Efemen zuyyine lehu sû-u ‘amelihi feraâhu hasenâ(en)(s) fe-inna(A)llâhe yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u)(s) felâ teżheb nefsuke ‘aleyhim haserât(in)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ yasne'ûn(e)
Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. (Ey Muhammed!) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helak etme! Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.
Ya kötü ameli kendisine allanmış pullanmış da onu güzel görmüş olan kimse de mi (iman edip salih amel işleyenler gibi olacak)? Şüphe yok ki Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de doğru yola çıkarır. O halde canın onlara karşı hasretlerle (üzüntülerle) sıkılıp gitmesin. Çünkü Allah, onların bütün yaptıklarını bilir.
Bu ayet, kötü amellerin kişiye güzel gösterilmesi, Allah'ın hidayet ve dalalet iradesi ile peygamberin bu durum karşısındaki tutumunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'zuyyine', 'hasenen', 'yudillu', 'yehdî' ve 'haserât' kelimeleri, ayetin temel mesajını oluşturan kavramsal çatışmayı ve ilahi iradeyi vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zeyn (زين), bir şeyi güzel ve hoş kılan her şeydir. Ayetteki 'zuyyine' (زُيِّنَ) fiili, meçhul sigada kullanılarak, kötü amelin kim tarafından güzel gösterildiğine dair bir belirsizlik bırakır; bu, şeytanın vesvesesi veya nefsin aldatması olabileceği gibi, Allah'ın imtihanı olarak da yorumlanabilir. Bu bağlamda, kötü amelin kişiye cazip kılınması ve onun tarafından iyi sanılması durumunu anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zeyyin (تزيين), bir şeyi süslemek, güzelleştirmek demektir. Ayetteki 'zuyyine lehu sûu amelihi' ifadesi, kişinin kötü fiillerinin kendisine güzel gösterilmesi, dolayısıyla o fiilleri iyi zannetmesi halini anlatır. Bu, hakikatin ters yüz edilmesi ve kişinin yanılgıya düşürülmesi durumudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn (حسن), bir şeyin güzel olmasıdır. Ayetteki 'feraâhu hasenen' (فَرَءَاهُ حَسَنًا) ifadesi, kişinin kendisine kötü gösterilen ameli, kendi bakış açısıyla güzel ve doğru olarak görmesi, algılaması demektir. Bu, hakikat ile algı arasındaki çelişkiyi vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hüsn (حسن), bir şeyin kemal ve güzellik vasfıdır. Ayetteki kullanımı, kötü amelin, onu işleyen kişi tarafından iyi ve doğru kabul edilmesi, dolayısıyla bu amelin çirkinliğinin idrak edilememesi durumunu ifade eder. Bu, kişinin kendi nefsine veya şeytana aldanarak hakikati çarpıtmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Dalâl (ضلال), doğru yoldan sapmaktır. 'Yudillu' (يُضِلُّ) fiili, Allah'ın dilediğini saptırması anlamında kullanılır. Bu, Allah'ın mutlak iradesini ve hikmetini gösterir; O, kimin sapıklığı hak ettiğini bilerek onu bu yolda bırakır veya saptırır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Dalâl (ضلال) kavramı, Kur'an'da 'doğru yoldan sapma' veya 'kaybolma' anlamında kullanılır. 'Yudillu' fiili, Allah'ın bir kimseyi doğru yoldan saptırması, yani hidayetini engellemesi demektir. Bu, genellikle kişinin kendi seçimi ve eğilimi sonucunda Allah'ın o kişiyi kendi haline bırakması veya sapıklığını pekiştirmesi şeklinde anlaşılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidâyet (هداية), lügatte lütuf ve incelikle yol göstermektir. 'Yehdî' (يَهْدِى) fiili, Allah'ın dilediğini doğru yola iletmesi anlamında kullanılır. Bu, Allah'ın rahmetinin ve yol göstericiliğinin bir tecellisidir; O, kimin hidayeti hak ettiğini bilerek onu bu yola sevk eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hidâyet (هداية) kavramı, Kur'an'da 'doğru yolu gösterme, rehberlik etme' anlamında merkezi bir yere sahiptir. 'Yehdî' fiili, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi, onları hakikate ulaştırması demektir. Bu, Allah'ın kullarına olan lütfu ve onların doğruyu bulmaları için gerekli imkanları sağlamasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hasret (حسرة), bir şeyin elden çıkmasından dolayı duyulan şiddetli pişmanlık ve üzüntüdür. Ayetteki 'felâ tezheb nefsuke aleyhim haserâtin' (فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ) ifadesi, Hz. Peygamber'in inkarcıların durumuna karşı duyduğu aşırı üzüntü ve kederden dolayı kendini helak etmemesi gerektiğini öğütler. Bu, peygamberin ümmetine olan şefkatinin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hasret (حسرة), bir şeyin kaçırılmasından veya kaybedilmesinden dolayı duyulan derin pişmanlık ve kederdir. Ayetteki 'haserâtin' kelimesi, çoğul olarak kullanılarak bu üzüntünün şiddetini ve çokluğunu vurgular. Peygamber'in, inkarcıların hidayet bulamaması nedeniyle duyduğu içten ve yakıcı üzüntüleri ifade eder.
Fâtır Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Sui amel, nefsin kötü amelleridir, hüsnü amel ise nefsin eğitimi ile güzel amele dönüşmesidir.
Hidayet, “Hadi” ve Delâlet “Mudil” Hakk’ın zıt Esmâ-i İlahiyyelerindendir. Bir yüzünden celâl ve bir yüzünden cemâl tecellileri gösterir. İrfan ehli her ikisinden de tecelli edenin Hakk olduğunu bilir ve “lütfunda hoş, kahrında hoş” minvalinde idrak ile bu tecellileri tevhid eder.
Bu da emr-i iradiye dayanır ve cemal ve celal esmaları sabit aynlarından ifaza edilir. Bu âlemde hayat emri teklifiye dayandığı için kişi nefsi ile yaptığından sorumlu olur ve zıt esmâlar birbirinden ayrılarak ahirlerine giderler. (Murat Derûni)
"Nefis, kötüyü güzel gösteren bir büyücüdür. Bu, 'şeytanın işlerini süslemesi' (En'âm 6/43) hakikatidir."[29]
"Dalâlet de O'nun hükmüdür; çünkü kul, 'kendi iradesiyle' sapmayı seçmiştir. Bu seçim, ilâhî kaderin bir cilvesidir."[30]
"Ârif, 'Hak'tan gelen her şeyin hikmetle olduğunu bilir; üzülmez, teslim olur."[31]
"Kul, yaptığı kötülüğün cezasını çekmekle aslında kendini arındırır"[32]
"Hakikati gören, ne kötüye üzülür ne de iyiyi kendinden bilir; çünkü her şey O'nun hükmüyledir."[33]
Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.
Yırtar, diker, bu terzi nerede? 'lifler, yakar, bu neffât nerede?
Bu âlemde sûret libâslarını yırtan ve diken bir terzi vardır. Pek a’lâ, fakat bu his gözü ile göremediğimiz terzi nerede? Sönmüş hayat ocaklarını üfleyip yakan vardır. Bu neffât nerede? “Neffât” ateş yakmak için neft yağı döken ma’nâsınadır. Ya’ni, bunlann fâili, sûret perdeleri arkasına gizlenmiş olan Hak’tır.
Sıddîkı bir sâatta kâfir eder; zındîkı bir sâatta zâhid eder!
Ankaravî hazretleri “kâfir” ile “sıddîk”ı ve “zâhid” ile “zındîk"ı mevzû’ olan ma'nâları üzerine alıp, “Hak Teâlâ bir fa’âlün li-mâ-yürîddir ki, bir sıddîkı bir anda kâfir ve bir zındîkı da bir anda zâhid yapar ve (Fâtır, 35/8) “Dilediğini dalâlete düşürür ve dilediğinide hidâyet eder.” âyet-i kerîmesi mûcibince, istediği kimseleri mühtedî ve istediği kimseleri şakî yapar" buyurur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ise kendi şerhinde şöyle buyurur: “Burada sıddîkın kâfir olması budur ki, diğer bir ârifin sözünden zâhirdir. Beyit:
“Her kimse ki, bir zaman Hak’tan gafildir; o dem içinde kâfirdir, fakat gizli kâfırdir.
Ve gaflet, gayrı görmekten ibârettir, mürted olan kâfir ma’nâsına değildir. Eğer lafz-ı “sâatî” ye dikkat edersen anlarsın. “Bir sâatta zındîkı zâhid etme” nin ma’nâsı budur ki, zmdık bir mülhiddir ki, hakîkat ve halkıyyet cihetlerini tefrîk etmez ve Hakk’ın zuhûrunu ancak bu mertebeye münhasır bilir ve mertebe-i bâtını münkir olur ve bu i’tikâd sebebiyle tâât ve ibâdâttan ibâret olan umûr-ı dîniyyeyi terk edip, dünyâda ve dünyânın lezzetlerinde müstağrak olur. “Ve bir sâatta zâhid olma”nın ma’nâsı budur ki, mertebe-i bâtını münkir ve lezzât-ı dünyâ ile meşgul olan böyle bir zındîka derd ve zahmet isâbet ettiği vakit, bî-ihtiyâr bâtın tarafına rücû’ eder ve dünyâdan ve lezzât-ı dünyâdan bîzâr olup, taraf-ı zühde gelir. Binâenaleyh, zındıkın zâhid olması, sıddîkın kâfir olmasına mutâbık olur. Yoksa, zındîkın zendekadan tâib olup, ehl-i tahkîk i’tikâdıyla müşerref olması demek değildir.” Fakîr derim ki: Beyt-i şerîf her iki ma’nâyı da hâvîdir. Zîrâ yukarıdan beri zikr olunan hakâyıktan anlaşıldı ki, Hakk’ın tecelliyâtı, isti’dâdât-ı ezeliyyeye tâbi’dir. Ve Hakk’ın kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi ma’lûma tâbi’dir. Ve ma’lûm, “a’yân-ı sâbite”dir. Ve a’yân-ı sâbitenin isti’dâdâtı ise hâssıyyet-i esmâdır. Ve hâssıyyet-i esmâ ise mec’ûl değildir.[34]