İçeriğe atla
Yâsîn 41Cüz 23 · Sayfa 443

Yâsîn Sûresi 41. Âyet

يس

Sohbete sor

Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ żurriyyetehum fî-lfulki-lmeşhûn(i)

Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.

Yâsîn Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Zâhiren bu Âyet-i Kerîme’ ile Nûh (a.s.)’dan bahsedilmektedir. Nûh (a.s.)’a ikinci Âdem denilmektedir. Nûh tufanından sonra yeryüzünde nefsâni mânâda yaşayan bütün insânlar helâk oldular, geminin içerisinde Nûh (a.s.) ile beraber kendisine imân eden 80 kişilik kadar bir grup kaldı, ayrıca her cins hayvandan çift olarak alındığı söylenir.

Dolu gemi ifâdesi, Nûh (a.s.)’dan sonra gelecek olan bütün nesillerin programının, özlerinin Nûh (a.s.)’ın varlığında o gemiye yüklenmiş olmasıdır.

Zâhiren böyle olan bu hâdiseyi bâtınen kendi varlığımıza intîkâl ettirerek oradaki hakîkati idrâk etmemiz gerekmektedir, aksi halde sadece hikâye okumuş oluruz ve bir peygamberin hayat hikâyesini bellemiş oluruz. Bunun zararı yoktur ancak esas fayda sağlayacak olan bu mertebenin ne olduğu ve bu mertebenin bizdeki karşılığının neresi olduğu ve bizde nasıl bir faaliyet sahası açılması gerektiğini bilmemizdir. Bunun dışındaki bakış açıları sadece tarihi bir hâdisenin tespitinden öteye geçmez ki bunun bizimle hiçbir ilgisi yoktur. Bu hâdiselerdeki hakîkatleri alıp yaşantımıza intîkâl ettirdiğimiz anda seyri sülûk olmaktadır.

Gerçek Hakk yolculuğu sıratı müstekıym ve sıratullah o zaman olmaktadır. Peygamber hazerâtından her birinin hayatı bir mertebeyi bize bildirmektedir yoksa tarihi bir kitâbın bölümleri değildir. Bu seyir ki tarihi ve İlâh-îdir ve herbirerlerimiz bu seyri seyretmek zorundayız eğer gerçekten ümmeti Muhammed taliplisi, Efendimiz (s.a.v)’in gerçek takipçileri isek. Efendimiz (s.a.v) yaşamış olduğu bize de bildirmiş olduğu ve Kûr’ân ismi ile ifâde edilen İnsân-ı Kâmil hakîkatini bu sayfalar içerisinden çıkararak tatbik etmeliyiz ki Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın halife ismi ile yücelttiği, beşer ismi ile müjdelediği, insân ismi ile taltif ettiği, Âdem ismi ile mutlak bir hakîkati belirttiği ifâdelerde kendi yerimizi bilelim.

“Nûh (a.s.) ve kendisinden sonra gelen bütün zürriyetini o geminin içerisine yükledik.” Ve bir başka ağızdan olmadan Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizâtihi “Biz yaptık” diyerek geçmişte olan bir hâdiseyi bize anlatıyor, ancak biz kendimiz okuduğumuzu zannederek O’nun anlattığının farkında olmadan kendi zannımızda O’nu perdeliyoruz. İşte o perdeyi aç ki gör, Cenâb-ı Hakk (c.c.) “Ben, bizâtihi bunu sana anlatıyorum” diyor.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kamer sûresi (54/13.âyet) “Ve hamelnâhu alâ zâti elvâhın ve dusur” yâni “Biz onu çiviler ve levhalar ile yapılmışa yükledik” buyuruyor ve “fulk” yâni gemi sözü orada geçmiyor. İşte bu esas gemi insân bedenidir. Nûh’un gemisi bu bedenimizdir, şimdi meseleye bu yönden bakalım ki Âyet-i Kerîme’nin bize yakıyn olan hakîkatini idrâk edelim yoksa Nûh dönemine gider orada kalırız. Her bir kemiğimizin çivi hükmünde olmasıyla “çivilerle yapılmıştır”, bu kemiklerin üzerini saran et ve derilerimizde “levhalar ile yapılmış olandır”. Bizler her ne kadar fiziken ve fiilen dünyâ üzerinden yürüyor zannediyor isekte şâkuli olarak hava deryâsında bu beden gemimizle yüzen varlıklarız. Hava bir anlamda suyun daha lâtif halidir.

İşte bu geminin içine yükleniyor zürriyetler yoksa

dışarıdan gelecek bir zürriyet yoktur. Bu zürriyetler ise zâhir ve bâtın olmak üzere iki çeşittir. Zâhir olan bizim geldiğimiz ve bizden sonra devam edecek olan nesille-rimizin zürriyetleri, bâtın olan ise rûhaniyetimizden kaynaklanan ilmi zürriyetlerimizdir. Çalışarak kazandığımız veya ilhâmi olarak gelen bilgiler bizim zürriyetimizdir.

Dikkat etmemiz gereken bir önemli nokta da bu geminin Nûh mertebesi îtibarıyla olduğudur. Nûh neciyullah bu mertebeden başlar.

“Burada Altı peygamber(2) Hz.Nûh” kitâbımızın “Necat nedir” bölümünü aktaralım;


İbrâni lûgatında “NûH”un (RAHAT) mânâsına olduğu ifâde edilmiştir. Hâl böyle olunca “Nûh neciyullah” mânâsı, Allah’ın o mertebedeki (rahat-ı huzur) ve kurtuluşu demek olur, ki her mertebede ayrı ayrı zuhur ve yaşantısı vardır.

Şimdi özet olarak kısa kısa bunları incelemeye çalışalım. Aslında Kûr’ân-ı Kerîm’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.

1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı “balçık-toprak”tan halk etti. Toprak ise aslı îtibariyle “Hikmet”tir.”(ve nefahtü) “içine rûhundan üfledi”. Böylece toprağın ağırlığından “hikmet” ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.

2. İdris (a.s.).) çok ibâdet ve riyâzât yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âlîyyen” (19/57) “yüce mekâna” yükseltti. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

3. Nûh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vesteğ şevsiyab”, (71/7) onlar Nuh’u dinlememek için

sırtlarındaki örtülerini ters döndürüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler. Nihâyet Nûh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır. Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi îtibariyle ilim deryâsında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu. Kavmi ise, kendilerine âit olan hayatı, suya gark olarak bulduklarından dünyâdan “necat”ları suda gark olmakla oldu.

4. Nemrud İbrâhîm’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı. “ya naru küni berden ve selâmâ” (21/69) Cenâb-ı Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bulunduğu yer gül bahçesi oldu. “Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zâhir, bâtın azameti İbrâhîm’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhîyyenin dostluk örtüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrâhîm de (a.s.) ateş’ten necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiatlarından Necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmektedir.

5. Musâ (a.s.) kavmini Mısır’dan çıkarıp Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsrîyyet) “Hakk-a yürüyüş” ün necat’ıdır.

6. Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hubirûh’ül kûdüs” (2/87) “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile, beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu.

7. Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azâb anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” (21/107) hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

8. Fırka-i Nâciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünyesinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünyesinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhîd edendir.

Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet; Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık →

Ulûhîyyettir. Ulûhîyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”îyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.

Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i”de umumidir, çünkü rahmeten lil âlemîn’ dir, yâni bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.

Görüldüğü gibi Nûh (a.s.) mertebesinden sonra yapacağımız çok işler vardır. İşte bu mertebeyi bu şekilde çok iyi bildikten sonra ancak arkadan gelen peygamberan hazerâtının hakîkatlerini idrâk ederek ve onları da bu bedene yüklemek, işte bir anlamda da zürriyet budur. Yâni Nûh (a.s.)’dan sonra gelen mertebelerin hakîkatlerini de biz oraya yâni “size yükledik,” bunların hepsi sizde de var, demektir. Bizler yeterki çalışarak bunların faaliyetlerini ortaya çıkaralım.


﴿٤٢﴾ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ

( Ve halaknâ lehum min mislihî mâ yerkebûn. )

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)