Subhâne rabbike rabbi-l'izzeti ‘ammâ yasifûn(e)
Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.
Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.
Sâffât Suresi 180. ayet, Allah'ın yüceliğini ve müşriklerin O'na atfettikleri noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu vurgular. Ayet, 'tesbih' kavramı etrafında dönerek, Rabbin izzetini ve vasıflandırmalardan uzaklığını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sübhân' kelimesinin 'sebh' kökünden geldiğini ve hızlı hareket etme, yüzme anlamlarına işaret ettiğini belirtir. Allah için kullanıldığında ise, O'nun her türlü noksanlıktan hızla uzaklaşması, arınması ve yüceliği ifade ettiğini vurgular. Ayetteki 'Sübhâne Rabbike' ifadesi, Rabbin, müşriklerin O'na yakıştırdığı her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu kesin bir dille beyan eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sübhân' kelimesini 'tenzih' ve 'takdis' anlamında açıklar. Ona göre bu ifade, Allah'ı yüceltme ve O'nu insanların zihinlerinde oluşan yanlış tasavvurlardan arındırma amacı taşır. Ayetteki bağlamda, 'Sübhâne Rabbike', müşriklerin Allah'a ortak koşma veya O'na noksan sıfatlar atfetme gibi yanlış vasıflandırmalarından Rabbin uzak olduğunu mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak aşkınlığını ve yüceliğini ifade eden merkezi bir kavram olduğunu belirtir. 'Sübhân' kelimesi, Allah'ın yaratılmışlara benzemediğini, her türlü beşeri sınırlamanın ötesinde olduğunu vurgular. Bu ayette, 'Sübhâne Rabbike', Rabbin, insanların O'na atfettiği sınırlı ve yanlış vasıfların çok üzerinde olduğunu, O'nun mutlak kemal sahibi olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek' fiilinden geldiğini ve bir şeyi aşama aşama kemale erdirmek anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında ise, O'nun tüm varlıkları yaratan, besleyen, idare eden ve nihai olarak kemale erdiren mutlak sahip ve efendi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Rabbike' ifadesi, hitap edilenin (Hz. Peygamber'in) ve dolayısıyla tüm müminlerin Rabbi olan Allah'ın bu yüce vasıflarına işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin 'malik', 'seyyid', 'mürebbî' ve 'muslih' gibi anlamları kapsadığını ifade eder. O'na göre 'Rab', varlıkları yaratan, onları yöneten ve ihtiyaçlarını karşılayan mutlak otoritedir. Ayetteki 'Rabbike', Allah'ın bu kapsamlı egemenliğini ve terbiye ediciliğini vurgulayarak, O'nun vasıflandırmalardan münezzeh oluşunun temelini oluşturur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'izzet' kelimesinin 'güçlü olmak', 'galip gelmek' ve 'yenilmez olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak kudretini, her şeye galip oluşunu ve hiçbir varlığın O'na karşı gelemeyeceğini ifade eder. Ayetteki 'Rabbi'l-İzzeti' ifadesi, Rabbin, mutlak güç ve üstünlük sahibi olduğunu, dolayısıyla insanların O'na atfettiği zayıflık ve noksanlıkların O'ndan uzak olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'izzet' kelimesinin 'şeref', 'yücelik', 'güç' ve 'yenilmezlik' gibi anlamları içerdiğini açıklar. O'na göre 'izzet', Allah'ın zatına mahsus bir sıfattır ve O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh oluşunun bir göstergesidir. Ayetteki 'Rabbi'l-İzzeti', Allah'ın bu eşsiz ve mutlak gücünü ifade ederek, O'nun vasıflandırmalardan münezzeh oluşunu pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'izzet' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak kudretini, şerefini ve yenilmezliğini ifade ettiğini belirtir. Bu kavram, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin O'na muhtaç olduğunu gösterir. Ayetteki 'Rabbi'l-İzzeti', Rabbin, insanların O'na yakıştırdığı zayıflık ve acizlik gibi vasıflardan tamamen uzak, mutlak güç ve şeref sahibi olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'vasf' kelimesinin bir şeyin halini, niteliğini veya özelliğini anlatmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ammâ yasifûn' ifadesi, müşriklerin Allah'a yakıştırdığı, O'nun yüceliğine yakışmayan, noksan ve yanlış vasıflandırmaları ifade eder. Bu vasıflandırmalar, genellikle Allah'a ortak koşma, O'na çocuk isnat etme veya O'nu yaratılmışlara benzetme şeklindedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'vasf' kelimesinin bir şeyin dış görünüşünü veya iç niteliklerini tasvir etmek olduğunu açıklar. Ayetteki 'ammâ yasifûn' ifadesi, müşriklerin Allah hakkında yaptıkları, O'nun kemal sıfatlarına aykırı olan, O'nu beşeri özelliklerle sınırlayan veya O'na ortaklar atfeden tüm tasvir ve nitelendirmelerden Rabbin münezzeh olduğunu vurgular.
Sâffât Sûresi
Orjinalinde tesbih ve türevi kelimeler bulunan ancak, tercümesi “Tesbih Etme” olarak yapılmayan âyetlerdendir.
“ İz- -T-B- ”
Kur’anı Keriym Saffat 37. sure 180. ayette;
“sübhane rabbike rabbil ‘ızzeti ‘amma yasıfune”
“Rabbin onların vasıflandırmalanndan izzet sahibi ve münezzehdir!..” Şu da aynı manaya işaret eden bir hadîs-i şeriftir:
“Kaanallahu velem yekun şey’en meahu!..”
“Allah vardı, onanla beraber hiçbir şey yoktu!..
Bu makamda ne isim, ne resim, ne övgü, ne sıfat, bulunur... Cümlesinden münezzeh, herşeyden arınmış, itibar olunur.
Bununla beraber cümle mertebelerde seyreden ve tecelli eden gene kendi olup, her mertebenin aynıdır. Bütün mertebeleri toplayıcı olduğundan, her isim ile isimlenen, her resim ile resimlenen, her övgü ile övülen, her sıfat ile sıfatlanan O’dur...
Bütün mertebelere tenezzül eder, O’nun tenezzülü ise, aynı kemalidir.
Nitekim bu manaya işaret eden Hadîs-i şerif şöyledir:
“Hasta oldum gelip sormadın, aç kaldım beni doyurmadın. ..
Hatta, sıfatlarda, tenezzüllerde ve mertebelerde zıdları kabul eder. Çünkü O’na zıdlığı sözkonusu değildir.
Hiç bir sıfat yoktur ki, zıddı ile sıfatlanmış olmasın... Bu manayı haslar ve hastan da has olanlar bilir... Ariflere de bu kadar tenbih yeter...[143] “ İz- -T-B- ”
Yukarıda ve benzerî Âyet-i Kerîmelerde belirtilen tenzîh Muhammediyyet mertebesinin (Kadîm-mutlak) tenzîhidir. Zât-ı Mutlağın, Sıfat-ı Zâtiyyesi itibarı ile. (Vücûd, Kıdem, baka, Vahdâniyyet, Kâimi bi nefsihî, Muhâlefet-ül üns) itibariyle olan tenzîhtir. Çünkü bu mertebe de daha henüz zuhur ve tecelli olmadığından Ahad olan Allah (c.c.) kendi kendinde olduğundan ve beşer tarafından gelen bir idrakle anlaşılamayacağından akıl ve fehimlerin üzerinde olduğundan acz de kalması cihetiyle, ancak aczini itiraf babında onu Zât-ı itibariyle (Tenzîh-i kadîm) yönü ile yüceltip, tenzîh ederek aczini ifade edebilmektedir.[144] “ İz- -T-B- ”
“Sübhâne rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun ve selamün alel mürselîn velhamdülillahirabbil âlemîn” (37/180) âyeti kerîmede, “Sizin bütün vasıflandırdıklarınızdan o müstagnidir.” Yani siz Allahı şu veya bu şekilde vasıflandırırsınız ama ”subhane rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun” Yani sizin vasıflandırdıkla-rınızdan o tenzihtedir. Yani sizin vasıflandırdığınız gibi değildir. Diye âyet-i kerîme bunu açık olarak belirtiyor. Biz ise daha hâlâ o tahtında oturur, onu yapmaz bunu yapmaz, diye onun âmiri gibi oluyoruz, Allah bunu şunu yapmaz diyoruz. Güya onu yüceltir iken, onu sınırlıyoruz. Yani kendi değer yargılarımızı, Allah şunu yapar veya yapmaz, diye âmir hükmüyle onu sınırlıyoruz. İşte bütün bunlar bizim nefsimizin ürettiği rabba, olan îmân oluyor. Ancak Birde rabbül erbaba olan îmân ve gerektiği şekilde îmân etmek var. Ancak buradaki îmânın kemâli îkân oluyor. Îkân da yakîn ehli, kurb oluyor. İnşeallah bizim îmân islâm îkân diye küçük bir kitabımız vardır vaktimiz olursa oraya doğru geleceğiz.
Îmân zâhiri olarak, yani kelâmi îmân da ne vardır? İkilik vardır. Yani îmân eden ve edilen şeklindedir. İşte bununla kesretten en az kesrete 2 ye düşürülmüş oluyor. Bu îmân’a gelmeden de vahdete gelmek mümkün olmuyor. Neden? Tekliğe en yakın olan iki ikilik te ondan. Bu ikilikten birinin kalkması gerekiyor, îkânın oluşması için, yakîn halinin oluşması için. Bu da Allah kalkmayacağına göre, kulun kalkması gerekecektir. İşte “çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi. Küçücük lâtife gibi söylenen bir söz ama ne kadar büyük gerçekleri vardır.
İşte aradan çıkıldığı zaman, aradan çıkan kişinin de, kendisi kalmaz. Kendisi kalmayanın da îmân-ı hiç kalmaz. Îmân bir kimliğe bağlıdır, bir kimliği olsun ki îmân olsun. kimliği olmayanın îmânı olur mu?
İşte o kimlik aradan çıktıktan sonra îmânı kalmaz. Ve îmân’a da ihtiyaç kalmaz. Neden? Îmân ikiliği gerektiriyor. İkân da Hakla Hakk olduğundan kendisi kalmadığından, îmân edecek kimsesi kalmaz. Bir gün, İstanbulda sohbetimizde bir misafirimiz geldi, Amerikada zamanın mehdisi olduğunu iddia eden kişinin temsilcisi olarak gelmişti. Biraz da baskı yaparak, “efendim diyor, bütün insanların bu gün mehdi as kabul etme-leri lâzım, önde olanların, yani şeyh gibi kişilerin kabul etmesi lâzımdır, diyerek biraz da, ma’nevi baskı havası ile, bize bunu söylüyor” du.
Eğer kabul etmezlerse bundan sorumlu olurlar diye de bir baskı uyguluyor idi. 14 saat konuştuk 2 bölümde. Ezberlenmiş âyetleri motorize, makineli tüfek gibi âyetleri patır patır söylüyor. Hep aynı mevzu üzerinde ezberlenmiş olan şeyleri tekrarlıyordu. İşte, bizde 30 ders vardır 27 sinde kişi îmân ehli olur. Şeklinde anlatıyordu.
Kardeşim 30 dersin var, 27 ye geldiğinde îmân ettim diyorsun, Oraya gelinceye kadar daha henüz nefs mertebelerinden kurtulamadın mı? Beşeriyetinden hayalden, vehimden sen nasıl geldin oraya? Baktık ki ikna olacak gibi değil, bırak iknayı kendi fikrini zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Efendisinin zamanın mehdisi imamı olduğunu söylüyor. Eğer, biat edilmezse de herkesin mesul olacağını söylüyordu.
Bu kadar uzun lâftan sonra müsaade edersen sana bir şey soracağım. Bu hususta kendisine ne düşünüyorsun diye sordum.
“Efendim bizim şeyhimiz mehdimiz o kadar büyük ki Hz peygamber onun arkasında namaz kıldı” diyordu.
Şu iddaya bakın, kendisine, sus kardeşim dedim, bu hususu meseleyi bilmeden konuşma, sen ne yapıyorsun dedim.
Bana ee olmaz mı diyordu. Hz, Ebubekir efendimize kıldırmadımı diyordu. Hz ebubekirin arkasında kıldı ise, mehdinin arkasında niye kılmasın, diyordu. İşte tam bir şeytan ve iblis mantığı. O kadar sarmış ki, bununla onu karıştırıyorlar. Hz. Peygamber efendimiz. “Namazı ebubekir kıldırsın” dediği zaman ebubekir hz. leri gidip o namazı kıldırmak istemedi. Ben Hz. Peygamberin önüne geçemem dedi. Tekrar söyledi efendimiz onun üzerine kıldırdı. Neden? Bakın çünkü âmir hükümdü eğer kıldırmasa idi isyan etmiş olacaktı. Emre isyan olacaktı. Hz Ali Efendimizin Peygamberimizin omuzuna binmesi gibi, o da putları kırarken Efendimizin omuzuna binmeseydi o kâ’be’de ki, büyük putu kırarken asi olacaktı emre itaatsizlik yapacaktı.
Nezaket başka şey, âmir hüküm başka şeydir. İşte bu haki-katleri bilen o yüce zatlar, sıkılarak üzülerek yaptılar bu görevi. Ama emin olduğu için yaptılar. Yapmasalardı isyan olacaktı. Bunu bize misal olarak gösteriyor. Bak işte vaktiyle Hz peygamberin önüne geçenler olmuş diye. Bakın dikkat edin, hastalığında onun emriyle yerine geçen Hz Ebubekir’in, varlığındaki varlık, Hz Rasulüllahtır. Yani Hz peygamber kendi kendisinin arkasında Ebubekir suretiyle kılmıştır namazı. Aslı budur. Çünkü Namazı kıldır dediği vakit âmir hüküm Hz. Rasûlulahın ruhaniyeti ebubekir efendimizi sarmasıdır. Fiziki hali yetmediğinden oradaki hadise Hz. Rasûlullahın batınının öne geçmesidir. Hz. Ebu Bekir suretinden görünerek. Dedim, sakın sen bunu onla karıştrma.
Peki! Mademki böyle bir iddanız var. Nerede kılındı bu namaz? Ma’nâ âleminde mi madde âleminde mi? Yani dünya-müşahede âleminde mi, âlemi ervah misal âleminde mi?
Eeee ben bunu bilmiyorum.
Kardeşim bilmediğin meseleyi niye konuşuyorsun da, böyle büyük iddia da bulunuyorsun. Ne oluyor, güya bahsettiği kişiyi yüceltmek için, bir şeyler söylüyor ama hepsi kökten yanlış ve iftiradır.
Dedim, bak bu namaz dünya âleminde kılındı dersen, efendi mehdi dediğin kişi, madde dünya âleminde yaşıyor. Hz Rasulullah ma’nâ âleminde yaşıyor. Bu yüzden mümkün değil.
Eğer ma’nâ âleminde kılındı dersen, efendimiz ma’nâ âleminde senin şeyhinin vücudu burada, hem de nefsaniyetinin en ağır şekliyle. Onun için burada da kılınması mümkün değildir.
Tamam insan lâtif bir hale gelir, letafetinden, ma’nâ âlemine intikal eder, orada bazı kişilerle buluşur görüşür alış verişi olur İbn-i Arabi Hz. lerinin belirttiği gibi bir çok kitabında bildirdiği gibi olur. Evet ma’nâ âleminde bu tür hadiseler olur. Ama o lâtif hale ermiş olan ârifler tarafından muhabbet ehli tarafından olur. Onlar da sınırlarını aşıpta böyle iddialarda bulunmazlar. Yani bilen söyle-mez, söyleyende bilmez denmiştir.[145] “ İz- -T-B- ”