İçeriğe atla
Sâffât 123Cüz 23 · Sayfa 450

Sâffât Sûresi 123. Âyet

الصافات

Sohbete sor

Ve-inne ilyâse lemine-lmurselîn(e)

Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.

Sâffât Sûresi

Ma'lûm olsun ki, yani şöyle bilelim ki yahut şöyle bilinsin ki, biz şöyle bilelim ki, diyelim. Cenâb-ı ilyâs mizâc-ı ruhanîsi hasebiyle mizacındaki yani öz varlığındaki ruhani hakikati dolayısıyla, şimdi İlyas (as) ın iki tarafı olduğu anlaşılıyor, birisi ruhani hali bir de beşeri, dünyevi cismani halinin olduğundan bahsediliyor. Gerçi bu her birerlerimize her insan ferdinde böyledir. Herbirerlerimizin bir ruhani tarafı var, bir cismani tarafımız var, ancak buradaki İlyas (as) ın özelliği İlyasiyet mertebesinin özelliği ruhanisinin de ağır basmasıdır. Yani cesedi sureti kadar ruhanisinin de faaliyette olduğudur.

Şimdi bizlerde bu devrede yani genel insanlarda bu devrede cismanimiz ağır basar dengemiz yoktur, ruhaniyetimizin farkındayızdır ama üstümüzde ağırlığı yoktur. İşte gerçek manada ilyasiyet mertebesinde ruhani tarafının da çok belirgin olması lazım geldiğini belirtiyor. Cenab-ı İlyas mizaç-ı ruhaniyesi hasebiyle yani ruhani mizacı hasebiyle terkibiyle hakikati ile dolayısıyle suver-i melekiyye yani meleklik sureti vardı kendisinde. Mizaç-ı ruhaniyesi melekiyete uygundu ve mizâc-ı cismânîsi hasebiyle de yani varlığındaki cismani hakikati cismani sureti ile de suver-i beşeriyye mizacına mensûb idi.

Yani ruhaniyesi yönüyle meleki cesedi yönüyle de cismanisi yönüyle de beşeri idi. Suver-i beşeriye mizacına mensup olduğundan yani beşeriyet anlayışına yaşantısına duygusuna mensub olduğundan suret-i ruhaniyeti cihetinden ruhani sureti yönünden suver-i ruhaniye ile meleke ve ünsiyet etmekte idi. Bizde bu var mı, yok demek ki onun üstünlüğü bu yöndendi, bizden ileridedir.

Ama bu hususiyet her bir insanda mevcuttur, meleki varlığımız da vardır, melek tarafımız da vardır bizim. Ama cismani tarafımız da var, ancak bizde daha henüz cismani tarafımız ağır bastığından melaikeye mensub olamıyoruz. Peki olduğumuz devre ne zamandır, işte rüyada gördüğümüz haller meleki olmaktadır. Yani rüyada gördüğümüz haller cesed-i unsurimiz yatakta yattığından yani orada faaliyette olmadığından yani rüya içinde faaliyette olmadığından olamaz çünkü onun yeri değildir, misal âleminde o rüyalar görülmektedir, orada bizim mizaç-ı ruhaniyemiz faaliyete geçmektedir. Nerede rüya âleminde.

Ancak bu da her kişiye göre aynı değildir. Bazı insanlarda bu mizac-ı nefsiyeye ve hayaliyeye göre rüya âleminde yaşamaktadır. İrfan ehli, iman ehli ancak bu mizaca sahiptir. Yani rüyasında meleki hali kendisinde zuhura çıkarak meleki mülki melekiyet mülkünden o görüntüleri almakta o sahneleri almaktadır, kayıda geçirmektedir, o latif mülkiyetten almaktadır. Diğerleri ise tamamen nefsinden almakta kendi uydurduğu kendi hayalinden vehminden meydana gelen görüntülerdir.

Bunlar kendinden kendine olan görüntülerdir. Yani melikyet âleminden gelen görüntüler değildir. İşte irfan ehli veya iman ehli rüyasında bu hale dönüşüyor, gündüz yaşadığı hali ise cismani ağırlıkta meleki yönü de meleki işler yapmak suretiyle ortaya çıkmaktadır. Yani iyilik yapmak gibi ibadet yapmak gibi, zikir yapmak gibi ortaya çıkmaktadır. Sûret-i rühâniyyesi cihetinden suver-i rühâniyye olan melâike ile ünsiyyet edip aralarında vâki' olan hükm-i iştirak sebebiyle onların merâtib-i rühâniyyesinde onlar ile musahabe etti. Yani onlarla arkadaşlık etti, birlikte oldular, işte İlyas (as) ın üzerinde ağırlıklı olan mizaç-ı ruhaniyesi melekler ile ünsiyetine sebep oldu. Meratib-i ruhaniyesinde onlar ile musahaba etti yani onlarla birlikte sahiplik etti, arkadaşlık etti, hani “sahabi” deniyor ya Peygamber Efendimizin arkadaşlarına işte bu ruhani tarafı.

Ve sûret-i cismâniyyesi cihetinden dahi, suver-i cismâniyye olan insanlar ile ünsiyyet edip, sûret-i tabîiyye-i unsuriyyede onlar ile olan iştirak hasebiyle onlar ile karışma eyledi. Ancak bu ünsiyetindeki kişinin kendi idraki istikametinden veya mertebesinden olacağından herkesin beşeri olarak yaptığı ünsiyette bu manada olmayabilir. Maddi manada yaşayan bir insanın ünsiyeti maddiyat arkadaşlarla olacaktır ki bu mevzularla hiç ilgisi olmaz ama bu mevzulara ünsiyeti olan muhabbeti olan kişilerin yaptıkları cismani dostluklar arkadaşlıklar da yine böyle cismani de olsa ruhani hükmündedir.

Yani meleki olarak vücudumuzda değil ama meleki olan idrak ve aklımızla bu işleri yapmış olmaktayız. Yani cismani olduğumuz halde meleki olarak bunları düşünmekteyiz. Ancak İlyas (as) gibi günün ortasında veya herhangi bir yaşadığımız sürede bir melaike-i kiram ile konuşup özel olarak konuşacak hususide halimiz yoktur.

Her peygamberin kendine ait bir mertebesi vardır, bizim buradan çıkaracağımız hisse ve husus böyle bir şeyin varlığını idrak etmektir, yani kişinin meleki ve cismani tarafının faaliyette olduğunu idrak etmektir, işte bu İlyasiyet mertebesidir bir bakıma. İnsanlar ile ünsiyet edip suret-i tabiiye-i unsuriyede onlar ile iştirak hasebiyle onlar ile muhalata eyledi. Yani suret-i beşeriye suret-i unsuriye ile diğer insanlarla müşterek olduğundan onlarla birlikte yaşayabildi, birbirleri aralarına karıştılar. Eğer uygun olmasaydı aralarına karışamayacak dışarıda kalacaktı.

Binâenaleyh Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (as) da hem ruhaniyet, hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından yani hem cismani tarafını cismani beşer insanlarla rahatça konuşması, hem de ruhanisi tarafıyla da ruhanilerle konuşması yani meleki âlemle de konuşması ve bunların ikisinin arasını bulması yani ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu. Yani zahir ve batın, nur ve zulmet gibi, madde ve ruh gibi cismani ve ruhani arasında berzahiyetle zahir oldu.

Hani daha evvelki faslarda geçmişti, berzah peygamberi diye peygamberimizden evvel Yemen’de yaşamış bir peygamber den bahsediyordu M. Arabi hazretleri, neydi o Halid bin Sinan O da berzahiyeden haber veriyordu, ama O’nun verdiği berzah ölümden sonraki berzahtır. Daha doğrusu haber verme arzusuydu, veremedi ama oydu arzusu, burada ise ölümden evvelki berzahtan bahsedilmektedir. Demek ki berzah peygamberi iki tane yani oradan haber veren iki peygamber varmış. Tabi mutlak manada berzahın mutlak habercisi Efendimiz (sav)dır o ayrı konudur, bunlar onun evvelki hazırlık konuları konuya girişleri gibi diyelim.

Şimdi İlyasiyet mertebesinin iki özelliğinden bahsedilmekte birisi cismani tarafı, bizlerde de olduğu gibi, biri de ruhani tarafı, bu iki özellik onda ikisinin de tam kemalde zuhura gelmesidir. Gerektiğinde ruhani mizacıyla melaike-i kiramla görüşebilmesi gerektiğinde beşeri mizacıyla da herkes gibi insanlarla görüşmesidir. Bunların ikisini de birlikte yaşadığından ikisi de kendi varlığında olduğundan ikisinin arasında da berzahiyetle zahir oldu diye bir fevkalade izah yapılmıştır.

İmdi "ruh" İle. "nefs" ta'bîr ettiğimiz cesed, her birerlerimiz de böyle bir cesed vardır, işte yukarıda bahsedilen ruhani mizaçta bu cesedin içerisindedir, cismani mizacda nefs denilen cismani mizaç da bunun içerisinde mevcuttur. Yani herbirerlerimizde bu zaten fıtraten mevcuttur. Ancak bunun kullanımı bizim çalışma sahamızı genişletmemize bağlıdır, yani ruhani mizacımız bizde batında kalmış, cismani mizacımız ağır basmış yani nefs ve arzularımız ağır basmış, ağır bastığından ruhani mizacımız baskı altında tutulmuştur. İşte her yaptığımız zikirlerle tefekkürlerle, sohbetlerle çalışmalarla, gece namazlarıyla gündüz oruçlarıyla gibi faaliyetlerle cismani mizacımızı yavaş yavaş dozunu azaltmak o azaldığı sürece de onun yerine ruhani mizacımızı geliştirmek olmalı, zaten hep yaptığımız işler de ana iki asıldandır.

Daha evvel insan farkında olmadan ilk geliştirdiği hali yani çocukluğumuzdan başlayan ve bizlerin çocukları, torunlarımızda da aynen devam eden ilk uygulaması yapılan faaliyete geçirilen şey cismani mizacımızın ortaya çıkmasıdır, yani nefsi maddi ve zulmani olan varlığımız ortaya çıkmaktadır. Nefsimizin tarafı çünkü burası, tabiat âlemi olduğundan tabiilik öndedir, yani tabiat halimiz öndedir. Dolayısıyla insan da bunun dışında değildir, bu hüküm altındadır. İşte ne zaman ki çalışmalarımızla nefsani mizacımızı cismani mizacımızı ruhani mizacımıza yavaş, yavaş değiştirmek aktarmak suretiyle daha evvel bizde oluşan esma-ı nefsiyeyi esma-ı ilahiyeye aktarmış olacağız. İşte o zaman bu tamamlandığında Efendimizin hadis-i Kudside verdiği haberde “Kulum nafilelerle bana yaklaşır, öyle bir hale gelir ki ben kulumun ayağında yürüyen, elinde tutan, gözünde gören varlığında var olan ben olurum” dediği bu hakikattir.

Eğer bir kimse daha evvel çocukluğundan buluğ çağına gelinceye kadar ben yaparım, ben ederim, benimdir, odur budur, falan gibi Cenab-ı hakkın üzerinde bulunan subuti sıfatları Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar bunların hepsini kendine mal ederken bunlar benim nefsimin bana ait bunlar derlerken işte cismani suretiyle en şiddetli bir şekilde yaşamaktaydı. Ne zaman ki ruhani tarafının varlığını anladı anlattılar, gerek şeriat mertebesi itibariyle gerek tarikattan sonra hakikat mertebelerinden baktı ki “benim” dediği isimler bize ait değilmiş.

İşte her bir idrakte bir bir esmayı yani nefsine ait olan esma-ı nefsiyeyi Hakka ithal ettiğinde yani “bu benim nefsime ait değil” olduğunu anladığında o esma Hakk’ın olmuş olmaktadır. İşte ne kadar kendindeki nefsani isimleri Rahmaniyete döndürürse ki aslına döndürmesi demektir bu işte o kişinin varlığında bakın dikkat edin O Hadis-i Kudsi tahakkuk etmektedir. Yani “Kudret” esması onda Hakkın esması faaliyete geçmiş olmaktadır. “..elinde tutanım..” dediği odur.

Daha evvel bizim elimizden tutmuyor muydu, yine tutuyordu ama batındaydı, çünkü biz onun ismini kendimize mal ettik “ben tutuyorum” dedim. Halbuki şimdi diyorum ki “benden tutan Hakk’tır” bakın daha evvel bu tutmaya “Ben” sahiplendim, ama bir nüzul, inme geldi, hadi tut bakalım, demek ki felç olduğunda tutamadığına göre demek ki daha önce de tutan o değildi. Ben ettim, ben yaptım, ben şöyle ederim böyle ederim diyerek esma-ı İlahiyeyi hem de Celal yönünden nefsimizin yönünden kullanmaktayız.

İşte bu paragraf bize o kadar büyük ufuk açıyor ki yeter ki biz bu ufuku bilipte o ufuk genişliğinde gezinmeye çalışalım. Kendimize küçücük bir bahçe edinmişiz hep o bahçenin içinde birkaç tane de ağacımız var, meyve vakti geliyor o üç beş tane meyveyi yiyoruz bitiriyoruz, bize yetti diyoruz. Halbuki senin öyle kocaman bir sahan var ki âlemler kadar geniş sahan işte böylece yavaş, yavaş esma-ı nefsiyeyi esma-ı İlahiye aktardığımız zaman bizde faaliyette olan Hakkın içindesindir. İşte o zaman ayağımızda yürüyen O’dur, yani O’nun ismiyle yürümekteyiz ki isim O’nun olunca da herşey O’nun olmuş oluyor.

O’nunla görüyoruz, O’nunla tutuyoruz, O’nunla idrak ediyoruz. İşte sohbetin başında belirtmek istediğim de bir bakıma o idi, eğer bu idrak müdrik ruh irfaniyet hallerini nefsimizle anlamaya çalışırsak bir şey anlayamayız. Çünkü nefsimiz bizi o sahaya sokmak istemez. Nefsimiz o sahaya o ilmin o sahaya girmesi nefsimizin yok olması demektir yani devreden çıkması demektir. İşte böylece o hadis-i kudsinin de yaşanma yeri tahakkuk etmiş oluyor, yani anlayışımız kolaylaşmış oluyor bu şekilde baktığımızda.

Yoksa lafzi olarak “ben kulumun elinde tutanı, ayağında yürüyen, gözünde gören, kulağında işiten olurum bunu ezbere söylediğimiz zaman hiçbir şey anlamıyoruz demektir, ama mevzu içerisinde yeri geldiği zaman tam yerine konduğunda o bizde lafızdan yaşama haline dönüşmüş oluyor. Daha evvel lafzını söylediğimiz ibare yani hakikat bu sefer bizim malımız olmuş oluyor. Daha evvel dilimizin ucundayken sonra mevcudiyetimize sari olmuş oluyor. Bize o yaşam lazımdır ezberlenen sadece değildir. Ezber olmazsa da geçiş mümkün değildir, o ezber de onun anahtarı, kapısı gibidir.

Şimdi ruh ile nefs tabir ettiğimiz cesed hakikatte şey'-i vâhidden ibarettir. Yani ruhumuz da nefsimiz de aslında tek şeydir. Yani Cenab-ı Hakk’ın varlığında olan varlıktır.

Aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey değildir. Ancak burada nefisten kasıt suret-i kesifiye yani suret-i beşeriye, eğer ruh ile nefis tarif ettiğimiz cesed hakikatte şey-i vahiddir aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey değildir. Dediğimiz zaman ruh ile nefis dendiği zaman bunların ikisi de latiftir. Yani nefs olarak baktığımızda latiftir, ancak ruh latifin latifi, nefis de ruha göre kesif, ama bedene göre maddeye göre latiftir. Yani ruhla tam latif ile tam kesifin arasında bir berzahtır nefis.

Çünkü yarı halini cesedden alır, yani topraktan alır tabiatını, ama latif halini de ruhtan alır yani ikisi arasıdır. Cesede göre nefis latiftir ama ruha göre nefis ise kesiftir. Aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey de değildir. Mertebe-i kesafette ruha "nefs" ve kuvâsına da kuvâ-yı tabîiyye ta'bîr olunur. Kesafet üzerinde esma-ı İlahiyenin zuhur edeceği hal meydana geldiğinden yoğunlaşmış olur, aksi halde esma-ı ilahiye faaliyete geçmez o yoğunlaşma olmazsa.

Fesâd ve fena keyfiyyeti ancak bu kesif unsuriyle cesedi taalluk eder. Bozulmak ve yok olmak yani noksanlaşmak fani olmak keyfiyeti ancak bu cesed-i kesifiye unsuriyesi taalluk eder. Yani kesif olan unsurdan meydana gelen bu cesedi ilgilendirir bozulmak ve feseda uğramak. Nitekim buhar ile buz hakikatte tek bir şeydir. Aralarındaki fark letafet ve kesafetten ibarettir. Buz donduğu için kesif olur yoğunlaşır, havada yere düşer, fakat aynı su olan buhar bulut latifleşmiş olur yoğunluğu azalır ve hava tarafından yukarı kaldırılır.

Bulut, su ve buz buhardan başka bir şey olmadığı halde, her mertebede isimleri değişir. Aslı itibariyle aynı olmasına rağmen her mertebedeki isimleri farklı oldu. Ve latîf olan buharın, buzun cismine taalluku malumdur. Bu taalluk hulul ve ittihâd suretiyle değildir; bazı tasavvuf kitaplarında sohbetlerinde cenab-ı Hakk bir yere girdi, duhul etti ittihat etti birleşti gibi tabirler kullanırlar yani kul Allah’a ulaştı yahut Allah kula dahil oldu birleşti ulaştı gibi ibareler kullanılır tekliği belirtmek için ama böyle bir şey mümkün değildir. Buzun içerisine suyun girmesi diye bir şeyin söz konusu olabilir mi, aynı zamanda su buhara dönüşürken su buhara girdi gibi bir şey söz konusu olabilir mi?

Yani onların vücutlarına dışarıdan girmiş veya iki ayrı şeyin ittihat etmesi hulul etmesi birbirinin içerisine girmesi gibi değildir. Kendi bizatihi varlığının başka bir tesir almadan kendi içindeki değişimleri aldığı isimleridir. Mesela demlenmiş çay geldi, içine de şekeri attık şeker karıştığı zaman orada ittihat yani birleşme oldu, işte bu izafi birleşme mutlak birleşme değildir. Çünkü iki ayrı şey orada birleşti, şeker ayrı idi su ayrı idi hatta çay da ayrıydı, çay ona renk verdi, iki üç şey bir araya girdiği için ona çay dendi.

Bu işte hulil ve ittihattır. Ama gerçek manada tevhitte ve kulun Hakka ulaşmasında böyle bir hadise söz konusu değildir. İki ayrı şey yok ki bir birine duhul etsin. Ama ne yazık ki hakkıyla bu işin anlaşılmadığı yerlerde “Allah kul ile birleşti kulun içine girdi ittihat etti, duhul etti” gibi ifadeler edilmektedir. Allah ile birlikteliğin manasını bu şekilde anlatılmaya çalışılmaktadır. İşte buz su olduğu zaman dışarıdan kendisine hiç bir başka bir varlık karışmadı, aynı şekilde su buhar olduğu zaman gene dışarıdan bir şey karışmadı.

Buhar suya döndüğü zaman başka bir şey içerisine girmedi, aynı zamanda su buz olduğunda bir başka şey girmedi. Aynı varlığın aynı malzemenin değişik mahallerde değişik isimler almasından ibaret oldu. Şimdi şöyle diyelim, buhar latif ruh diyelim, su nefis, buzu da beden olarak kabul edelim. İşte su bunların ikisinde berzahtır. Yani tek hareketle tek mertebe ile aynı su buhar da olabiliyor, tek hareketle buz da olabiliyor. Ama buhar ile buz tek hareketle bu işi yapamıyor, çünkü ortada berzahiyet gerekiyor.

Buzun buhar olması için evvela suya dönüşmesi gerekiyor, sonra buhara dönüşüyor iki aşama gerekiyor. Ama su bir aşama ile hem buharlaşıyor, hem buz haline gelebiliyor. İşte halimiz budur. Onun için nefsimizi çok iyi tanımamız lazım geliyor, onu buzlaştırmak yerine buharlaştırmak gerekiyor ve de o kolay bir iş oluyor. Ama biz tamamen madde bazında kendimizi buzlaştırmış isek yani taşlaştırmış soğutmuş isek evvela nefs olmamız gerekiyor. Yani su olmamız gerekiyor ki her iki kalıbın içine girsin.

Ondan sonra da bu mertebede İlyasiyet mertebesinde belirtildiği gibi latif tarafımız ağır basarak buharlaşarak aslımıza dönmemiz gerekiyor. Demekki cenab-ı Hakk her şeyi o kadar güzel, sıhhatli, yerli yerince yapmış ki yeter ki biz bu sistemin kullanmasını bilelim. İşte “su gibi aziz ol” derler ya su her işe de yarıyor, yaz da kullanıyoruz, kış da kullanıyoruz. Hayatımız ona bağlıdır, buz su olduğu halde hayatımız onunla kaim değildir. Buz olmadan da yaşayabiliyoruz. Buzu tek yerde kullanıyoruz, o da soğutma işlerinde dir. İşte ne kadar buz soğutmada kullanırsak Haktan o kadar çok soğumuş oluyoruz. Uzağa düşmüş oluyoruz, taşlaşmış, uzağa düşmüş oluyoruz. Ama o suyu ısıttığımız zaman o zaman Hakk ile kendimizdeki Hakk’a ulaşmış oluyoruz. Yani buharlaştırıp kendimizdeki latif halimize ulaşmış oluyoruz.[120] “ İz- -T-B- ”