Keennehunne beydun meknûn(un)
Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.
Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.
Sâffât Suresi'nin 49. ayeti, cennet ehlinin eşlerini tasvir ederken 'örtülü yumurta' benzetmesini kullanır. Bu benzetme, eşlerin güzelliğini, saflığını ve korunmuşluğunu vurgulamak için seçilmiştir. Dilbilimsel olarak, 'beyd' ve 'meknûn' kelimeleri bu tasvirin anahtar unsurlarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyd' kelimesinin asıl anlamının 'yumurta' olduğunu belirtir. Ayetteki 'beydün meknûn' ifadesiyle, yumurtanın kabuğu altında gizli ve korunmuş olan beyazlığına, saflığına ve bozulmamışlığına işaret edildiğini, bu durumun cennet kadınlarının güzelliğini ve el değmemişliğini vurguladığını açıklar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beyd' kelimesinin mecazi olarak 'kadınlar' için kullanıldığını, özellikle 'beydün meknûn' ifadesinin, cennet kadınlarının güzelliğini ve tenlerinin saflığını, yumurtanın iç kısmının kabuk tarafından korunmuş ve kirlenmemiş olması gibi tasvir ettiğini belirtir. Bu, onların dış etkenlerden korunmuş ve el değmemiş oldukları anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki benzetmelerin genellikle somut ve duyusal olduğunu belirtir. 'Beyd' kelimesinin bu ayetteki kullanımı, cennetin fiziksel güzelliklerini ve vaatlerini somutlaştıran bir metafor olarak değerlendirilebilir. Kadınların tenlerinin yumurta gibi pürüzsüz ve beyaz olması, cennetin estetik değerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'meknûn' kelimesinin 'gizlenmiş, örtülmüş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'beydün meknûn' ifadesiyle, yumurtanın kabuğu içinde saklı ve dış etkenlerden korunmuş olması gibi, cennet kadınlarının da gözlerden ve kirlerden uzak, korunmuş ve el değmemiş bir güzelliğe sahip oldukları kastedildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'k-n-n' kökünden türeyen 'meknûn' kelimesinin, bir şeyi saklamak, korumak ve örtmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, cennet kadınlarının güzelliklerinin ve saflıklarının, tıpkı yumurtanın kabuğu gibi bir örtü altında korunmuş olduğunu, bu durumun onların değerini ve dokunulmazlığını artırdığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'meknûn' kelimesinin Kur'an'da genellikle değerli ve korunmaya muhtaç şeyleri ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'beydün meknûn' ifadesi, cennet kadınlarının sadece fiziksel güzelliklerini değil, aynı zamanda ahlaki saflıklarını ve değerlerini de vurgulayan bir koruma ve gizleme anlamı taşıdığını ifade eder.
Sâffât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Rahmân sûresinde benzer âyette şöyle buyurulur.
(55/56) رُفعقَاصِرَاتُ الطَّعفِيهِنَّ ﴿٥٦﴾
إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّعلَمْ يَطْمِثْهُنَّ
“Oralarda, gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki; bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur”.
“Oralarda bakışı kısanlar” ayetin bu bölümünün genel olarak zahiri manadaki ifadesi;
“oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki” şeklindedir.
Biz yavaş yavaş, bize geldiği kadarıyla, batınını anlamaya çalışalım.
Cennete girmeden evvel insanlar bir dünya yaşantısı tecrübesinden geçmişlerdir.
Bundan da evvel (yani suretler meydana gelmeden) “a’yan-ı sabite” de her varlığın ihtiyacı olan istihkakları özlerinden verilmiştir.
Dünya yaşamlarında insanlar büyük tecellilere mazhar olmuşlar, bunlardan büyük kazançlar ve irfaniyetler elde etmiş, cennete girebilecek temizlik ve safıyete ulaşanlar olmuştur.
İşte bu çalışmalar neticesinde;
erkekler “akl-ı kül”, hanımlar “nefs-i kül” tecellilerine mazhar olmuşlardır.
“Akl-ı kül”den “nefs-i küll”e olan tecelliler en kemalli tecellilerdir.
“Bakışı kısanlar” yani sadece “akl-ı kül” cihetinden gelecek tecelliye arzulu olmaları yönünden gözlerini o taraftan ayırmazlar.
Çünkü “akl-ı kül” tecellisi, cennetin diğer tecellilerinin hepsinden, daha özeldir ve güzeldir.
O tecelliler ilk defa ve onlara has olduklarından, daha evvel insin ve cinnin onlara dokunmaları da mümkün değildir.
Bunlar “abdiyyet” ve “Rububiyyet” mertebeleri itibariyle özel tecellillerdir.
Havva’’nın Adem’den zuhur ettikten sonra tekrar ona arzulu olması ve Adem’in de kendinden zuhura gelen Havva’ya arzulu olması gibi, bu tecelliler özel tecellilerdir.
“ İz- -T-B- ”
Elmalı’lı Hamdi Yazır, bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[Burada “hüma” denilmeyip “hünne” diye çoğul zamirinin zikredilmesi; her iki cennetin, çeşitleriyle bir çok cenneti ihtiva etmiş olduğunu, yahut herkese ikişer cennetten daha fazla verileceğine işaret etmektedir.]
“Kasiratuttarf” ifadesi birkaç manada yorumlanacak bir övgü sıfatıdır.
Birincisi: Bakışlarını yalnız kocalarına çeviren, başkalarına bakmayan, sevgili, sadakatli, şefkatli ve vefalı dilberler, demektir.
İkincisi: Bakanın bakışlarını kendisine çeken, gören bir gözü başkasına bakmak istemeyecek derecede kendisine bağlayan güzeller, anlamındadır.
Nitekim Müterebbi şöyle demiştir: “Belki ona gözler dikilir, sanki üzerinde göz bebeklerinden bir kuşak teşekkül eder.” Üçüncüsü: Süzgün bakışları kendi önlerine çevrilmiş; şuraya buraya bakmayan; edep, haya, vakar ve nezaketiyle seçkin dilber manasına gelir.
Nitekim İmru’ul Kays şöyle demiştir: “O bakışlarını kendi önüne çevirmiş dilberlerden ki, bir karıncanın bakışı burnunun üstünde dolaşsa rahatsız eder.” Çokları ilk manayı tercih etmişlerdir.
Bazı haberlerde Rasülüllah (S.A.V)’in söz konusu kavrama “kocalarından başkasına bakmazlar” diye mana verdiği nakledilmiştir.
Âlûsi der ki; “Bazı haberlerde şöyle zikredilir:
“Rabb’ın izzeti hakkı için, ben cennette senden daha güzelini görmüyorum. Beni sana, seni de bana eş yapan Allah’a hamd olsun,” der.”
“Tams” esasen kanamak demektir. Onun içindir ki, hayız kanına “tams” denir. Bu kelime daha sonra bekaret halinde birleşmeye isim olmuştur. Ayrıca mutlak cinsi yaklaşım anlamı ifade ettiği de söylenmiştir.
Buna göre ayetin manası şöyle olur:
“Onları kimse kanatmamıştır. Yahut onlara kimse dokunmamıştır; hep bekar kalmışlardır.”[56] “ İz- -T-B- ”
Nasıl ki yumurta, içindeki hayatı dış etkilerden koruyorsa; ârifin kalbi de ilâhî hakikatleri kesret kirlerinden muhafaza eder. Bu, 'sadrın inşirahı' (Şerh-i Sadr) sırrıdır."[57]