Lâ-şşemsu yenbeġî lehâ en tudrike-lkamera velâ-lleylu sâbiku-nnehâr(i)(c) ve kullun fî felekin yesbehûn(e)
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.
Yâsîn Suresi'nin 40. ayeti, evrensel düzenin ve kozmik yasaların mükemmel işleyişini vurgular. Güneş, Ay ve gece-gündüz döngüsü arasındaki hassas dengeyi ve her birinin kendi yörüngesinde hareket etmesini dilbilimsel bir incelikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şems (Güneş), ışık ve ısı kaynağı olan gök cismidir. Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretinin ve yaratılışındaki mükemmelliğin bir delili olarak zikredilir. Bu ayette ise, kendi yörüngesindeki hareketinin ve Ay ile olan ilişkisinin ilahi bir düzen içinde olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şems kelimesi, mecazi olarak da 'aydınlık' ve 'açıklık' anlamlarına gelebilir. Ancak bu ayette, doğrudan fiziksel Güneş'i ifade eder ve onun Ay'a yetişememesi, kozmik düzenin bozulmazlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Yenbağî fiili, 'layık olmak, uygun olmak' anlamındadır. Ayetteki kullanımı, Güneş'in Ay'a yetişmesinin, yani onun yörüngesine girip düzenini bozmasının ilahi yasa gereği mümkün olmadığını, buna hakkı olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bağy kökü, 'aşırı gitmek, haddi aşmak' anlamlarına da gelir. Yenbağî'nin olumsuz kullanımı, Güneş'in kendi sınırını aşarak Ay'ın yörüngesine müdahale etmesinin söz konusu olmadığını, bunun ilahi düzene aykırı olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Yenbağî fiili, Kur'an'da genellikle bir şeyin fıtrata, ilahi düzene veya ahlaki normlara uygunluğunu ifade eder. Bu ayette, kozmik düzenin bozulmazlığına işaret ederek, Güneş'in Ay'ın seyrini engellemesinin 'uygun olmadığını' vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İdrak fiili, bir şeye ulaşmak, onu yakalamak anlamındadır. Ayetteki 'en tüdrike' ifadesi, Güneş'in Ay'ın seyrine müdahale ederek onu yakalamasının veya geçmesinin mümkün olmadığını, her birinin kendi yörüngesinde hareket ettiğini açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Derak kökü, 'bir şeye yetişmek, onu takip etmek' anlamlarını taşır. Bu ayette, Güneş'in Ay'ı 'idrak etmemesi', yani ona yetişip geçmemesi, evrensel düzenin kusursuzluğunu ve her gök cisminin kendi belirlenmiş rotasında ilerlediğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabık kelimesi, 'öne geçen, geride bırakan' anlamındadır. Ayetteki 'sâbiku'n-nehâr' ifadesi, gecenin gündüzü geçerek onun vaktini ihlal etmesinin veya onun önüne geçmesinin mümkün olmadığını, her ikisinin de belirli bir düzen içinde birbirini takip ettiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sebk kökü, 'yarışta öne geçmek' anlamını taşır. Burada ise, gece ve gündüzün birbirini takip eden bir düzen içinde olduğu, birinin diğerini 'geçip' bu düzeni bozmasının söz konusu olmadığı vurgulanır. Bu, ilahi bir takdirin sonucudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Felek kelimesi, gök cisimlerinin içinde yüzdüğü dairesel yörüngeyi ifade eder. Bu ayette, Güneş, Ay ve diğer gök cisimlerinin her birinin kendi 'feleğinde' yani yörüngesinde hareket ettiğini, bu hareketin belirli bir düzen içinde olduğunu belirtir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Felek, 'dönmek, yuvarlak olmak' anlamındaki kökten gelir ve gök cisimlerinin hareket ettiği dairesel yörüngeyi ifade eder. Ayetteki kullanımı, evrenin mükemmel bir düzen içinde işlediğini ve her gök cisminin kendi belirlenmiş rotasında yüzdüğünü gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Felek kavramı, Kur'an'da sadece fiziksel bir yörüngeyi değil, aynı zamanda kozmik düzenin ve ilahi yasaların bir sembolünü de ifade eder. Her şeyin belirli bir 'felek' içinde hareket etmesi, Allah'ın yaratılışındaki kusursuzluğu ve her şeyin bir amaca hizmet ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sebh fiili, 'suda yüzmek' anlamından türemiştir. Ancak Kur'an'da, gök cisimlerinin uzayda hareketini ifade etmek için mecazi olarak kullanılır. Bu ayette, Güneş, Ay ve diğer gök cisimlerinin kendi yörüngelerinde 'yüzdüğünü', yani akıcı ve düzenli bir şekilde hareket ettiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yesbehûn fiili, gök cisimlerinin uzayda süzülerek hareket etmesini ifade eden bir mecazdır. Tıpkı suda yüzen bir şey gibi, bu cisimlerin de uzay boşluğunda belirli bir düzen içinde hareket ettiğini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sebh kökü, Kur'an'da hem maddi hem de manevi anlamda hareketliliği ifade eder. Bu ayette, gök cisimlerinin 'yüzmesi', onların durağan olmadığını, sürekli bir hareket halinde olduklarını ve bu hareketin ilahi bir düzen içinde gerçekleştiğini vurgular.
Yâsîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde belirtilen Âyetlerde güneşten bahsedilmesi hem dışarda olan âlem Kûr’ân’nın güneşi hem de birey varlıklar olan bizlerin içinde olan İlâh-î güneşten bahsedilmesidir. Sadece zâhiri güneş olgusundan bahsedilmemektedir.
Bu Âyet-i Kerîme’ler bir bakıma bizlere astronomi
ilmini de göstermektedirler.
Bu Âyet-i Kerîme’nin belirttiği hakîkate binâen olduğu için “Kelime-i Tevhîd” isimli kitâbımızın “Hicret” bölümünden “Hicret’in hakîkati” kısmını buraya eklemeyi uygun buldum:
HİCRET
Hicret’in hakîkati
11-09-2001
Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhîd”in mutlak kemâlde son zuhur mahalli olan “Muhammedîyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrâk edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrâk etmemiz mümkün olacaktır.
Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
“lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhîyyet”in zuhuru;
muhammedin resûl allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur.
O halde “tevhîd bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir.
Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirilmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı.
İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hâdisesini gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir.
Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Lügat mânâsı, şehir olan bu kelime; bâtın mânâsı îtibariyle medeni yâni göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insânların oturdukları yer, demektir.
İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir.
Eğer bu vasıfların yoksa, hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak.
Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakîkatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifâdelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.
İşte bu yoldan bizim de “medeni” yâni “Medine”li olmamız imkân dahiline girecektir.
İslâmiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hâdisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakkamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifâde etmeye çalışıyoruz.
Zât-î tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a âit olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile İlâh-î tecelliler, zât şehri olan “Mekke”de tamâmlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hâdisesi oluşmuştur.
“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsânları” eğitmek ve risâlet hakîkatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insânları kendisini daveti üzerine “hicret” hâdisesi meydana gelmiştir.
Şu noktaya gerçek mânâda dikkât etmemiz lâzım
gelmektedir. Hz. Resûlullah’ın hicreti, zât mertebesinden, sıfât, esmâ ve ef’âl mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammedîyye” yi ilân ve eğitim esasına dayanmaktadır.
Eğer Hz. Resûlullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhîd”i sadece “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan “muhammedin resûl allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslâmiyetin “ef’âl âlemi” tatbikatı olamıyacaktı.
Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselâm Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrâke ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” mânâda olması gerekmemektedir.
Hicret, zâhiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, bâtınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemâlat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemâl bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşerîyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret
ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakîkatine dönüştür.
Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir bâtın cehaletinden kurtaramaz.
Güneş'in Ay'a yetişip onu geçmesi ona yakışmaz, ifâdesi, hakîkati ilâhîyye hakîkati Muhammedîyye’yi örtmez, ona mutlak bir şahsiyet verir demektir.
Görüldüğü gibi bu hicret kahır değil lütûf olmuştur. Ve hicret “zâhirden bâtına, halktan Hakk’a, kulluktan uluhîyyet’e intîkâldir.” Zâhiri olarak her birerlerimizin yerleşik bir yaşantıları olduğu için fiili hicret mümkün değildir bu nedenle bu hicretin bâtında yâni gönül âleminde olması gerekiyor. Bir ömür boyu salt olarak kul hükmüyle yaşamış isek hicret hâdisesi bizde gerçekleşmemiş demektir. Efendimiz (s.a.v) herşeyi hem zâhiri hem bâtını ile yaptığı için ve o kemâlatta olduğu için her iki hicreti gerçekleştirmiştir. Bizler bâzı şeylerin zâhirini bâzılarının bâtınını yapamayız, ancak nereye gücümüz yeterse o kadarı yapabiliriz. Efendimiz (s.a.v) tek bir dua ile bulunduğu hâl üzere kalabilirdi ancak Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kendisi üzerinde yaptığı programa hiç müdahele etmedi eğer etse idi benlik ile etmiş olacaktı, Efendimiz (s.a.v) mutlak bir tâbi oluş ile hâdiseler nasıl oluşmuş ise o kanaldan devam etti, ki kendisi üzerine yapılmış olan program Hakk tarafından yapıldığı için en iyi program idi gerçi zâhiren bâzı zorlamalar olduğu görülüyor, ancak bu görünüm duygusal tarafa hitâp eden bir görünümdür, aslı bambaşkadır. Şöyle bir baktığımızda zayıf bir örümcek ile zayıf bir güvercinin dahi o kadar kuvvetli kişilerin mağaraya girmelerine nasıl mani olduklarını görürüz. Gözle görülmeyecek kadar ince ve zayıf bir örümcek ağının engellediği o kişilerin mağaraya girememeleri hâdisesini
Cenâb-ı Hakk (c.c.) dileseydi daha en başta yaptırmaz idi ancak o durumda burada belirtilen hakîkatler ortaya çıkmaz idi.
Bizler de hayâl ilmi cehlinden “ilim Medine” sine hicret ettiğimizde “Medeni” ve gönül ehline girmiş oluyoruz.
Gidenlerde müşâede edebilirler ki Medine-i Münevvere’ye gidildiğinde Muhammed (s.a.v) zâhir, Allah (c.c.) bâtındır. Oradan Mekke-i Mükerreme’ye geçilerek Kâbe-i Muazzama’ya ulaşıldığında ise Allah (c.c.) zâhir, Muhammed (s.a.v) bâtın olur.
Bu Âyet-i Kerîme’ ile direkt olarak ilgili olmasada konu ile ilgisi bakımından Hz. Âli (k.a.v) Efendimize ayrı olarak verilen velâyet sancağından da bahsedelim.
“ Ve hepsi feleklerinde (yörüngelerinde) yüzerler (seyrederler).” Hz.Âli (k.a.v)’in kabrinin diğer Hulefayı Râşid’in gibi Medine-i Münevvere’de olması mümkün olamaz mı idi ki kabri ayrı bir yerde oldu. İşte nasıl ki güneşin ayı geçmesi ona yakışmaz ise ay’ında yıldızı geçmesi ve hükümsüz bırakması ay’a yakışmaz. İşte yıldızın yâni hakîkati velâyetin kendine has bir sancağı olması gerektiği için Cenâb-ı Hakk (c.c.) bugünkü Irak toprakları içerisinde bulunan Necef şehrindeki yerini ona saltanat olarak verdi.
Hz.Allah (c.c.)’ın sancağı Mekke-i Mükerreme’de Kâbe-i Muazzama’da dalgalanmaktadır, uluhîyyet hükmüyle, Hazreti Resûlullah Efendimizin sancağı Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi semalarında dalgalanmaktadır, nübüvvet ve risalet hükmüyle, Âli veliyullah sancağı da velâyet simgesi özelliği olarak Necef’te dalgalanmaktadır. “Necef” kelimesi de ebced hesabında “13” hakîkatine dayanmaktadır.
Eğer Hz.Âli (k.a.v)’in kabri Medine-i Münevvere’de kalsa idi ikinci derecede ziyaret yeri olacaktı ki Cenâb-ı Hakk (c.c.) bu hâli istemedi.
Bu makamlar da kendi yörüngelerinde kendi varlıkları
içerisinde yer tutmaktadırlar ve ziyaretçileri de onların yörüngölerinde onları ziyaret etmektedirler. Bunların birbirlerini geçmesi onlara yakışmaz, Ziyaretçiler bu makamların duygusallığı içinde oralarda gönül âleminde yüzerler.
وَآيَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
( Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ zurrîyyetehum fîl fulkil meşhûn. )