Ve beşşernâhu bi-ishâka nebiyyen mine-ssâlihîn(e)
Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.
Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.
Bu ayet, Hz. İbrahim'e oğlu İshak'ın müjdelenmesini konu almaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, 'müjdeleme', 'İshak' ve 'salihler' olup, bu kavramlar peygamberlik ve ilahi lütuf bağlamında derin anlamlar taşımaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beşâret (بشارة), bir haberin derideki izi gibi, bir şeyin ilk ve en güzel kısmını ifade eder. Bu ayetteki 'beşşernâhu' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'e, uzun bir bekleyişin ardından İshak gibi hayırlı bir evlatla müjde vermesi, bu haberin sevindirici ve müjdeli oluşunu vurgular. (el-Müfredât, s. 120)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Beşşernâhu (بشّرناه) fiili, 'ona müjde verdik' demektir. Bu, genellikle hayırlı ve sevindirici haberler için kullanılır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın Hz. İbrahim'e, neslinin devamı ve peygamberlik makamının taşıyıcısı olacak bir evlatla lütufta bulunduğunu gösterir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 189)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Beşâret kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın peygamberlerine veya salih kullarına verdiği ilahi müjdeleri ifade eder. Bu ayetteki 'beşşernâhu' ifadesi, ilahi bir lütuf ve vaadin gerçekleştiğini, Hz. İbrahim'in sabrının karşılığını aldığını ve neslinin devam edeceğini müjdelemektedir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 154)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İshak (إسحاق), Kur'an'da adı geçen peygamberlerden biridir. İsminin kökeni 'gülmek' anlamına gelen 'dahike' (ضحك) fiiliyle ilişkilendirilir, zira annesi Sara'nın yaşlılığında bu müjdeye şaşırması ve gülmesiyle bağlantılıdır. Ayetteki kullanımı, müjdenin somut bir şahsiyet, yani İshak peygamber olduğunu belirtir. (el-Müfredât, s. 238)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İshak, Hz. İbrahim'in hanımı Sara'dan doğan oğludur. Kur'an'da birçok yerde adı geçmekte ve peygamber olarak zikredilmektedir. Bu ayetteki 'İshak' kelimesi, müjdenin içeriğini ve Allah'ın Hz. İbrahim'e bahşettiği özel lütfu açıkça ortaya koyar. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 378)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Özel isimler, Kur'an'da belirli şahısları veya varlıkları işaret eder. İshak ismi, Hz. İbrahim'in soyundan gelen peygamberlik zincirinin önemli bir halkasını temsil eder. Ayetteki 'İshak' kelimesi, sadece bir isim değil, aynı zamanda ilahi bir seçimin ve peygamberlik makamının bir sembolüdür. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 215)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebî (نبي), 'nebe' (haber) kökünden gelir ve Allah'tan haber getiren kişi demektir. Aynı zamanda 'yüksek yer' anlamına gelen 'nebve'den de türemiş olabilir, zira peygamberler insanların üstünde bir makama sahiptir. Ayetteki 'nebiyyen' ifadesi, İshak'ın sadece bir evlat değil, aynı zamanda Allah tarafından seçilmiş bir peygamber olacağını vurgular. (el-Müfredât, s. 484)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nebî, Allah ile kulları arasında elçilik yapan, vahiy alan ve onu insanlara tebliğ eden kişidir. Bu ayette İshak'ın 'nebiyyen' olarak nitelendirilmesi, onun gelecekteki rolünü ve ilahi görevini açıkça belirtir. Bu, müjdenin sadece bir evlatla sınırlı olmadığını, aynı zamanda peygamberlik gibi yüce bir makamı da içerdiğini gösterir. (el-Külliyyât, s. 950)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nebî kavramı, Kur'an'da Allah'ın mesajını insanlara iletmekle görevli olan şahsiyetleri ifade eder. Bu ayette İshak'ın 'nebiyyen' olarak zikredilmesi, onun peygamberlik vasfının, doğumuyla birlikte ilahi bir takdir olduğunu ve Hz. İbrahim'e verilen müjdenin kapsamını genişlettiğini gösterir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 189)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salih (صالح), fesadın (bozukluğun) zıddıdır ve her türlü iyilik, doğruluk ve uygunluk anlamına gelir. 'Sâlihîn' ise, bu vasıflara sahip olan kimselerdir. Ayetteki 'minessâlihîn' ifadesi, İshak'ın sadece peygamber olmakla kalmayıp, aynı zamanda ahlaki ve manevi açıdan da en üstün vasıflara sahip, Allah'ın rızasına uygun bir kul olacağını belirtir. (el-Müfredât, s. 476)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salih, hem dünya hem de ahiret işlerinde doğru ve düzgün olan kişidir. 'Sâlihîn' zümresi, Allah'ın emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan ve insanlara karşı adaletli davranan kimselerdir. Bu ayette İshak'ın 'sâlihîn'den olması, onun peygamberlik görevinin yanı sıra, şahsiyetinin de örnek alınacak derecede erdemli olacağını vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 339)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salih kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getiren, topluma faydalı olan ve ahlaki değerlere bağlı kalan kişileri tanımlar. 'Minessâlihîn' ifadesi, İshak'ın bu seçkin zümreye dahil olduğunu, yani hem peygamberlik vasfıyla hem de kişisel erdemleriyle örnek bir şahsiyet olacağını ifade eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 220)
Sâffât Sûresi
Bu ayette böyle buyurulması zebihin İsmail (as) olduğuna delil olamaz. Kur’an-ı Kerim’in bir özelliğidir bu bir mertebeyi kişilere ait bırakmıyor. Yani o mertebeyi o kişi yaşadı da o mertebe O’na aittir orada bitti değildir. Onun için burada her ikisi de olabilir şekliyle bırakmıştır.
Çünkü bir baba için her ikisi de aynı değerdedir. İkisi de Hakkın indinde aynı değerde olduğundan yani ikisi de peygamber olduğundan babaları indinde de aynı değerdedir o çocuklar. Bazen çocukların birisi daha sevilir birisi fazla sevilir, mutlak sevilir de değerleri biraz daha farklı olabilir.
Ama Allah’ın indinde ikisi de peygamber olduğundan aynı derecede olduğundan o zaman İbrahim (as) ın indinde de muhabbet aynidir ikisine de. Yani İshak’ı da kesmeye teşebbüs etse gene aynı şey olacak, İsmail için de yine aynı şey olacaktı.
Tabi bunun bir başka ifadesi de Hıristiyanlık üzere takip edenlerin de bu yoldan geçmesi lazım geldiği İslamiyet üzere takip ve tahakkuk yolunda olanların da bu yoldan geçmesi lazım geldiğini açık olarak belirtmektedir. Kur’an’daki hakikat budur.
Eğer birisi mutlak olarak belirtilseydi bunun dışındaki ümmetlere bu hadise tatbik edilmemesi lazım geleceği anlaşılacaktı. Mesela mutlak İsmail olarak düşünseydik o zaman bu yaşantı yani nefis mücadelesi Musevi ve Hıristiyan dininde olanlara bunun gereği yoktur denecekti.
O mertebede tabi kendilerine ait yolu anlattığı için kendi yolunu anlattığı için o zaman onlar onu İshak olarak kabul etmekte mazurlardı. Çünkü kendileri o yoldan geçeceklerdir. İşte bizim de ilim adamlarımız çoğunlukla İsmail’i kabul ettiklerinden biz de bunu yapmak zorundayız.
Yani iki taraf da hakkı verilirse iki tarafta gerçekçi olmuş olur. Onlar ishak demek suretiyle kendilerine giden yoldaki zebihi belirtiyorlar, İsmail demek suretiyle de ümmet-i Muhammed kendilerine gelen kanalda yolda da bu zebihin olması gerektiğini açık olarak söylüyürlar, her ikisinde de var olması lazımdır.
Yani dervişlikte o yola gelindiği zaman yani İbrahim (as) kökünden gelen iki yolda kim hangi yola girerse girsin bu nefsani zebih nefs-i emmarenin levvamenin zebhi katidir. Çünkü bunlar üzerimiz de olursa daha ileriye gitmek mümkün olmaz. Ortak olan şey budur.
Yani Musevi veya Hıristiyan olsun isterse gene de bu zebih yolundan geçecektir, isterse mü’min olsun gene bu zebih yolundan geçecektir.
Çünkü bu ayet-i kerime ishak (as) ın kıssa-ı zebihten sonra nübüvvetle tebşir olduğu gösterir. Şeyh (ra) kavl-i meşhura muhalif olan bu zehabında mazur dur. Genel bilgiye göre ters düşen bu düşüncesinde anlayışında mazur dur. Neden mazurdur, Çünkü Füsüsun başında beyan olduğu vecih ile o yön ile rüyayı sadıka muktezasınca kalb-i şerifine ilka olunan manayı beyana memurdur. Ona itiraz ise sui edepten başka bir şey değildir. Füsüsun başında beyan olunmuştu Hz Resulullah’a bu rüyayı sadıka, sadık bir rüya ile bunlar kendisine belirtiliyor.
Rüyasında da İshak olarak belirtiliyor. O zaman M. Arabi Hz leri bunu İshak olarak yazmak mecburiyetindedir. Çünkü memurdur. Kendisinden yazmadığı için amir, ne demişse onu yapmak zorundadır. Şerefli kalplerine verilen yani oraya konmuş olunan manayı beyana memurdur. Yani kalbine ne mana verildiyse o nu yazmak zorundadır.
Ona itiraz ise sui edepten başka bir şey değildir. Genelde biz bunu İsmail olarak biliyoruz, ben bunu İsmail olarak yazacağım o zaman elinden diğerlerini de alırlar. Neden, çünkü ya vardır, ya da yoktur, yani ya buna tabi olursun ya da olmazsın, bir kısmını alayım da bir kısmını almayayım Kur’an Kur’an’dır, Ya hepsini alırsın işine gelse de gelmesede yahut bir tanesini bıraktın mı hepsini bırakmış olursun.
Ben de bunun çözümü nedir diye düşünüyordum, neden böyle iki arada kalındı diye işte genel olarak kanı İsmail (as) hakkındadır. Ama efendimiz ishak (as) dadır diye söylediğinden o zaman ortada bir şey kalmamış oluyor. İhtilaf kalmamış oluyor.
Neden iki yolda da bunun yapılması gerekliliği ortaya çıkmış oluyor. İşte bize bunu belirtiyor. Yani İbrahim (as) da İsmail (as) da İshak (as) da zebih edilmesi gereklidir. Ama ikisinden birden bu rüya olmadığından birinin üstünde durduğundan Her iki yolda da bu hakikatin tahakkukunun lüzumu belirtiliyor.
Yani ilim adamlarının İshak demesi de doğru, İsmail demesi de doğru, ikisi de gereklidir. İki yolda da bu gereklidir. Eğer yol tek olsaydı, Yani sadece museviyet, Hıristiyanlık kanalı olmasaydı veya sadece Muhammediyet kanalı olsaydı, o zaman ikisinin söylenmesinde ihtilaf olurdu.
İhtilaf derinleşirdi. Veya o zaman Kur’an isim verirdi, budur diye. İşte isim vermemesi ikisi birden zebih oldu diye izah edecek durum yok o zaman iyice kargaşa olur isim vermemesi ikisinin birden iki yolda da ayrı, ayrı olmasının delilidir.
Hakka giden iki yol var ayrıca iki yolun da mertebeleri vardır. Mertebelerin tamamı bir yol, Âdem den bakarsak bütün bu sistemi içine alırsak yani bizim içinde yaşadığımız sistemi ele alırsak, ama batıda da bir sistem var o da bir gerçek onun da hakikatini yaşayanlar vardır.
Yani dışarıda islamın dışında hakikat-ı İseviyeyi, hakikat-ı Museviyeyi, biz şimdi islamın zaten içinde olduğumuz için bize İsmailin zebih’i lazımdır. Ama o kanaldan gelecek birisi çünkü onların içinde de ehl-i Hak var, Kur’an-ı kerim’de diyor ki onların içinde ehl-i Hak var ama kendilerini göstermezler gerek sosyal yönden gerek bazı mecburiyetlerinden onların hepsi batıldır zannetmeyin işte o eğitimden geçenlerde o zebihi yapmak mecburiyetindedir diye Tevratta İshak yazıyor.
Tevrat mutlak olarak İshak yazıyor, neden kendilerine göre ama İslamiyet Kur’an-ı Kerim’de İsmail diye isim vermiyor. Verse o zaman ayrılık çıkar. İhtilaf doğar, tarihi hadisede mutlak ihtilaf doğar. İşte bu ihtilafı önlemek için ama her iki yoldan da gelenlerin zebih etmesi lazım geldiğinden Kur’an-ı kerim İsmail (as) hakkında durmamış sadece zebih demiştir.
Cenab-ı Hak ilm-i ilahisinde böyle murad ediyor ki işte gerçek muradı her iki yoldan gelenin de zebih ahlakından geçmeleridir.
Hacer valide İbrahimiyetten Muhammediyete geliyorlar doğrudan. O kanal ayrı bir kanaldır. Ama işte Kur’an-ı kerim bize bunları belirttiği için ehl-i Kur’an diyelim Ehl-i Hak o mertebeleri de yaşayarak geliyor. Dolayısıyla daha kemalatlı bir yaşantısı oluyor.
Hacer valide o zaman kendi mertebesinde olduğundan ona bir başka şey yaşamak gerekmiyor. İbrahim (as) ın dini üzere idi tevhid dini üzere idi Hacer valide. O zaman daha musevitet de yoktu zaten. Museviyet, İseviyet İbrahim (as) dan sonra geldi. Dolayısıyla olmayan bir şeyin de tatbikatı olmaz.
Allah’a yaklaşmak için nebinin fidyesi koçun kesilmesidir. Halbuki koçun siyahı insanın hareketinden nerede. Yani koçun sayhası bağırması ses çıkarması insanın hareketi ile ne ilgisi vardır.
Yakınlık için nebinin fidyesi koçun zebhidir (kesilmesidir) Yani Allah’ın indinde Allah’a yakınlaşmak için nebinin hediyesi yani fidyesi oğlunun fidyesi koçun kesilmesidir. Halbuki koçun sayhası, bağırmasıyla koçun hareketiyle insanın hareketinden nerede yani koç ile insanı nasıl karşılaştırırsınız.
Ama Allah koç ile insanı karşılaştırıyor, yani misal yapıyor, ilm-i Hak, gönlü Hak her şey hak olan kimseler neleri düşünüyorlar ne ilimler çıkartıyorlar, peki hangi kelime hangi harf hangi cümle hangi ayet bunların hepsinde mutlaka sırr-ı ilahiye vardır.
Rastgele serpiştirilmiş köşe yazarları gibi o gün aklından hayelinden vehminden ne geçmişse onu yazmak gibi bugün onu yazar yarın o çürür gider hiçbir işe yaramaz. Allah’ın kelamı bütün zamanlara şamildir.[111]