İçeriğe atla
Yâsîn 34Cüz 23 · Sayfa 442

Yâsîn Sûresi 34. Âyet

يس

Sohbete sor

Vece'alnâ fîhâ cennâtin min naḣîlin vea'nâbin vefeccernâ fîhâ mine-l'uyûn(i)

(34-35) Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hala şükretmeyecekler mi?

Yâsîn Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Ölü toprağa hayat verdikten sonra ancak cennet oluştu yoksa kıraç toprağa ne kadar su verirseniz verin hayat olmaz önce özünün değişmesi lâzımdır.

Taneler yavaş yavaş etrafa yayılarak fidan oradan ağaç olmaya başlayınca cennet artık kendiliğinden meydana gelmiş olur. İlâh-î hayata ulaşmış olan bir bedende cennet tabii olarak oluşmaktadır.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) vesileler yoluyla bunu kendisinin yaptığını söylemektedir.

Bu Âyet zâti olduğu için ifâdesinin de zâti olması gerekiyor yâni zât mertebesinden olması gerekiyor. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bizzât kendisinin ilgilendiği mertebe de mertebelerin en yükseğidir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) bütün mertebelerden bu işleri yapar ancak diğerlerinde dolaylı olarak yaptırdığını söyler bu Âyet-i Kerîme’de olduğu gibi zâti Âyetlerde ise melek, peygamber gibi aracı yoktur ve kulunu karşındaymış gibi muhatap alarak ona görüldüğü gibi, bir öğretmenin öğrencisine açıkladığı gibi açıklıyor.

Cennet denildiğinde çeşitli şekillerde kavramlar aklımıza gelir bunların hepsi izafi kavramlardır. Kelime

olarak “cenn” kelimesinden meydana gelen bir kelimedir. “Cenn” sözlük mânâsı olarak “örtü, sık ağaçlı, yaprakları gür, toprağı görünmeyecek şekilde örtmüş örtü” demektir.

Kûr’ân-ı Kerîm’de Âdem as.’ın halkediliş çeşitlerinden biri olarak, dünyâda yayla gibi yüksek ve ağaçlı bir bölgede halkedilerek oradan ovaya yâni düz yere indirildiği şeklinde tefsirlerde açıklamalar da vardır.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) zâtından bahsederek, bunu “Biz yaptık” diyorsa bu bahsedilen cennetten kasıt o yeryüzünü yâni kişinin beden arzını Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın zâtıyla örttüğüdür, kaplaması, ihâta etmesidir. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bireylerde cennet ifâdesi, kendi zâtının karşılığı olan hali kişinin bireysel varlığını kendi zâtıyla örtmesinden başka bir şey değildir.

Ağaçlık, yeşillik cennet hükmü nerede Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın zâtıyla ihâtası îtibarıyla tahakkuk eden cennet nerede!

Kendisinde Hakk’ın varlığını mutlak sûrette bulabilen kişi mutlak olarak tam bir cennet ehlidir. Bu cennet gelecekte vaad olunmuş cennet çeşitlerinden de değildir.

Hurma, kelime-i tevhîd’in hakîkatinin ifâdesidir. Hurma ve üzüm, Tin sûresinde zeytin ve incir olarak, Rahmân sûresinde ise hurma ve nar olarak karşılık olmaktadır.

Hurma ve zeytin çokturlar fakat içerisinde bulunan çekirdek tek’tir ve sıkıldıktan sonra hepsi bir şıra-su’da birleşirler.

İncir ve nar ise dışarıdan bakıldığında tek’tir fakat içinde çokluk vardır.

Aralarında olan fark cennet ve dünyâ misâli oldukları içindir. Dünya misâli olan zeytinde biraz acılık vardır, cennet misâli olan hurma ise tatlıdır. Çünkü dünyâda tevhîdi yakalamak biraz zorluklara tâbidir, nefse acılık verir. Zeytin ile dünyâda kazanılan bu tevhîd daha sonra cennette hurma tadına ulaşır.

İncir’in içi açıldığında içerisinde bir sürü küçük küçük taneleri vardır ve bunların tek tek ayrılması çok zordur oysa nar öyle değildir, açıldığında az bir gayretle hepsi tek tek net bir şekilde birbirinden ayrılır ve şeffaf yâni latif bir görüntüsü vardır.

Üzüm’de nar ve incir gibi vahdette kesret ifâdesidir. Bir salkım üzümde bir çok taneler vardır, sıkıldıktan sonra hepsi şırasında-suyunda yani özünde birleşir. Şıradan da şurup yâni içecek yapılır ki zâhiren “şarâben tâhira” tâhir içecek budur. “Şarâben tahûra” (76/21) ise ilmin daha çok genişlemesidir. Alkollü olan bir şarap içildiğinde nefsâni olarak dahi olsa bir muhabbet oluşturuyor. “Şarâben tahûra” ile ise “muhabbetullah” meydana gelir. Zâhiri olarak içilen alkollü şarap dozu aşılmaya başladığında ölümlere yol açar, mânâ âleminde üretilen “şarâben tahûra” ile hayat tekrar tekrar yenilenmektedir. Sağlam ilimler ile beden arzı güçlendikçe üretimi artıyor ve tükenmiyor. Ve bu cennetin bahçesinden çıkan tanelerden hem kendisi hem de çevresi istifâde eder.

O cennetin içinden yâni bedendeki zâti tecelli cennetinden öyle muazzam muhabbet şerbetleri akmaktadır ki o şerbetlerin bu madde bedene bir damlası gelse beden nûr olur uçar gider, o muhabbete bu fizik bedenler dayanamaz. Muhabetullah durmadan cereyan eder, muhabbetin böylesine aktığı bir yerde de ne barınabilir ki.

Bedenimizdeki iki göz bu pınarlardan birer tanesidir, onlardan muhabbet akar. Rahmân sûresinde belirtilen inci ve mercanlarda bu göz pınarlarından çıkar. Bu gözyaşı incilerinin bir tanesi bütün dünyâ incilerine bedeldir ancak biz onun değerini bilmiyoruz. Bu pınarlar asli olarak iki tanedir, Birisi, Kevser ırmağı. Bu pınar İlâh-î pınardır.

İkincisi, Zemzem kuyusunun pınarıdır. Bu pınar Muhammedi pınardır.

Kim ki bu pınarlardan sulanıyorsa ebeden susuzluk

çekmezler.