ferdin Rabb-ı Hassı olan İsm-i İlahinin hazinesinde gizli olan hal ve eserler ne ise mutlaka zuhura gelecektir. Yani her insanın varlığında mevcut olan Rabb-ı Hassı olan İsm-i İlahinin yani kendi has rabbı olan ilahi ismin yani kendi has rabbı olan İlahi ismin hazinesinde gizli olan haller ve eserler, ne ise mutlaka o zuhura gelecektir. Ayan-ı sabitesi ne ise kişinin onun dışında bir şey yapması mümkün değildir.
Şu halde biset-i Rasulün ne faydası vardır, yani peygamber çıkmasının ne faydası vardır. Mademki ayan-ı sabitenin programına göre her varlık hayatını varlığını fiillerini ortaya koyacak o zaman peygambere ne gerek vardır? Sorusu ortaya gelebilir diyor. Cenab-ı Şeyh (ra) efendimiz bu suale cevap olmak üzere buyurdular ki, Malum olsun ki tabip hakkında o tabiata hizmet eder, denildiği gibi rusul ve verese hakkında dahi umum hakkında emr-i İlahiye hizmet ederler, deniliyor. Halbuki onlar nefs-i emirde ahval-i mümkinata hizmet ederler, onların hizmetleri ayanının sübutu halinde üzerinde bulundukları ahvalin cümlesindendir.
İmdi nazar et ki bu ne acayip şeydir. Yani herkes tabibi tabiatta hizmet eder, ıslah-ı mizaç için tabiatı takviye maksadıyla tedavi eyler bilir.
Eski tıp sisteminde mizacı düzeltmek konusunda eskilerin kanatı şuydu, soğuk algınlığı varsa bu soğuk algınlığını giderip yani vücutta soğuk fazla olduğu için ısıyı dengelemek veya çok terliyorsa hararati varsa onun yerine ısı fazlasını eksiltip işte onu mutedile çevirmektir diye söylenir. Halbuki tabipler nefs-i emrde ahval-i mümkünata hizmet ederler.
Yani mümkünler âlemine hizmet ederler yani bedenlere sonradan var olan şeylere hizmet ederler. Tabibin maksadı da hastaların ıslahı emzicesi olduğu halde bazı bedenler derece-i itidalden yani itidalli dereceden uzak olduğundan ve tedaviye kabiliyeti olmadığından tabip tedavi ettikçe hastalığı şiddetlenir.
Onu kabul edici bir mizaca sahip olmadığından ve bu surette tabibin hizmeti hastanın tabiatının salah olmasına değil onun bedeninin istidadına olur. Yani istidat ve kabiliyetine olur. İşte bunun gibi herkes Rasul-u kirama ve onların varisleri olan evliya-ı zevil ihtiramı umum hakkında emr-i İlahiye hizmet eder bilirler.
Yani insanlar peygamberlere ve onların varislerini umum hakkında emr-i İlahiye yani Allah’ın emirlerine hizmet eder bilirler. Halbuki onlar nefs-i emirde ahval-ı mümkinatta hizmet ederler. Yani mümkinat âleminde bozulmuş olan şeyleri düzeltmek için onlara hizmet ederler. Yani mümkinat, sonradan olan şeylere hizmet ederler.
Yani peygamber ve varislerinin maksatları ervah ve enfüsin yani ruhlar ve bedenlerin emraz-ı maneviyelerini, manevi hastalıklarını izale oldukları halde bazı nefislerin istidat-ı gayri mec’ulü hasebiyle hidayete kabiliyeti olmadığından yani ayan-ı sabitelerinde, hani ne diyordu, “ayan-ı sabite mec’ul değildir” yani var edilmemiştir kendi özelliğindedir. Gayrı mec’ul olmaları hasebiyle yani yaratılmamış olmaları hasebiyle hidayete kabiliyeti olmadığından onlar davet edip irşat ettikçe bunların delaleti ziyade eyler. Yani ayan-ı sabitelerinde iman hakikatine iman olgusuna yönelme özelliği yoksa o kimseleri imana davet etmek onların dalaletlerini arttırır.
İşte netekim Ebu Cehiller, Ebu Lehepler, Ebu Sufyanlar, kendileri imana davet edildiği halde onların isyanları arttı. Çünkü ayan-ı sabitelerinde böyle bir oluşum yoktu.
Doktorlar ve peygamberlerin çalışmaları beden ile nefislerin sıhat ve hidayetleri için olduğu halde sıhat ve hidayete kabiliyeti olmayan kimselerin marazları ve dalaletleri artar. Ancak onların çalışmaları sıhhat ve hidayete kabiliyeti olanlar hakkında faydalı olur. Zira onların hizmetleri hizmet ettikleri kimselerin istidat-ı gayri mec’ullerinin inkişafına sebep olur. [40]
“ İz- -T-B- ”