İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü o mü'min kullarımızdandı.
Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
Bu ayet, Hz. İbrahim'in Allah'ın iman eden kullarından biri olduğunu vurgulayarak, 'kul' ve 'iman' kavramlarının Kur'an'daki merkeziyetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, Allah ile insan arasındaki ilişkinin temelini oluşturan bu iki kavram üzerinden bir tasvir sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin aslen boyun eğme ve zelil olma anlamına geldiğini belirtir. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun emirlerine itaat eden, O'na kulluk eden ve O'nun mülkiyetinde olan varlıkları ifade eder. Ayetteki 'ibâdinâ' ifadesi, Hz. İbrahim'in Allah'ın özel olarak seçtiği, O'na tam bir teslimiyetle kulluk eden kimselerden olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'abd' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak burada 'Allah'a itaat eden, O'nun emirlerine boyun eğen' anlamında olduğunu belirtir. 'İbâdinâ' ifadesi, Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu ve onları seçkin kıldığı kullarını işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' kavramının Kur'an'da insanın Allah karşısındaki mutlak bağımlılığını ve teslimiyetini ifade ettiğini belirtir. 'İbâdinâ' ifadesi, bu bağımlılığın ve teslimiyetin en üst düzeyde yaşandığı, Allah'ın rızasını kazanmış seçkin kulları tanımlar. Hz. İbrahim'in bu kategoriye dahil edilmesi, onun Allah'a olan derin bağlılığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin aslen 'emniyet' ve 'güven' kökünden geldiğini, kalben tasdik etme ve güvenme anlamına geldiğini ifade eder. 'Mü'min', Allah'a ve O'nun bildirdiklerine kalben güvenen, tasdik eden ve bu tasdikiyle emniyet bulan kişidir. Ayetteki 'el-mü'minîn' ifadesi, Hz. İbrahim'in Allah'a tam bir imanla bağlı olduğunu ve bu imanın onu Allah katında yücelttiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mü'min' kelimesinin 'tasdik eden' ve 'güvenen' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-mü'minîn' ifadesi, Hz. İbrahim'in Allah'ın birliğine, kudretine ve vaatlerine şeksiz şüphesiz inananlardan olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece bir inanç beyanı olmadığını, aynı zamanda bir güven ve teslimiyet eylemi olduğunu vurgular. 'Mü'min', Allah'a karşı tam bir güven duyan ve bu güvenle hareket eden kişidir. Hz. İbrahim'in 'mü'minîn' olarak nitelendirilmesi, onun Allah'a olan derin itimadını ve bu itimadın getirdiği teslimiyeti ifade eder.
Sâffât Sûresi
Kendisi, daha evvelce “ben müşriklerden değilim.” diye dua etmişti, (6/79) işte bu yüzden o nun mü’minliği böylece tasdik edilmiş olmakta idi. Ondan daha evvelce de mü’minler vardı, fakat onun bu mertebesinin “Hanif ve Halil” lik, (Tevhîd-i ef’âl) özellikleri itibariyle mü’minlerin evveli olmuştur. İşte bu mertebe ilk def’a Hakikat-i İbrâhîmiyye ile faaliyete geçmiş, oradan bize Kûr’ân-ı Kerîm ve onun da sözcüsü olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tarafından bildirilmiştir. Şükründen aciziz. Bütün bu bilgilerin bu günlere kadar gelmesine vesile olan zâhir bâtın bütün Ulâmayı kirâm hazarâtının ve ehli İrfanın, cümlesinin ruhlarını yüceltmesini Rabb’ı mızdan niyaz ederiz. Ve ayrıca İbrâhîm (a.s.) ve Yakub (a.s.) da, sırada belirtilen duâyı çocuklarına yapmış olduğu dua ile şimdilik bu kitabımızı da bitermiş olalım. Cenâb-ı Hakk okuma zahmetine katlanan bütün okuyucularımızın en iyi bir şekilde faydalanmarını nâsib etsin İnşeallah.[108]
Sâffât sûresi 100-111. Âyetleri seyr-i Sülûk yolunda salik için önemli işaretlerden olduğu için bu konu hakkında diğer yorumlarıda buraya almak faydalı olacağını düşündüm (Murat Derûni)
Tarih sahnesinde İbrahim (as) kurb’an hadisesini görüyoruz.
(Saffat Suresi 37/100-111 ayetlerinde)
(100) “Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı (101). Bizde ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik.
(102) - Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
105 - "Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız."
37.106 - "Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."
37.107 - Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.
37.108 - Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
37.109 - İbrahim'e selâm olsun.
37.110 - İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.
37.111 - Çünkü o mü'min kullarımızdandı.
-----------------
Yukarıda bahsedilen ayetleri çok iyi değerlendirmemiz lazımdır.
Daha evvelki sohbetlerimizde İbrahim (as)ın kurb’an hadisesini oldukça geniş şekilde işlemiştik yeri olmadığı için burada kısaca değineceğiz.
Rü’yalar misal âleminden gosterildiğinden misaller ile ifade edilmektedir. Çok az rü’ya gösterildiği gibi tahakkuk eder. Diğerlerinin tabire ihtiyacı vardır. Bu yüzden rü’ya tabiri çok derinlik isteyen bir ilimdir.
İbrahim (as)in dahi rüyası misal ile idi.
Eğer gerçekten Cenab’ı Hak İsmail (as) kesilmesini murad etse idi, onun yerine koç indermezdi. Aslında Cenab-ı Hakk’ın muradı koçun kesilmesi idi.
İnsan, yani oğlu suretinde gösterilmesi, her ikisinin de imtihanları içindi.
İbrahim (as) İsmail (as)ın boynuna vurduğu bıçak kesmeyince yanda duran taşa vurmuştur, o zaman taş kesilmiştir.
Bıçak aynı bıçaktır madde şekil değiştirmiş et taş; taş ise et olmuştur.
Bu hadise ise niyetlerin halis olmasından meydana gelmiştir.
Ve orada İbrahim (as) İsmail (as)a bıçağı vurduğu zaman, bütün benlik, nefsaniyet ve sahiblik özelliklerinden soyunmuş halde idi.
Bütün varlıkta “Tevhid’i ef’al” i (fiillerin birliğini) bunların da Hakk’ın fiillerinden başka bir şey olmadığım müşahede ettiğinden bıçağı o mahalle vurabilmiştir.
Eğer kendisinde çok az bir miktar dahi babalık, evlatlık, benlik, merhamet duyguları olsa idi, eli kalkmaz bıcağı vuramaz idi O anda o boyun her hangi bir eşyadan farksız idi.
İşte bu hadise de bizler için “Tevhid-i efal” mertebesi itibariyle büyük ibretler vardır.
Aynı İbrahim (as) ile İsmail (as) bir gün gelecek Ka’be’nin duvarlarını yükseltmeye başlayacaklardır.
Bakıniz (Bakara 2/127ayet)
وَإِذْ يَرْفَعُ ابْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاسْمَعِيلُ
ميع العليمعك أنتَ السّعإِذْعلْ مِنْعنَا تَقَبَعرَبُّ
(2-127) ve iz yerfe’u ibrahiymül kava’ıde minel beyti ve isma’ıylü rabbena tekabbel minna inneke entessemiy’ul aliymü.
(2-127) Hatırla ki. İbrahim Beytullah'ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen işitensin ve bilensin, diyordu.
Bu gün Hacılar hacca gittiği vakit o hadiselerin geçtiği yerler de gereken fiilleri yaparlar. Kurb’an kesmek daha o günlerden bizlere kalan bir sünnettir.[109]
Âyet-i Kerimelerde de görüldüğü gibi kûrb’ân edilme teşebbüsünün İbrâhim (a.s.) mın hangi oğlu üzerinde cereyan ettiği ismen bildirilmemiştir. Bu yüzden geğişik rivayetler vardır.
İslâm âlimlerinin büyük bir çoğunluğunun bu husustaki kanaati, kûrb’ân edilme girişiminin İsmâil (a.s.) üzerinde olduğu yolundadır.
Muhyiddin-i Arabî ve bazıları ise kûrb’ân edilme girişiminin İshâk (a.s.) üzerinde olduğu yolundadır. Tevrat’ta da kûrb’ân edilmek istenenin İshâk (a.s.) olduğu yazılıdır.
Bu hususun Kûr’ân-ı Keriym de isim belirtilmeksizin ifade edilmesinde büyük hikmetler olduğu açıktır.
Beytullah’ın tamirinde ise İbrâhim’in (a.s.) yardımcısının İsmâil (a.s.) olduğu açık olarak ifade edilmiştir. “Yeri geldiğinde tekrar bakacağız.” Kûrb’ân-lık hadisesinde isim belirtilmemesinin sebebi hakkında ki “indi” kanâatimiz, şudur ki; eğer bu hususta isim belirtilmiş olsa idi, kimin ismi belirtilmiş ise sadece o yoldan gelenlere bu eğitimin verilmesi gerekecek, diğer ismin yolundan gelenlere ise bu eğitim verilemiyecek ve o yolun seyr-u sülûk-u bu mertebede kesilmiş olacak idi.
İbrâhim (a.s.) iki dallı bir kök ağaçtır. Bir dalı İbrâhimiyyet’ten Muhammediyye’ye, bir dalı ise İshâkiyyet’ten Beni İsrâil’e Mûseviyyet ve iseviyyet’te uzanmaktadır.
Kök aynı olduğundan dalların ve meyvelerininde aynı olması tabiidir. Ancak sonradan uç dallara yapılan değişik aşı kâlemleri ile olan müdahaleler bozuk fikir meyvelerinin yetişip çoğalmalarına, böylece de farklılıklara sebeb olunmuştur.
Hâl böyle olunca her iki daldan da yola çıkan sâliklerin, hiç olmassa bu mertebeye gelinceye kadar aynı eğitimi almaları gerekmektedir. Ancak İshâkiler bu hikâyeyi sadece kendilerine mâl ederler fakat gerçek hakikatinden pek haberleri olmadığından uygulamaları gerçekçi olamamakta ve kendileri bu hakikatten faydalanamamaktadırlar.
Yaşam ve idrâki oldukça zor olan bu mertebeden geçmeyi Cenâb-ı Hakk oraya ulaşanlara fazla zorluk çıkarmadan nasib etsin. Gayret yolcudan. Yol verme Hâdîden’dir.[110]