Vece'alnâ żurriyyetehu humu-lbâkîn(e)
Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.
Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık.
Bu ayet, Nuh tufanı sonrası insanlığın devamını Nuh'un soyu üzerinden açıklamaktadır. Ayet, 'kılmak/yapmak' ve 'baki kalmak' fiilleri ile 'zürriyet' kavramı etrafında, ilahi takdirin ve neslin devamlılığının önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi yaratmak veya bir şeye hükmetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette ise, Nuh'un zürriyetini 'baki kılan' ilahi fiili ifade eder, yani onların neslini devam ettirme takdirini ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da 'halk' (yaratmak) ve 'sayyere' (dönüştürmek) anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Burada, Nuh'un soyunun tufandan sonra yeryüzünde kalanlar olarak belirlenmesi ve bu durumun ilahi bir iradeyle gerçekleşmesi anlamını taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ceale' fiilinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, 'yaratma, kılma, tayin etme, dönüştürme' gibi anlamlar içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Nuh'un zürriyetinin yeryüzünde kalıcı olmasını ilahi bir takdir ve eylem olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zürriyet' kelimesinin aslen 'zerr' (saçmak, dağıtmak) kökünden geldiğini ve çocukları, nesli ifade ettiğini belirtir. Ayette, Nuh'un tufandan sonra yeryüzünde kalan ve insan neslini devam ettiren evlatları ve torunları kastedilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zürriyet' kelimesinin 'evlat' ve 'nesil' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, Nuh'un tufandan kurtulan ve insanlığın devamını sağlayan soyunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zürriyet' kavramının Kur'an'da genellikle 'nesil, soy, evlat' anlamlarında kullanıldığını ve insanlığın devamlılığı bağlamında önemli bir yer tuttuğunu belirtir. Nuh'un zürriyeti, tufan sonrası yeni bir başlangıcın ve insanlığın yeniden türemesinin sembolüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'baki' kelimesinin 'devam eden, kalıcı olan, yok olmayan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette, Nuh'un zürriyetinin tufan felaketinden sonra yeryüzünde varlığını sürdüren, yok olmayan tek nesil olduğunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'baki' kelimesinin 'kalıcı, devamlı' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, Nuh'un soyunun tufandan sonra yeryüzünde 'kalanlar' ve insan neslini devam ettirenler olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'baki' kelimesinin 'bir şeyin aslından arta kalan' veya 'devam eden' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette, Nuh'un zürriyetinin tufan sonrası insanlığın 'geriye kalan' ve devamlılığını sağlayan yegane nesil olduğunu ifade eder.
Sâffât Sûresi
Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme dahî “zâtî”dir. Hüküm doğrudan doğruya ismi “câmî” olan Allah (c.c.) lühü ye bağlanmaktadır. Bu anlamda “Hâdî” ismi asıl “Mudil” ismi ise yardımcıdır. Yâni Hadî isminin anlaşılması onun zıddı olan Mudil’e bağlıdır. Mudil olmasa her şey Hâdî durumunda olacağından tabiileşecektir. Tabii olanın ise zıddı olmayınca değerlendirilmesi mümkün olamayacaktır. Bu sebeble Mudil ismi Hâdî isminin zıddı olduğundan, Hâdî’nin değeri Mudil ile anlaşılmaktadır. İşte görüldüğü gibi “Hâdî” ismi asıl, “Mudil” ise onun anlaşılması için yardımcı bir isimdir. Hâdînin hakikati ortaya çıktıktan sonra, Mudil ismine gerek kalmayacağından, onları suda boğduk. Ve Nûhiyyet mertebesinde bulunan, “Hâdî” isminin zuhuru olan o ve onun Zürriyyetini kalıcı kıldık. Bu husus mertebesi itibariyle kıyamete kadar böyledir.
Seyr-i sülûk yolunda fırka-i nâciye daha buralardan başlamaktadır. Ancak burası Nûhiyyet mertebesinin necâtı’dır. Her mertebenin necât-ı başka, başka anlayış ve idrak makamlarındandır. Burada anlamamız gereken şey varlığımızda bulunan “Hâdî” isminin asıl, Onun zuhura çıkmasına sebep olan “Mudil” isminin ise yardımcı bir esmâ olduğunu anlayıp onun ahlâk ve manâsına itibar etmemiz bilincine varmamızdır.
İşte o zaman bu Âyet-i Kerîme bizim de üzerimizde, (zürriyyetini kalıcı kıldık) hükmü ile “Hâdî” ismi yönünden yürümüş olur, yâni bizde o zürriyyetten, olmuş oluruz. Aksi halde “Mudil” ismi yönünden daha o mertebe de boğulmuşlardan oluruz.
Bir bakıma bu “Mudil” ismini asıl alıp “Mudil” ismi deryasında boğulmuşlardan oluruz. Bu mertebelerde bunları idrak edemez isek zâten daha yukarılara mânen de çıkamayız ve gerçek manâ da Hakikat-i Muhammediyye ye de erişemez, sûret-i Muhammediyye de zâhiren kalmış oluruz.[80] “İz- -T-B-”