İż câe rabbehu bikalbin selîm(in)
Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.
Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.
Sâffât Suresi 84. ayet, Hz. İbrahim'in Allah'a yönelişini ve O'na sunduğu kalbin niteliğini vurgular. Ayet, 'gelmek' fiiliyle bir yönelişi, 'Rab' kavramıyla ilahi otoriteyi ve 'kalb-i selîm' ifadesiyle de manevi saflığı ve teslimiyeti dilbilimsel olarak öne çıkarır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'câe' fiilini, bir yere veya birine doğru yönelme, ulaşma anlamında kullanır. Ayetteki 'câe Rabbehû' ifadesi, Hz. İbrahim'in fiziksel bir gelişi değil, manevi bir yönelişini, Allah'a teveccühünü ve O'nun huzuruna çıkışını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'câe' fiilinin hem maddi hem de manevi gelişi ifade edebileceğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Hz. İbrahim'in kalben ve ruhen Allah'a yönelişini, O'na itaat ve teslimiyetle gelmesini ifade eder. Bu, sadece bir varış değil, aynı zamanda bir kabul ve sunuş eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen terbiye etmek, bir şeyi tedricen kemale erdirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbehû' ifadesi, Hz. İbrahim'in kendisini terbiye eden, varlığını sürdüren ve ona yol gösteren ilahi kudrete yönelişini, O'nun otoritesini kabul edişini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin sahip, malik, efendi ve terbiye edici anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Hz. İbrahim'in tüm varlığıyla kendisine ait olduğu, kendisini yöneten ve besleyen Yaratıcı'ya yöneldiğini, O'nun rububiyetini ikrar ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Tanrı'nın yaratıcı, besleyici ve hükmedici yönünü vurguladığını belirtir. Hz. İbrahim'in 'Rabbine gelmesi', O'nun bu mutlak otoriteye ve himayeye sığınmasını, O'nun iradesine teslim olmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kalb' kelimesini, insanın idrak ve düşünce merkezi olarak açıklar. Ayetteki 'bi-kalbin' ifadesi, Hz. İbrahim'in Allah'a yönelişinin sadece dışsal bir eylem olmadığını, aksine içsel bir niyet ve bilinçle gerçekleştiğini, kalbinin bu yönelişte temel rol oynadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesinin bir şeyin özü ve merkezi anlamına geldiğini, aynı zamanda sürekli değişen, dönüşen bir yapıya işaret ettiğini ifade eder. Ayetteki 'kalb' ifadesi, Hz. İbrahim'in Allah'a sunduğu şeyin, niyetlerinin, inancının ve tüm manevi varlığının merkezi olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da 'kalb'in sadece duygusal değil, aynı zamanda akli ve iradi fonksiyonları da içeren bir merkez olduğunu vurgular. Hz. İbrahim'in 'kalb-i selîm' ile gelmesi, onun akıl, irade ve duygularının Allah'a tam bir teslimiyet içinde olduğunu, hiçbir şüphe veya sapmanın bulunmadığını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'selîm' kelimesini, her türlü kusurdan, hastalıktan ve eksiklikten arınmış, sağlam ve tam anlamında kullanır. Ayetteki 'kalbin selîm' ifadesi, Hz. İbrahim'in kalbinin şirkten, nifaktan, kötü ahlaktan ve Allah'tan başka şeylere yönelmekten uzak, saf ve temiz olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'selîm' kelimesinin 'selâmet' kökünden geldiğini ve afiyet, kurtuluş, kusursuzluk anlamlarına geldiğini ifade eder. 'Kalb-i selîm', Allah'a karşı hiçbir şüphe, kin, haset veya şirk barındırmayan, tam bir teslimiyet ve ihlasla dolu olan kalptir. Bu, Allah'ın rızasına uygun, arınmış bir kalptir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'selîm' kelimesinin, hem maddi hem de manevi hastalıklardan uzak olmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kalbin selîm', Hz. İbrahim'in kalbinin şirkten, nifaktan, riyadan ve her türlü manevi hastalıktan arınmış, Allah'a tam bir ihlas ve samimiyetle yönelmiş olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'selâm' kökünün Kur'an'da barış, güvenlik ve teslimiyet gibi temel kavramlarla ilişkili olduğunu belirtir. 'Kalb-i selîm', Allah'a tam bir teslimiyetle, iç huzur ve güven içinde olan, her türlü olumsuzluktan arınmış bir kalbi ifade eder. Bu, Allah'ın birliğine ve kudretine tam bir inançla dolu olan kalptir.
Sâffât Sûresi
Bu Âyet-i Keriym’mede de dikkat çeken kelime kalbi selim’dir. “Mazisi” (seleme) dir. Sayı değerleri, (60+30+ 40=130) dur, sıfırı kaldırırsak görüldüğü gibi çok açık (13) tür. İslâm kelimesi de bu üç harften türemiştir. (sin) (lâm) (mim) dir. Sayı değerleri yukarıda da belirtildiği gibi aslı (13) ve yine aslı (13) olan bir (elif) ilâvesiyle de (14) Nûr’u Muhammed-i olmaktadır.
Bilindiği gibi Hakk’ın indinde tek din islâm’dır. Diğer semâvî dinler diye çoğulluk yoktur, ancak diğer dinler diye, ifade edilmeye çalışılanlar (İslâm) dininin içinde birer bölümdür. Bütün Peygamberler baştan itibaren İslâm dinini kendi mertebeleri itibariyle vaaz ve talim etmeye çalışmışlardır.
Bu yüzden o mertebeleri anlatan, o günün şartları içinde o kitaplar gelmiştir, işte bu yüzden çoğul olarak semâvî kitaplar vardır, fakat dinler yoktur. Eğer dinler olsaydı, imânın şartları içinde mutlaka dinlere imânın da yeri olurdu.
Kitaplararına ve peygamberlerine imânı şart koşan bir sistem nasıl olurda onların varlık sebebi olan dinlere imânı şart koşmaz.? Eğer böyle bir şey olsa idi, evvelâ dinlere sonra meleklere sonra kitaplara ve sonra da sarûllare imânı şart koşmazmı idi? Görüldüğü gibi dinlere imân şart koşulmamıştır çünkü böyle bir şey söz konusu değildir.
Çünkü baştan sona tek din vardır o da (seleme) “selâmet”yani islâmdır. İşte bu yüzden Kûr’ân-ı Keriym’ de (ya ehlel kitap) (ey kitap ehli olanlar) yani (ey ehli kitap olan müslimanlar) diye hitab edilmektedir.
Ancak bu hitap hakikatleri itibariyle bozulmamış olanlaradır, kendilerini ehli kitap zanneden ve kitaplarını tahrif edenler için değildir.
Görüldüğü gibi din üzerinde (13) ün hakimiyet-i açık tır, nasıl olurda bu sayı değeri (uğursuz) olur! Anlamak mümkün değildir.
İnsânlık âlemi ancak İslâm dinini tatbik edebilmekle huzur ve sükûna (sûlha) ulaşabilecektir, aksi halde yeryüzünde fitne hiçbir zaman yok olmayacaktır.
Çare ve reçetesi İslâmın vaaz ettiği gerçek kurallarla kişilerin hayatlarını bir düzene sokmaları lâzım gelecektir’ki; bu da, (13) Ahadiyyet’in hükmü iledir, uyan kazanır uymayan ebedi ziyanda olur.
Bu yönüyle (13) hakikatinin ve uğurunun bütün insânlık âleminin tefekkür ve irfaniyyet ufkunun kurucusu ve mimarı olduğu ve onun hükmü altında bulunduğu açıktır.
Dileyen inkâr dileyen kabul eder insânlara belirli bir süre verilmiştir, bu süre dolunca her kes inancından ve yaptığından (13) hakikatine hesap verecektir.[87] “ İz- -T-B- ”