Ve bâraknâ ‘aleyhi ve 'alâ ishâk(a)(c) vemin żurriyyetihimâ muhsinun vezâlimun linefsihi mubîn(un)
Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.
Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.
Bu ayet, İbrahim ve İshak peygamberlerin soyundan gelenlerin durumunu ele alarak, ilahi bereketin yanı sıra, bu soy içinde hem iyilik yapanların (muhsin) hem de açıkça kendine zulmedenlerin (zalim) bulunacağını vurgulamaktadır. Ayet, bireysel sorumluluğu ve seçimi ön plana çıkarmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bereket (بركة), Allah'tan gelen ilahi hayrın bir şeyde sabit ve devamlı olmasıdır. Ayetteki 'bâraknâ' ifadesi, Allah'ın İbrahim ve İshak'a hem nesillerinin çoğalması hem de peygamberlik ve salih evlatlar gibi manevi hayırlar ihsan etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bereket (بركة) kelimesi, bir şeyin artması ve çoğalması anlamına gelir. Ayetteki 'bâraknâ aleyhi' ifadesi, Allah'ın İbrahim ve İshak'a nesillerinin çoğalması ve onlardan peygamberler gelmesi suretiyle lütufta bulunmasını mecazi olarak anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Bereket kavramı, Kur'an'da genellikle ilahi bir lütuf olarak, maddi ve manevi anlamda artış, çoğalma ve kalıcılık ifade eder. Bu ayette, İbrahim ve İshak'a verilen bereket, onların nesillerinin devamı ve bu nesillerden salih kişilerin çıkması şeklinde tecelli etmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zürriyet (ذرية), bir kişinin soyundan gelen çocuklar ve torunlar anlamına gelir. Ayetteki 'zürriyyetihimâ' ifadesi, İbrahim ve İshak'ın nesillerini, yani onların soyundan gelen tüm insanları kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zürriyet (ذرية), aslen 'zer' (küçük parçacık) kökünden gelir ve tohumdan çıkan nesli ifade eder. Kur'an'da genellikle bir kişinin soyundan gelenleri, çocuklarını ve torunlarını belirtmek için kullanılır. Bu ayette, İbrahim ve İshak'ın tüm nesillerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zürriyet kavramı, Kur'an'da sadece biyolojik bir soyu değil, aynı zamanda manevi bir mirası ve sorumluluğu da ifade eder. İbrahim ve İshak'ın zürriyeti, peygamberlik ve ilahi mesajın taşıyıcısı olma potansiyeline sahip bir nesli temsil eder, ancak bu nesil içinde farklı ahlaki eğilimler de bulunabilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhsan (إحسان), bir şeyi güzel yapmak, iyilikte bulunmak ve Allah'a sanki onu görüyormuş gibi ibadet etmektir. Muhsin (محسن), bu vasıflara sahip olan kişidir. Ayetteki 'muhsin', İbrahim ve İshak'ın soyundan gelenlerden Allah'ın emirlerine uyan, salih ameller işleyen ve iyilikte bulunan kişileri ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Muhsin (محسن), hayır işleyen, güzel amel yapan demektir. Ayetteki bağlamda, İbrahim ve İshak'ın neslinden Allah'ın rızasını kazanacak şekilde davranan, iyi ve salih kişileri anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İhsan, Kur'an'da sadece dışsal bir iyilik eylemi değil, aynı zamanda içsel bir mükemmellik ve samimiyet halini ifade eder. Muhsin, bu içsel ve dışsal güzelliği birleştiren, Allah'a karşı sorumluluklarını en üst düzeyde yerine getiren kişidir. Ayette, bu kavram, peygamber soyundan gelmenin tek başına kurtuluş garantisi olmadığını, bireysel çabanın önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak ve haksızlık etmektir. Zalim (ظالم), bu fiili işleyendir. Ayetteki 'zâlimun li-nefsihî', İbrahim ve İshak'ın soyundan gelenlerden Allah'ın emirlerine karşı gelerek, günah işleyerek ve haksızlık yaparak kendi nefsine zarar veren kişileri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi yerinden saptırmak, haksızlık yapmak demektir. 'Zâlimun li-nefsihî' ifadesi, kişinin günah işleyerek veya Allah'ın sınırlarını aşarak kendi ruhuna ve ahiretine zarar vermesini mecazi olarak anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zulüm kavramı, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir; Allah'a şirk koşmaktan, insanlara haksızlık etmeye kadar birçok kötü fiili kapsar. 'Zâlimun li-nefsihî' ifadesi, özellikle kişinin kendi nefsine karşı işlediği günahları ve bu günahların ahiretteki olumsuz sonuçlarını vurgular. Bu, peygamber soyundan gelmenin dahi kişiyi bireysel sorumluluktan muaf tutmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyan (بيان), bir şeyi açıklamak, ortaya çıkarmak ve netleştirmektir. Mübîn (مبين), bu açıklığı ve netliği ifade eder. Ayetteki 'mübîn', zalimin kendi nefsine yaptığı zulmün, yani günahlarının ve kötü amellerinin açıkça, herkes tarafından görülebilir veya bilinebilir olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mübîn (مبين), 'açıkça görünen, belli olan' anlamına gelir. Ayetteki 'zâlimun li-nefsihî mübîn' ifadesi, kişinin kendi nefsine zulmünün, yani günahlarının ve sapkınlığının gizli kalmayıp, açıkça ortaya çıkacağını ve herkesçe anlaşılır olacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mübîn (مبين), hem açıklayan hem de açık olan anlamlarına gelir. Bu ayette, 'zâlimun li-nefsihî mübîn' ifadesi, kişinin kendi nefsine zulmünün, yani kötü fiillerinin ve günahlarının, sonuçları itibarıyla veya bizzat kendisi itibarıyla açık ve net bir şekilde görülebilir olduğunu ifade eder.
Sâffât Sûresi
Bu âyeti kerimede zâti âyetlerdendir.
İbrâhîm (a.s.) dan İshâk (a.s.) vasıtasıyla zâhiri kanal ile Mûsâ ve İsâ (a.s.) a uzanan kanal ile hakikat-sıfât merbesine ulaşılır.
İbrâhim (a.s.) dan İsmâil (a.s.) vasıtasıyla bâtini kanal ile Muhammed (s.a.v.) a uzanan kanal ile marifet-zât ve insan-ı kamil mertebelerine ulaşır…
İhsanın 5 mertebesi vardır…
“İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir.
Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır.
Bu oluşumu biraz açmağa çalışalım.
“İhsan” ın birinci mertebesi;
“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *(6) özetle şöyledir:
Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar.
Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır.
Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *(7)
* (6) Sünen-i Tirmiz Tercüme si. Cilt:4, S: 367, Hadis:2738
*(7) Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler “İslam fnnııı İhsan ikan” isimli kitabımıza bakabilirler.
Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap;
“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”
“Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.
Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın marifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz.
“Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır.
Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır.
Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.
“İhsan” ın ikinci mertebesi;
Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım.
Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. ayette iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil âlemiyne “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti.
Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 79. ayette inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semavat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. ayette bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” Hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar.
Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder.
İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur.
Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.
“İhsan”ın üçüncü mertebesi;
Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir.
Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.
Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.
“Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya;
Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette len teraniy “Sen beni göremezsin” olmuştur.
Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi”
“Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.
“İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, hel cezaül ıhsani illel ıhsanü “ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.
Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.
“İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar.
İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.
“İhsan”ın beşinci mertebesi ise;
Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette innallahe leme’al muhsiniyne “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğunu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.
Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan “ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”
“havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir.
Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette;
Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:
“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş.
Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler.
Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.[112] “ İz- -T-B- ”
Nefsine zulmedenler ise, İshâk (a.s.) ile kendilerini Yahudi diye niteleyenler ve bugünkü Hristiyan batının halidir. Hakikat-i Muhammedi mertebelerin resüllerinin getirdiği hakikat bilgisinden uzaklaşıp nefsi emmare yaşamı üzerine dönmüşlerdir.
İsmail (a.s.) kanalı gelip ebu leheb ve ebu cehil anlayışında olanlarda nefislerini zulmetmektedirler. (Murat Derûni)
"Kâmil insan, İbrahim'in 'Halîlullâh' sıfatıyla İshak'ın 'Zebîhullâh' makamını cem edendir. Onun neslinde zulüm değil, 'sırr-ı tevhid' devam eder."[113]