Va(A)llâhu ḣalekakum vemâ ta'melûn(e)
"Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."
"Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."
Bu ayet, İbrahim peygamberin kavmine hitaben, hem kendilerinin hem de taptıkları putların Allah tarafından yaratıldığını vurgulayarak tevhid inancını pekiştirmektedir. Ayet, yaratma fiilinin mutlakiyetini ve insanın eylemlerinin de bu yaratma döngüsü içinde yer aldığını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin 'yoktan var etme, bir şeyi takdir edip ona göre meydana getirme' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'خَلَقَكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanı başlangıçta yoktan var etmesini ve onun varoluşunu takdir etmesini ifade eder. Bu, insanın varlığının Allah'ın mutlak yaratma gücüne bağlı olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halk' kelimesinin Kur'an'da 'yaratma' anlamında kullanıldığını ve bu yaratmanın bir plan ve ölçü dahilinde gerçekleştiğini vurgular. Ayetteki 'خَلَقَكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir düzen ve amaçla yarattığını, dolayısıyla insanın varlığının tesadüfi olmadığını anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler ve 'yaratma' fiilinin Allah'ın mutlak egemenliğini ve kudretini gösteren en temel kavramlardan biri olduğunu belirtir. Ayetteki 'خَلَقَكُمْ' ifadesi, insanın varoluşunun Allah'ın iradesine bağlı olduğunu ve bu durumun insanın Allah'a karşı sorumluluğunu doğurduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesini 'bir işi kasıtlı olarak yapmak' şeklinde tanımlar ve 'fiil'den daha özel olduğunu belirtir. Ayetteki 'وَمَا تَعْمَلُونَ' ifadesi, insanların kendi iradeleriyle yaptıkları putları ve diğer eylemleri kapsar. Bu, putların da insanların eylemleri sonucu ortaya çıktığını ve dolayısıyla Allah'ın yaratması kapsamında olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'amel'in 'bir maksat ve irade ile yapılan iş' olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda 'وَمَا تَعْمَلُونَ' ifadesi, İbrahim'in kavminin kendi elleriyle yonttukları putları işaret eder. Bu, onların putlara tapma eyleminin de kendi iradeleriyle gerçekleştiğini ve bu eylemin de Allah'ın genel yaratma düzeni içinde yer aldığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'insanın iradi olarak yaptığı işler' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'وَمَا تَعْمَلُونَ' ifadesi, putların insan eliyle yapılmış olmasını ve bu yapım eyleminin de Allah'ın yaratma kudretinin bir tezahürü olduğunu anlatır. Yani, putları yapan insan da, putların hammaddesi de Allah tarafından yaratılmıştır.
Sâffât Sûresi
Fiilin icadı Hakk'a nisbeten hikmettir. Ne fiili olursa olsun, Hakk’a isnat ettiğin zaman bu bir hikmettir. Kuldan sudûru kula nisbeten kötülenmiştir. Eğer fiil şeriata uygun olarak sâdır olursa, yani emr-i teklifi istikametinde uygun olsa onun îcâdı Hakk'a nisbeten hikmet olduğu gibi, kulda nisbeten dahî öğülmüş olur. Çünkü kul ve insâniye suretinin tesviyesinden meydana gelen gayeye yöneldi. Velâkin bir kimse garazına muvafık olmadığı için, bir şeyi kötülese, o kötüleme Allah indinde ayıplanmıştır. Zîrâ kötüleme lisânı garaz ciheti üzerine olursa caiz değildir. Yani ona düşmanlığın yönünden zemmedersen o cihet üzere caiz değildir. Yani o şekilde zemmetmek caiz değildir. Meselâ ziyaretine gidilen bir kimse, beni ayakta karşılamadı, diye kötülenmez.
Eğer kötülenirse, bunda nefsin hazzı ve garazı vardır. Çünkü nefis, herkesin kendisine hürmet etmesini ister. Aksi hâlde nefis kibir ve hiddet edip, o kimseyi kötülemeye başlar. İşte bu gibi kötülemeler Allah indinde makbul olmayandır. Şu hâlde ancak şer'in kötülediği şeyler ayıplanmışdır. Zîrâ şeriatı koymanın maksadı, insanın hayvanlık tarafına men etmek değil ve sûret-î ilâhiyyeyi himaye eylemekten başka bir şey değildir. Şer'in bir fiili kötülenmesi hikmete dayanır ki, onu ancak Allah Teâlâ ve onun bildirdiği kullar bilir. O kişiler de “Ulul el bab” denilenlerdir. Nitekim kısas bir maslahat için meşru kılındı. Yani kısas bir yönden meşru kılındı, O oluşum dahî bu insan nevinin baki kalmasını yani devamını te'mîn ve o tür insan hakkında, ilâhî hududlara tecâvüz eden kimseleri, geriye çekmekten ibarettir. Yani o tür insanların gözünü korkutmaktır kısas.[90] “ İz- -T-B- ”
Bütün noksan sıfatlardan temiz olan yüce Hak: Allah adını insana bir ayna yapmıştır...
Bu manayı yüzüne baktığı zaman anlar... Bilir... Hem de gerçeğe dayanan bir ilimle... Özellikle:
-"Var olan Allah imiş... Onunla birlikte bir şey yok imiş..." Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer...
Oyüze geçer geçmez, kendisine bir keşif kapısı açılır... O keşif sayesinde görür ki:
İşitmesi, Allah'ın işitmesi...
Görmesi, Allah'ın görmesi...
Konuşması, Allah'ın konuşması...
Hayatı, Allah'ın hayatı...
İlmi, Allah'ın ilmi...
İradesi, Allah'ın iradesi...
Kudreti, Allah'ın Kudreti...
Evet... Görür ve anlar ki: Kendinde bulunan bütün bu duygular, asaleten yüce Allah'ındır...
Yine bilir ki: Kendindeki o duyguların cümlesi; bir mecaz, bir ariyet, emanet olarak kendisinde...
Hem hakikat yönünde; hem de mülk olarak... Ne varsa, hepsi Allah'ın...
Bu manayı, bir âyet-i kerime ile açalım:
-"Allah, sizi de, yaptığınız işleri de yarattı..." (37/96) Bir başka yerde ise... Şöyle buyruldu:
-"Siz ancak putlara kulsunuz... Böylece iftira yaratır durumdasınız..." (29/17) Görülüyor ki, manalar birleşti: Kul yaratıyor; Allah yaratıyor...
Şimdi düğümü çözelim: Sanki, bir şeyi kullar yaratıyor; ne var ki, aslında o şeyi yaratan Allah'tır...
Yaratma işi: Kullarda, mecaz yolu ile ve emaneten bağlanmıştır... Ne var ki, hem mülkün sahibi oluşu, hem de tam bir bağlantı ile Allah'ındır.
Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz... Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle...
Bütün bu anlatılanlar, bir zevk işidir... Böyle olunca, bu yüce ismin aynasında yüzüne bakan bir kimse: Zevk olarak bu ilmi elde eder...
Anlatılan zevke erdikten sonra da, o kimsede, tevhid ilmi çeşidinden vahidiyet ilmi vardır...
Her kim anlatılan makama yerleşirse:
-Allah...
Diye çağırana icabet edip cevap veren olur... Çünkü o: Allah isminin mazharıdır...
Bundan sonra o kimse, bir yükselme kaydeder; yok olma durumu kederini siler; İlme doğru safa seyrini, varlığı bir gerekli varlık halini alırsa... Sonunda, yüce Allah onu, kıdem zuhuru ile sonradan olma kirinden de temizlerse... İşte o zaman, Allah isminin aynası olur... Buna misal: İki aynanın karşılıklı duruşu gibidir... Böyle olunca da, o aynada ne varsa... Bu aynada da o olur...
Bu makama varan kimse için duanın kabul olunma ihsanı yapılır... Kim için dua ediyorsa... Allah o duayı kabul eder... Kime darılıyorsa... Allah ona darılır... Kimden razı ise... Allah ondan razı olur...
Bu makamı bulan kimsede, tevhid ilmi çeşidinden, ahadiyete kadar ne varsa... Mevcuttur... Ahadiyetten yukarısı değil...
Bu anlatılan makamın sahibi ile zatî tecelliye eren kimse arasında bir incelik vardır... Şöyle ki:
Bu makamın sahibi, yalnız fürkanı okur...- sıfatlar âlemini okur manasına alınabilir...
Zatî tecelliye eren kimse ise... Nazil olan cümle kitapları okur...
Bu manadaki inceliği anla...[91] “ İz- -T-B- ”
Hem hakikat yönünde; hem de mülk olarak... Ne varsa, hepsi Allah'ın... Yani, kendi varlığında mülk olarak, hakîkat olarak ne varsa hepsi Allah'ın. "Mecaz": Mecazi, benzer bir şey ile ifade etmek. "Ariyet": Yokluk manasına. Arı: Temizlenmek, temizlenmiş olmak
Bu manayı, bir âyet-i kerime ile açalım:-"Allah, sizi de, yaptığınız işleri de yarattı..." (37/96) Sizi de yaptığınız işleri de halk etti. “وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ” " Vallâhu halakakum ve mâ ta’melûn" (Saffat 37/96) Yani: Amellerinizi de O halk etti, sizleri de O halk etti.
Bir başka yerde ise... Şöyle buyruldu:
-"Siz ancak putlara kulsunuz... Böylece iftira yaratır durumdasınız..." (29/17) Çevirenin, burada ef'al mertebesi itibariyle çevirileri var. Onun için burası, vahdet mertebesinden bakılınca böyle değil.
Görülüyor ki, manalar birleşti: Kul yaratıyor; Allah yaratıyor... Bu ayetleri tekrar inceleyip, "Böylece iftira yaratır durumdasınız" da ki bu "yaratır"ın karşılığında Cenab-ı Hak ayette hangi kelimeyi kullanmış? Onu bulmak lazım. "İftira halk ediyorsunuz". Burada da "halk etmek" mi? "Allah sizi de yaptıklarınızı da halk etti" olabilir. "Halakakum vema ta’melûn " Burada "halk etme" vardır. Halk etmeyi genelde "yaratma" olarak tefsirlere alırlar. Onun için bunların incelenmesi lâzımdır.
Şimdi düğümü çözelim: Sanki, bir şeyi kullar yaratıyor; ne var ki, aslında o şeyi yaratan Allah'tır... Biz ona "yaratıyor" demeyelim de: Bir şeyi kullar yapıyor, aslında o şeyi yapan Allah'tır.
Yaratma işi: Kullarda, mecaz yolu ile ve emaneten bağlanmıştır... Ne var ki, hem mülkün sahibi oluşu, hem de tam bir bağlantı ile Allah'ındır. Yani, kulun elinden bir şeyler çıkıyor ama, mülkün sahibi olması dolayısıyla hepsi Allah'ın elinden çıkıyor demektir.
Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz... Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle... Bakın, şu cümle çok mühim bir cümle. Evvela bu gücü kendinde bul. Yani dinlemek de bir güç isteyen bir iş. Çünkü sana hep bombardıman geliyor. Mana bombardımanı, hakikat bombardımanı geliyor. Bunun karşısında dimdik durabilmelisin. Kulakların buna açık olmalı, gönlün açık olmalı. Kulağından giren birinden çıkmasın. Gönlünde yer yapsın. Yani biraz mertlik gerekli bu işe demek istiyor. Öyle sıradan ilahilerle, çalgılarla, zıplamalarla, hoplamalarla, kahvede malayani sohbetlerle bu işler olacak gibi değil. Çarşıda, pazarda gezerken olacak işler değil diyor. Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz. Bunun derinlemesine ineceğiz diyor. Derine indikçe ne oluyor? Risk artıyor biraz suda. Dalgıçlar, yavaş yavaş iniyor, yavaş yavaş çıkıyorlar. "Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle." Bakın kelimedeki ifade ne kadar güzel. "Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle." Ne demek bu: Gönlünü boşalt. Dünyalık ne varsa, muhabbet ettiğin ne varsa, bunların hepsini boşalt. Tertemiz, saf bir iç bünye ile dinle. "Anlama gücüne sahip" yani; oraya yoğunlaş, kafanı oraya ver de anlamaya çalış.
Bütün bu anlatılanlar, bir zevk işidir... Böyle olunca, bu yüce ismin aynasında yüzüne bakan bir kimse: Zevk olarak bu ilmi elde eder... Hangi isim o? Allah ismi. Allah ismi aynasında yüzüne bakarsan, zevk olarak bu tevhid ilmini elde edersin. Tabi bu, sadece aynaya bakmakla olmaz. Ama büyük bir yol almış olursun. Mesela Kuran-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, Fatiha suresinden bahsederken; "Seb'ul Mesani" diyor. Yani, "Biz sana Kur'an ile birlikte Seb'ul Mesani'yi verdik." "Seb'ul Mesani": Fatiha'nın başka ismi. "İki yedili" manasına.
Seb’a": Yedi, "Mesani":İki yedili. Yani bir bakıma; bir kısmı zahir, bir kısmı batın. Bir bakıma; bunun bir kısmı Hakk'a ait, bir kısmı kula ait. Yani bir kısmı Rububiyyet mertebesi itibariyle, bir kısmı abdiyyet mertebesi itibariyle. Fatiha-yı Şerif'in özelliği bu. İşte Fatiha, Kuran'ın anası, Ümm'ül Kitap olduğu gibi; insanın da en mühim yeri yüzü. Fatiha'tül kitap, bizim yüzümüzde yazılı. Yedi Ayet; bakın yüzümüzde de yedi delik var, yedi organ, yedi özellik var. İki gözlerimiz, iki kulaklarımız, iki burun deliklerimiz, bir de ağzımız var. Yedi delikli tokmak derler başımız için. İşte bu yedi özellik, sıfat-ı subutiyeyi anlatıyor aynı zamanda insanın varlığında. Hayat, ilim, irade, kudret, kelam, sem'i, basar diye. İşte insanın yüzü, Kur'an'daki Fatiha gibi bedendeki yeri. Kardeşliğin de kanıtı, vahdetin de kanıtı. İşte Allah ismi aynasında yüzüne bakarsan, ama bu şekilde bakarsan, Allah ismi aynasında yüzüne et, kemik, yağ parçası olarak değil de, Hakk'ın tecelligâhı, Esma-i İlahiyye'nin zuhur yerleri olarak bakarsan.[92] “ İz- -T-B- ”