İçeriğe atla
Yâsîn 1Cüz 22 · Sayfa 440

Yâsîn Sûresi 1. Âyet

يس

Sohbete sor

Yâ-Sîn

Ya Sin.

Yâsîn Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(يس) (Yâ-sîn:) (Yâ) harfi nidâ, yâni seslenme harfidir, (Sin) ise isimdir. Bu durumda (Sin)e bağlandığı için (Yâ) bir değer kazanmış olmaktadır, meselâ “ya taş” dediğimizde “ya” harfi taş kadar değerlenmektedir, ancak “ya padişah” dersek bu sefer padişah değeriyle değerlenmektedir. Ve bu “Yâ” harfi nidâsı, burada Hazreti Resûlullah ile değer kazanmaktadır. “Şerefi mekân bil mekîn” deyimi vardır, işte o mekân yâni “Yâ” Hazreti Resûlullah’ın başlangıç mekânı, habercisi, öncüsü gibidir ve bu nedenle değerlidir.

Kûr’ân-ı Kerîm’in Arapça alfebe harflerinin genelde üstlerinde noktalar vardır, bunlardan sadece (ب) (be) harfinin altında bir noktası vardır. Ayrıca (ى) (ye) harfinin

“büyük harf” olan aslında, altında nokta yok ise de (ye) harfi yazıya girdiğinde kendisinin belirlenmesi için küçük bir saha verilmekte ve altına iki nokta konmaktadır.

(ى) (ye) harfinin hakikat-i, mertebe-i “yakıyn” hakika-tinin işaretidir. Bu mertebe hakkında.

“el yakıyn-ü hüvel Hakk” denmiştir.

Yani “yakıyn, bütün mertebeleri itibariyle Hakk’ın ta kendisidir,” denmiştir.

Ancak bu “yakıyn” Türkçe de kullandığımız “yakın-kurb” anlamında değildir. İkisi çok ayrıdır.

“Yakın” olan “kurb” asılda iki ayrı varlığın birbirine yaklaşmaya çalışmasıdır.

“Yakıyn” ise bu iki varlığın aslında hiç bir vakit olmadığı iki varlığın hakikat-i itibariyle aslında tek bir şey olduğunun anlaşılması ve yaşanmasıdır. Ve gerçek tevhid-in hakika-tidir.

Zat-ı mutlak; (ى) (ye) harfinin alt noktasız zuhur etmemiş halinde batının da kendi kendine kendi yakıynliğinde iken, Zat-ı mukayyet olarak zuhura çıkmayı murad etmesi ve Zâtının bir nişanesi ve bağlantısı olması için altına-zeminine-dayanağına, iki nokta ilâve ederek bu noktalar üzerine zuhurdaki tekliğini “ene ve ente” ikiliği üzere zuhura çıkarmasıdır. Bunların toplamıda “Huu” “O” dur, “O” ise Zâtından başka bir şey değildir. İşte “elyakıyn-ü hüvel Hakk” budur. Alttaki noktanın biri varlığın “kadîm-ezelî” diğeri ise “hadîs-zuhur” hallerinin temsilcisidir. Altta olmaları bu mertebeleri yüklenmiş olmalarıdır.

(ى) “Yâ” dendiği zaman aslında bütün bu hakikatlerin söylenmiş olduğunu bilmemiz gerekiyor, İrfan ehli işte bu anlayışta “Yâ” diyerek bu Sûre-Sûret-i- İlâhiyyeyi okumaya başlarlar. Ehli gaflet ise bilinen gaflet hali ile ikilik üzere kurbiyyet, yaklaşmaya dönük bir anlayış ile

okumalarına başlarlar.

(ى) (ye) harfi alfebe sırasında en sondadır, ondan evvel olan “lâmelif” i saymasak, çünkü zâten o “elif ve lâm” olarak sıradadır, o zaman “ye” harfi (28) inci olmaktadır. Bu ise, Kûr’ân-ı Kerîm adı geçen (28) inci peygamber olan peygamberimizi işaret etmektedir.

(ى) (ye) harfi, diğer harfler gibi, harf cemâat ailesinin baş buğu olan “Elif” in, kendi hakikati üzere kendine dönüş, sırâtının-yolunun çizelgesini kıvrılarak yol güzergâh-ı olarak işaretlemiştir. Bu da “Elif” in (ye) de ki, rahmetidir. Böylece başta tek iken zuhurda “noktalar-kimlikler” olarak iki olan tek’in yeniden aynı yol-mertebelerden geçerek aslına “bir” e dönebilmesi için “yakıyn” hükmüne bir rahmettir.

Kûr’ân-ı Kerîm Âyetleri asıl olarak Dört kanaldan çoğul olarak bütün kanallardan hitâp etmektedir. Bu asıl Dört kanal ef’âl, esmâ, sıfât ve zât mertebesi kanallarıdır.

Bu Âyeti kerîme de doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın Efendimiz (s.a.v.) e olan hitâbıdır, aracı yoktur ve zât-î olan Âyetlerdendir. Âyeti kerîmelerin hangi kanaldan geldiğini idrâk eder isek o Âyet-i Kerîme’yi daha sağlıklı değerlendirebiliriz.

Evvelâ Efendimiz (s.a.v.)’in şahsına olan bu hitâp okuyan kişilerin herbirerlerine bizâtihi olmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c.) o kişiye “Ey insân” diye hitâp etmektedir. Bu hitâpta Efendimiz (s.a.v.) hakkında bahsedilen insân İnsân-ı Kâmil’dir. Diğer okuyanlara âit olan hitâp ise okuyan kişi hangi mertebede ise o mertebenin “Ey Sîn’i” diyerek olmaktadır.

Kûr’ân-ı Kerîm okur iken bizler zannediyoruz ki biz okuyoruz, oysa Kûr’ân-ı Kerîm bize okunuyor çünkü okuyanın biz olması için kurguyu bizim yapmamız ve bize âit olması gerekir. Kûr’ân-ı Kerîm İlâh-î tertip ile tertip edilmiştir ve biz baktığımızda harflerin şekillerini görüyoruz

ve bu harfleri birleştirerek kelimeye çeviriyoruz işte bize bu şekilde yansıdığı için insân bu âlemde Hakk’ın en büyük aynasıdır, bu şekilleri diğer canlılarda görür fakat yansıtma kabiliyetleri olmadığından ayna olamazlar. Bizler ayna olarak kendimizi ne kadar temizlemiş isek ve irfaniyet olarak aynamızı ne kadar parlatmış isek Kûr’ân-ı Kerîm‘in bizde açılıp genişlemesi, parlaması, muhabbetlenmesi o derece artmış olur. Efendimiz (s.a.v) ‘in bize ulaştırdığı gibi “Kûr’ân ve insân bir bâtında doğan ikiz kardeştir”.

() “Sin” harfinin yazılışta Üç adet kucağı vardır ve bunların herbiri insânın mânâ âleminde yaptığı her bir seferi göstermektedir. Bu nedenle asıl olan Arapça harflerin ifâde ettiği mânâları bilmek gerekmektedir.

Birinci sefer, Hakk’tan halka iniştir. Yâni herbirerlerimizin Hakk tarafından Onsekizbin âlemi aşarak dünyâya Âdem sûretiyle gelmesidir ki zarûri olan seyirdir.

İkinci sefer, yeryüzüne indikten sonra âdemîyyet hakîkatlerini idrâk ederek geldiği yoldan tekrar Hakîkati Muhammedîyye’ye yâni fenâfillah’a ulaşmak. Dışarıdan tanınmayacak şekilde İlâh-î cezbe ile burada kalınabilir.

Üçüncü sefer, İkinci seferde kalınmayıp Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kendisini görevli olarak oradan alarak İnsân-ı Kâmil olarak bütün âlemi kucaklatmasıdır ki, işte gerçek (Sin) budur, diğerleri sûreta (Sîn) dir. Bu kucaklama özleri îtibarıyla insânlar arasında hiçbir ayırım yapmadan olan kucaklamadır, insânların fiilleri îtibarıyla olan durum ise ayrı bir konudur ki üzerinde çok durulması gerekir. Bütün insânlarda olan öz kendi özü olan hakîkati ilâhîyyeden başka bir şey değildir.

İşte Cenâb-ı Hakk (c.c.) bu oluşum içerisinde abdesti alarak bütün iyi niyeti ve sâfiyeti ile Kûr’ân-ı Kerîm açmış ve okumaya gayretli olan kişiye bu şekilde hitâp ederek “Ey benim hâbibim şimdi oku!” diyor. “Oku” demekle Cenâb-ı Hakk (c.c.) kendisi okuyor ve “dinle bakalım” diyor. Çünkü bizlerde ilk faaliyete geçmesi gereken kulaktır

ve burada artık eğitilip kemâle ermiş olan kulağa hitâp edilmektedir. Kulaktan bu hitâp ile göze daha sonra gözden gönle hitâp olmaktadır, işte bu kalpler gerçek mânâda mutmain olan kalplerdir ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) bu kalplere “İrciî ilâ rabbiki” (89/28) hitâbını yapmaktadır. Bu mertebeye gelen kişi gerçek Rabbına yönelebilmektedir. Daha önceki mertebelerde kendini Rabbına dönmüş zanneden kimseler bu mertebeye gelince işte Rab olarak bir başka yerlere döndüklerini anlıyorlar, ki bu îkaz bu nedenle gelmektedir. Bir anlamda daha önce yapılan ibâdetler gaflet ile olsa dahi onlarda mâzursun demektir fakat bundan sonra bu mâzuriyet kalkmıştır. Bizlerde terbiye ettiklerimize deriz ya bâzen “Hadi bu sefer yaptın ama bundan sonra senden bu beklenmez, dikkât et!” hitâbı gibi.

İşte bu mertebedeki () “Sin” mertebe-i Muhammediyye hakikatindeki (Kâmil İnsân) dır. Ve yukarıda bahsedildiği şekilde Ona (يس) (Yâ-sîn:) diye Hakk kendinden kendine hitabetmektedir. İrfan ehli bu hitabı her mertebeden değerlendirir, ehli nakıs ise kendi bulunduğu ikilik üzere savap kasdıyle okumuş olduğu mertebeden okur. Her iki tür okuyuşta makbuldur. Ancak biri gaibde olan Hakk’a diğeri ise hâzırda olan Hakk’a hazır olarak okumuş olur. (Yâ-sîn:) okumaktan gaye budur, işte bu okuyuş “ölü kalpleri diriltir” diğeri ise sevap kazandırır. Tabii ki buda çok güzeldir.


وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ

(Vel kur’ânil hakîm.)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)