بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفًّا
Ve-ssâffâti saffâ(n)
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجْرًا
Fe-zzâcirâti zecrâ(n)
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ ذِكْرًا
Fe-ttâliyâti żikrâ(n)
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
إِنَّ إِلَـٰهَكُمْ لَوَٰحِدٌ
İnne ilâhekum levâhid(un)
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ ٱلْمَشَـٰرِقِ
Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ ve rabbu-lmeşârik(i)
O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir.
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنْيَا بِزِينَةٍ ٱلْكَوَاكِبِ
İnnâ zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bizînetin(i)lkevâkib(i)
Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.
وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَـٰنٍ مَّارِدٍ
Ve hifzan min kulli şeytânin mârid(in)
Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ
Lâ yessemme'ûne ilâ-lmele-i-l-a'lâ veyukżefûne min kulli cânib(in)
(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.
دُحُورًا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ
Duhûrâ(an)(s) velehum ‘ażâbun vâsib(un)
(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.
إِلَّا مَنْ خَطِفَ ٱلْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
İllâ men ḣatife-lḣatfete feetbe'ahu şihâbun śâkib(un)
Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَآ ۚ إِنَّا خَلَقْنَـٰهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍۭ
Festeftihim ehum eşeddu ḣalkan em men ḣalaknâ(c) innâ ḣalaknâhum min tînin lâzib(in)
(Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: "Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı?" Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ
Bel ‘acibte veyesḣarûn(e)
Hayır, sen (onların haline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.
وَإِذَا ذُكِّرُوا۟ لَا يَذْكُرُونَ
Ve-iżâ żukkirû lâ yeżkurûn(e)
Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.
وَإِذَا رَأَوْا۟ ءَايَةً يَسْتَسْخِرُونَ
Ve-iżâ raev âyeten yestesḣirûn(e)
Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar.
وَقَالُوٓا۟ إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ
Ve kâlû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
(Dediler ki:) "Bu bir büyüden başka bir şey değildir."
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
E-iżâ mitnâ vekunnâ turâben ve'izâmen e-innâ lemeb'ûśûn(e)
"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?"
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ
Eve âbâunâ-l-evvelûn(e)
"Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?"
قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَٰخِرُونَ
Kul ne'am ve entum dâḣirûn(e)
De ki: "Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz)."
فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَٰحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ
Fe-innemâ hiye zecratun vâhidetun fe-iżâ hum yenzurûn(e)
O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler.
وَقَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَا هَـٰذَا يَوْمُ ٱلدِّينِ
Ve kâlû yâ veylenâ hâżâ yevmu-ddîn(i)
Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür."
هَـٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
Hâżâ yevmu-lfasli-lleżî kuntum bihi tukeżżibûn(e)
Onlara, "İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür" denilir.
۞ ٱحْشُرُوا۟ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَأَزْوَٰجَهُمْ وَمَا كَانُوا۟ يَعْبُدُونَ
Uhşurû-lleżîne zalemû ve ezvâcehum vemâ kânû ya'budûn(e)
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْجَحِيمِ
Min dûni(A)llâhi fehdûhum ilâ sirâti-lcahîm(i)
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
وَقِفُوهُمْ ۖ إِنَّهُم مَّسْـُٔولُونَ
Vekifûhum innehum mes-ûlûn(e)
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ
Mâ lekum lâ tenâsarûn(e)
Onlara, "Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?" denir.
بَلْ هُمُ ٱلْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ
Bel humu-lyevme musteslimûn(e)
Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ
Ve akbele ba'duhum ‘alâ ba'din yetesâelûn(e)
Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler).
قَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ ٱلْيَمِينِ
Kâlû innekum kuntum te/tûnenâ ‘ani-lyemîn(i)
Şöyle derler: "Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz."
قَالُوا۟ بَل لَّمْ تَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ
Kâlû bel lem tekûnû mu/minîn(e)
Diğerleri de onlara şöyle derler: "Hayır, siz zaten mü'min kimseler değildiniz."
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَـٰنٍۭ ۖ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَـٰغِينَ
Vemâ kâne lenâ ‘aleykum min sultân(in)(s) bel kuntum kavmen tâġîn(e)
"Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hakimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz."
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَآ ۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ
Fehakka ‘aleynâ kavlu rabbinâ(s) innâ leżâ-ikûn(e)
"Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız."
فَأَغْوَيْنَـٰكُمْ إِنَّا كُنَّا غَـٰوِينَ
Feaġveynâkum innâ kunnâ ġâvîn(e)
"Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik."
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
Fe-innehum yevme-iżin fî-l'ażâbi muşterikûn(e)
Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ
İnnâ keżâlike nef'alu bilmucrimîn(e)
İşte biz suçlulara böyle yaparız.
إِنَّهُمْ كَانُوٓا۟ إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ
İnnehum kânû iżâ kîle lehum lâ ilâhe illa(A)llâhu yestekbirûn(e)
Çünkü onlar, kendilerine, "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı.
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓا۟ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍۭ
Ve yekûlûne e-innâ letârikû âlihetinâ lişâ'irin mecnûn(in)
"Biz, deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı.
بَلْ جَآءَ بِٱلْحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Bel câe bilhakki vesaddeka-lmurselîn(e)
Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir.
إِنَّكُمْ لَذَآئِقُوا۟ ٱلْعَذَابِ ٱلْأَلِيمِ
İnnekum leżâ-ikû-l'ażâbi-l-elîm(i)
Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız.
وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Vemâ tuczevne illâ mâ kuntum ta'melûn(e)
Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlesîn(e)
Ancak Allah'ın halis kulları başka.
أُو۟لَـٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ
Ulâ-ike lehum rizkun ma'lûm(un)
(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.
فَوَٰكِهُ ۖ وَهُم مُّكْرَمُونَ
Fevâkih(u)(s) vehum mukramûn(e)
(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.
فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Fî cennâti-nna'îm(i)
Onlar Naim cennetlerindedirler.
عَلَىٰ سُرُرٍ مُّتَقَـٰبِلِينَ
‘Alâ sururin mutekâbilîn(e)
Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar.
يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍۭ
Yutâfu ‘aleyhim bike/sin min me'în(in)
(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.
بَيْضَآءَ لَذَّةٍ لِّلشَّـٰرِبِينَ
Beydâe leżżetin lişşâribîn(e)
(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ
Lâ fîhâ ġavlun velâ hum ‘anhâ yunzefûn(e)
Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.
وَعِندَهُمْ قَـٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ عِينٌ
Ve 'indehum kâsirâtu-ttarfi ‘în(un)
Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır.
كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ
Keennehunne beydun meknûn(un)
Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ
Feakbele ba'duhum ‘alâ ba'din yetesâelûn(e)
Derken birbirlerine yönelip sorarlar.
قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ
Kâle kâ-ilun minhum innî kâne lî karîn(un)
İçlerinden biri der ki: "Benim bir arkadaşım vardı."
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُصَدِّقِينَ
Yekûlu e-inneke lemine-lmusaddikîn(e)
"Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?" derdi.
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ
E-iżâ mitnâ vekunnâ turâben ve 'izâmen e-innâ lemedînûn(e)
"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?"
قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ
Kâle hel entum muttali'ûn(e)
Konuşan o kimse, yanındakilere, "Bakar mısınız, hali ne oldu?" der.
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ
Fettale'a feraâhu fî sevâ-i-lcahîm(i)
Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür.
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ
Kâle ta(A)llâhi in kidte leturdîn(i)
Ona şöyle der: "Allah'a andolsun, neredeyse beni de helak edecektin."
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُحْضَرِينَ
Velevlâ ni'metu rabbî lekuntu mine-lmuhdarîn(e)
"Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum."
أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ
Efemâ nahnu bimeyyitîn(e)
(58-59) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"
إِلَّا مَوْتَتَنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
İllâ mevtetenâ-l-ûlâ vemâ nahnu bimu'ażżebîn(e)
(58-59) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ
İnne hâżâ lehuve-lfevzu-l'azîm(u)
Şüphesiz bu (cennetteki nimetlere ulaşmak) büyük bir başarıdır.
لِمِثْلِ هَـٰذَا فَلْيَعْمَلِ ٱلْعَـٰمِلُونَ
Limiśli hâżâ felya'meli-l'âmilûn(e)
Çalışanlar böylesi için çalışsınlar!
أَذَٰلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ
Eżâlike ḣayrun nuzulen em şeceratu-zzakkûm(i)
Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?
إِنَّا جَعَلْنَـٰهَا فِتْنَةً لِّلظَّـٰلِمِينَ
İnnâ ce'alnâhâ fitneten lizzâlimîn(e)
Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık.
إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِىٓ أَصْلِ ٱلْجَحِيمِ
İnnehâ şeceratun taḣrucu fî asli-lcahîm(i)
O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.
طَلْعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَـٰطِينِ
Tal'uhâ keennehu ruûsu-şşeyâtîn(i)
Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır.
فَإِنَّهُمْ لَـَٔاكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ
Fe-innehum leâkilûne minhâ femâli-ûne minhâ-lbutûn(e)
Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır.
ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ
Śumme inne lehum ‘aleyhâ leşevben min hamîm(in)
Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır.
ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى ٱلْجَحِيمِ
Śumme inne merci'ahum le-ilâ-lcahîm(i)
Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir.
إِنَّهُمْ أَلْفَوْا۟ ءَابَآءَهُمْ ضَآلِّينَ
İnnehum elfev âbâehum dâllîn(e)
Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular.
فَهُمْ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمْ يُهْرَعُونَ
Fehum ‘alâ âśârihim yuhra'ûn(e)
Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler.
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ ٱلْأَوَّلِينَ
Velekad dalle kablehum ekśeru-l-evvelîn(e)
Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ
Velekad erselnâ fîhim munżirîn(e)
Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.
فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلْمُنذَرِينَ
Fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmunżerîn(e)
Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.
وَلَقَدْ نَادَىٰنَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ ٱلْمُجِيبُونَ
Velekad nâdânâ nûhun feleni'me-lmucîbûn(e)
Andolsun, Nuh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz!
وَنَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥ مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Venecceynâhu ve ehlehu mine-lkerbi-l'azîm(i)
Onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلْبَاقِينَ
Vece'alnâ żurriyyetehu humu-lbâkîn(e)
Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Veteraknâ ‘aleyhi fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ فِى ٱلْعَـٰلَمِينَ
Selâmun ‘alâ nûhin fî-l'âlemîn(e)
Alemler içinde Nuh'a selam olsun!
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnnâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı.
ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
Śumme aġraknâ-l-âḣarîn(e)
Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.
۞ وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبْرَٰهِيمَ
Ve-inne min şî'atihi le-ibrâhîm(e)
Şüphesiz İbrahim de O'nun taraftarlarından idi.
إِذْ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
İż câe rabbehu bikalbin selîm(in)
Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَاذَا تَعْبُدُونَ
İż kâle li-ebîhi ve kavmihi mâżâ ta'budûn(e)
Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz neye tapıyorsunuz?"
أَئِفْكًا ءَالِهَةً دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ
E-ifken âliheten dûna(A)llâhi turîdûn(e)
"Allah'ı bırakıp da birtakım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?"
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Femâ zannukum birabbi-l'âlemîn(e)
"O halde, alemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?"
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِى ٱلنُّجُومِ
Fenezara nezraten fî-nnucûm(i)
(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.
فَقَالَ إِنِّى سَقِيمٌ
Fekâle innî sekîm(un)
(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.
فَتَوَلَّوْا۟ عَنْهُ مُدْبِرِينَ
Fetevellev ‘anhu mudbirîn(e)
Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
Ferâġa ilâ âlihetihim fekâle elâ te/kulûn(e)
İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: "Yemez misiniz?"
مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ
Mâ lekum lâ tentikûn(e)
"Ne diye konuşmuyorsunuz?"
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًۢا بِٱلْيَمِينِ
Ferâġa ‘aleyhim darben bilyemîn(i)
Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi.
فَأَقْبَلُوٓا۟ إِلَيْهِ يَزِفُّونَ
Feakbelû ileyhi yeziffûn(e)
Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.
قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ
Kâle eta'budûne mâ tenhitûn(e)
İbrahim, şöyle dedi: "Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?"
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
Va(A)llâhu ḣalekakum vemâ ta'melûn(e)
"Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."
قَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ لَهُۥ بُنْيَـٰنًا فَأَلْقُوهُ فِى ٱلْجَحِيمِ
Kâlû-bnû lehu bunyânen feelkûhu fî-lcahîm(i)
Kavmi, "Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın" dedi.
فَأَرَادُوا۟ بِهِۦ كَيْدًا فَجَعَلْنَـٰهُمُ ٱلْأَسْفَلِينَ
Fe-erâdû bihi keyden fece'alnâhumu-l-esfelîn(e)
Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık.
وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّى سَيَهْدِينِ
Vekâle innî żâhibun ilâ rabbî seyehdîn(i)
İbrahim, şöyle dedi: "Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir."
رَبِّ هَبْ لِى مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Rabbi heb lî mine-ssâlihîn(e)
"Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla."
فَبَشَّرْنَـٰهُ بِغُلَـٰمٍ حَلِيمٍ
Febeşşernâhu biġulâmin halîm(in)
Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعْىَ قَالَ يَـٰبُنَىَّ إِنِّىٓ أَرَىٰ فِى ٱلْمَنَامِ أَنِّىٓ أَذْبَحُكَ فَٱنظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَـٰٓأَبَتِ ٱفْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّـٰبِرِينَ
Felemmâ belaġa me'ahu-ssa'ye kâle yâ buneyye innî erâ fî-lmenâmi ennî eżbehuke fenzur mâżâ terâ(c) kâle yâ ebeti-f'al mâ tu/mer(u)(s) setecidunî in şâa(A)llâhu mine-ssâbirîn(e)
Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
فَلَمَّآ أَسْلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلْجَبِينِ
Felemmâ eslemâ vetellehu lilcebîn(i)
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
وَنَـٰدَيْنَـٰهُ أَن يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ
Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
قَدْ صَدَّقْتَ ٱلرُّءْيَآ ۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Kad saddekte-rru/yâ(c) innâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
"Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْبَلَـٰٓؤُا۟ ٱلْمُبِينُ
İnne hâżâ lehuve-lbelâu-lmubîn(u)
"Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."
وَفَدَيْنَـٰهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ
Ve fedeynâhu biżibhin ‘azîm(in)
Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve teraknâ ‘aleyhi fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِبْرَٰهِيمَ
Selâmun ‘alâ ibrâhîm(e)
İbrahim'e selam olsun.
كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü o mü'min kullarımızdandı.
وَبَشَّرْنَـٰهُ بِإِسْحَـٰقَ نَبِيًّا مِّنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Ve beşşernâhu bi-ishâka nebiyyen mine-ssâlihîn(e)
Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.
وَبَـٰرَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَىٰٓ إِسْحَـٰقَ ۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ مُبِينٌ
Ve bâraknâ ‘aleyhi ve 'alâ ishâk(a)(c) vemin żurriyyetihimâ muhsinun vezâlimun linefsihi mubîn(un)
Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ
Velekad menennâ ‘alâ mûsâ ve hârûn(e)
Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a da lütufta bulunduk.
وَنَجَّيْنَـٰهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Ve necceynâhumâ ve kavmehumâ mine-lkerbi-l'azîm(i)
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرْنَـٰهُمْ فَكَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَـٰلِبِينَ
Ve nasarnâhum fekânû humu-lġâlibîn(e)
Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.
وَءَاتَيْنَـٰهُمَا ٱلْكِتَـٰبَ ٱلْمُسْتَبِينَ
Ve âteynâhumâ-lkitâbe-lmustebîn(e)
Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.
وَهَدَيْنَـٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ
Ve hedeynâhumâ-ssirâta-lmustakîm(e)
Onları doğru yola ilettik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve teraknâ ‘aleyhimâ fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ
Selâmun ‘alâ mûsâ ve hârûn(e)
Musa'ya ve Harun'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnnâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehumâ min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü onlar mü'min kullarımızdan idiler.
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve-inne ilyâse lemine-lmurselîn(e)
Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ
İż kâle likavmihi elâ tettekûn(e)
Hani kavmine şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ ٱلْخَـٰلِقِينَ
Eted'ûne ba'len ve teżerûne ahsene-lḣâlikîn(e)
(125-126) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"
ٱللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ
(A)llâhe rabbekum ve rabbe âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)
(125-126) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Fekeżżebûhu fe-innehum lemuhdarûn(e)
Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Veteraknâ ‘aleyhi fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِلْ يَاسِينَ
Selâmun ‘alâ ilyâsîn(e)
İlyas'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnnâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü o bizim mü'min kullarımızdandı.
وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve-inne lûtan lemine-lmurselîn(e)
Şüphesiz Lut da peygamberlerdendi.
إِذْ نَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ
İż necceynâhu ve ehlehu ecma'în(e)
(134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kafir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.
إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَـٰبِرِينَ
İllâ ‘acûzen fî-lġâbirîn(e)
(134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kafir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.
ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
Śumme demmernâ-l-âḣarîn(e)
Sonra da diğerlerini yok ettik.
وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ
Ve-innekum letemurrûne ‘aleyhim musbihîn(e)
(137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hala düşünmeyecek misiniz?
وَبِٱلَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Vebilleyl(i)(k) efelâ ta'kilûn(e)
(137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hala düşünmeyecek misiniz?
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve-inne yûnuse lemine-lmurselîn(e)
Şüphesiz Yunus da peygamberlerdendi.
إِذْ أَبَقَ إِلَى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ
İż ebeka ilâ-lfulki-lmeşhûn(i)
Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلْمُدْحَضِينَ
Fesâheme fekâne mine-lmudhadîn(e)
Gemidekilerle kur'a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.
فَٱلْتَقَمَهُ ٱلْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ
Feltekamehu-lhûtu vehuve mulîm(un)
Böylece, Yunus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.
فَلَوْلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلْمُسَبِّحِينَ
Felevlâ ennehu kâne mine-lmusebbihîn(e)
(143-144) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.
لَلَبِثَ فِى بَطْنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Lelebiśe fî batnihi ilâ yevmi yub'aśûn(e)
(143-144) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.
۞ فَنَبَذْنَـٰهُ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٌ
Fenebeżnâhu bil'arâ-i vehuve sekîm(un)
Derken biz onu hasta bir halde sahile attık.
وَأَنۢبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ
Ve enbetnâ ‘aleyhi şeceraten min yaktîn(in)
Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.
وَأَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ مِا۟ئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ
Ve erselnâhu ilâ mi-eti elfin ev yezîdûn(e)
Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.
فَـَٔامَنُوا۟ فَمَتَّعْنَـٰهُمْ إِلَىٰ حِينٍ
Feâmenû femetta'nâhum ilâ hîn(in)
Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ ٱلْبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلْبَنُونَ
Festeftihim elirabbike-lbenâtu velehumu-lbenûn(e)
Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?
أَمْ خَلَقْنَا ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ إِنَـٰثًا وَهُمْ شَـٰهِدُونَ
Em ḣalaknâ-lmelâ-ikete inâśen vehum şâhidûn(e)
Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?
أَلَآ إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ
Elâ innehum min ifkihim leyekûlûn(e)
(151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَـٰذِبُونَ
Veleda(A)llâhu ve-innehum lekâżibûn(e)
(151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.
أَصْطَفَى ٱلْبَنَاتِ عَلَى ٱلْبَنِينَ
Estafâ-lbenâti ‘alâ-lbenîn(e)
Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Mâ lekum keyfe tahkumûn(e)
Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz!
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Efelâ teżekkerûn(e)
Hiç düşünmüyor musunuz?
أَمْ لَكُمْ سُلْطَـٰنٌ مُّبِينٌ
Em lekum sultânun mubîn(un)
Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?
فَأْتُوا۟ بِكِتَـٰبِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ
Fe/tû bikitâbikum in kuntum sâdikîn(e)
Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı!
وَجَعَلُوا۟ بَيْنَهُۥ وَبَيْنَ ٱلْجِنَّةِ نَسَبًا ۚ وَلَقَدْ عَلِمَتِ ٱلْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Vece'alû beynehu vebeyne-lcinneti nesebâ(en)(c) velekad ‘alimeti-lcinnetu innehum lemuhdarûn(e)
Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah'ın huzuruna getirileceklerini bilirler.
سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
Subhâna(A)llâhi ‘ammâ yasifûn(e)
Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları bunlar gibi değildir.
فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ
Fe-innekum vemâ ta'budûn(e)
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَـٰتِنِينَ
Mâ entum ‘aleyhi bifâtinîn(e)
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ ٱلْجَحِيمِ
İllâ men huve sâli-lcahîm(i)
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ
Vemâ minnâ illâ lehu makâmun ma'lûm(un)
(Melekler derler ki:) "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلصَّآفُّونَ
Ve-innâ lenahnu-ssâffûn(e)
"Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلْمُسَبِّحُونَ
Ve-innâ lenahnu-lmusebbihûn(e)
"Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz."
وَإِن كَانُوا۟ لَيَقُولُونَ
Ve-in kânû leyekûlûn(e)
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Lev enne ‘indenâ żikran mine-l-evvelîn(e)
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
Lekunnâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
فَكَفَرُوا۟ بِهِۦ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Fekeferû bih(i)(s) fesevfe ya'lemûn(e)
Fakat (kitap gelince) onu inkar ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلْمُرْسَلِينَ
Velekad sebekat kelimetunâ li'ibâdinâ-lmurselîn(e)
Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:
إِنَّهُمْ لَهُمُ ٱلْمَنصُورُونَ
İnnehum lehumu-lmensûrûn(e)
"Onlara mutlaka yardım edilecektir."
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلْغَـٰلِبُونَ
Ve-inne cundenâ lehumu-lġâlibûn(e)
"Şüphesiz ordularımız galip gelecektir."
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ
Fetevelle ‘anhum hattâ hîn(in)
O halde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir
وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Ve ebsirhum fesevfe yubsirûn(e)
Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
Efebi'ażâbinâ yesta'cilûn(e)
Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلْمُنذَرِينَ
Fe-iżâ nezele bisâhatihim fesâe sabâhu-lmunżerîn(e)
Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ
Vetevelle ‘anhum hattâ hîn(in)
Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Ve ebsir fesevfe yubsirûn(e)
(Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.
سُبْحَـٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
Subhâne rabbike rabbi-l'izzeti ‘ammâ yasifûn(e)
Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.
وَسَلَـٰمٌ عَلَى ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve selâmun ‘alâ-lmurselîn(e)
Peygamberlere selam olsun.
وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Velhamdu li(A)llâhi rabbi-l'âlemîn(e)
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.