Sûre Hakkında
Sâd Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in (38)’inci sûresidir. Âyet sayısı (88)’dir. Adını ilk kelimesi olan sâd harfinden alır. Hz. Davud’dan bahsettiği için Davud sûresi diye de anılmıştır (Elmalılı, 5/4081). Mekke döneminde nâzil olmuştur. Sûrenin ilk sekiz âyetinin iniş sebebi olarak şu hâdise zikredilir:
Ebu Talib hastalandığı zaman Kureyş’ten bir heyet geldi. İçlerinde Ebu Cehil de vardı. Yanına girdiler. “Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımızı kötülüyor, şöyle yapıyor, şöyle şöyle diyor. Ona haber göndersen de bundan vazgeçse” dediler. Haber gönderdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) geldi, odaya girdi. Ebu Talib’in yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebu Cehil sıçradı, oraya oturdu. Resûlullah, amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu. Ebu Talib: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikâyet ediyorlar, ilâhlarını kötülüyorsun, şöyle şöyle diyorsun, iddiasında bulunuyorlar” dedi. Onlar da birçok şeyler söylediler. Resûlullah (s.a.s.) söz aldı:
“- Ey amca! Ben onlardan bir söz istiyorum. Öyle bir söz ki o sayede Araplar onlara boyun eğecek, Acemler de onlara cizye verecek” dedi. Bunun üzerine sevindiler, “Babanın aşkına ondan fazlasını da veririz, nedir o kelime?” dediler. “Bir tek kelime” dedi. “Ne o?” dediler. Efendimiz “Lâ ilâhe illallah” der demez telaşla kalktılar ve elbiselerini çırparak âyetlerde belirtildiği şekilde şaşkınlıklarını ifade ettiler. (Tirmizî, Tefsir 38/1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 227, 362)
Sâd Kelimesinin Anlamı
Hurûf-ı mukattaa olan “Sâd” kelimesinin şu anlamlara geldiği rivayet edilmiştir:
Birincisi: Sâd, Allah’ın cevâmiu’l-kelîm (az sözle çok mana ifade etme) makamına ettiği bir yemindir ve O’nun isimlerindendir.
İkincisi: Allah doğru söyledi manasınadır. Yahut O’nun va’dettiği şey doğrudur anlamındadır.
Üçüncüsü: Muhammed doğru söyledi manasınadır. Zira bu harf Hakk’ın sevgilisine (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) işaret hazinelerinden bir hazinedir. İnsanların kalplerini bu hazine ile avladı, onları kendine çekti; onlar da onu sevip iman ettiler.
Dördüncüsü: Kur’ân’a bak veya amelini Kur’ân’a arz et anlamındadır.
Beşincisi: Sâd harfi, âriflerin kalplerinin safvetini, muhiblerin muhabbet hakikatlerindeki doğruluğunu, âşıkların göğüslerindeki ateşin alevlenişini, istikamet ehlini ise kadîm müşâhede makamındaki sıralarını haber vermektedir. Zira onlar, fenâ vasfıyla bekânın celâlini tartmışlardır.
“Sâd”ın okunuşu, etimolojisi, anlamı ve i‘rabı hususunda farklı görüşler ortaya konulmuştur. Söz konusu kelime yazılışta harf, okunuşta sûrenin ismi veya “avlanmak” anlamındaki” “صيد” kökünden mâzi ya da “karşısına çıkmak, mukabelede bulunmak” mânasındaki “مصاداة” kökünden emr-i hâzırdır. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre “صاد” kelimesi “musâdât” babından emr-i hâzır olup “Kur’ân’ın sesine ma‘kes ol, bir yankı gibi ona karşılık ver, muhtevası ile amel et” anlamındadır (Elmalılı, 5/4083-4084) veya “Kur’ân’ı insanlarda yankılandır, onlara Kur’ân’ı anlat” demektir. İbn Abbas’tan gelen bir rivayette ise Sâd, gece ve gündüz yokken Rahmân’ın arşının üzerinde bulunduğu denizin adıdır. Saîd b. Cübeyr’e göre ise Sâd, Cenâb-ı Hakk’ın iki sûr üfürülüşü (nefha) arasında ölüleri dirilttiği denizin adıdır. “Sâd”ın yemin anlamı içeren bir kelime olup “والقران”ın ona atfedildiği de belirtilir. (İsmail Durmuş, DİA, 35/371).
Diğer yönden Ehlûllaha, “saydül Hak” “Hak avcısı” denmiştir.
Sûrenin Konuları
Sâd sûresi, İslâm inancının temelini oluşturan tevhîd, nübüvvet ve âhiret esasları etrafında hidayete daveti işler. Sûrede hakikati reddedenlerin itirazları, bunlara verilen cevaplar, hak ile bâtıl arasındaki mücadeleye dair kıssalar, âhirete ilişkin uyarıcı tablolar ve İslâm’ın nihâî zaferine yönelik işaretler yer alır.
İlk bölüm, insanı kendi değerini hatırlamaya davet eden Kur’ân’ın önemini vurgulayarak başlar. Gurura kapılıp gerçeği reddeden inkârcıların, kendilerini uyaran Allah elçisini “sihirbaz” ve “yalancı” diye niteledikleri; birden çok tanrıyı bırakıp yalnızca tek Tanrı’ya inanmayı “görülmemiş bir iddia” saydıkları aktarılır. Kur’ân’ın, kendilerinden olan birine değil de Hz. Muhammed’e indirilmesini şaşırtıcı buldukları haber verilir. Bu yaklaşım, ilâhî kudret ve hikmete müdahale anlamı taşıyan çarpık bir tutum olarak eleştirilir. Ardından, peygamberlerine benzer şekilde karşı çıkan önceki kavimlerin helâk edilerek tarihten silindiği hatırlatılır ve Resûl-i Ekrem’den, inkârcıların inatçı tavırlarını sabırla karşılaması istenir.
Bu bağlamda Hz. Dâvud ve oğlu Hz. Süleyman’ın mazhar oldukları nübüvvet derecesiyle birlikte, dünya nimetleri karşısında bir imtihana tâbi tutuldukları, bu imtihanı başarıyla geçerek Allah katında yüksek makamlara eriştikleri belirtilir. Ardından Hz. Eyyûb’un sabrı; Hz. İbrâhim, İshak, Yakub, İsmail, Elyesa ve Zülkifl’in faziletleri zikredilir. Kâinatın amaçsız yaratılmadığı, yeryüzünde fesat çıkaran günahkârların Allah katında mümin ve salihlerle bir tutulmayacağı vurgulanır. Kur’ân-ı Kerîm’in, anlaşılması ve öğüt alınması için Resûlullah’a indirildiği hatırlatılır (âyet 1-48).
İkinci bölümde, Kur’ân’ın ve sûrede zikredilen hususların birer ibret ve uyarı vesilesi olduğu vurgulanır. Allah’a, resulüne ve müminlere saygı gösterenlerin varacakları cennet tasvir edilir. Ardından sınırı aşanların cehennemdeki hâli, dünyada azdıranlarla azanların oradaki karşılıklı suçlamaları dile getirilir. Resûl-i Ekrem’e, yalnızca uyarıcı bir elçi olduğu; karşı konulamaz güç sahibi, kâinatın rabbi tek Allah’tan başka ilah bulunmadığı ve bu vahyin çok önemli bilgiler içerdiği bildirilir (âyet 49-70).
Üçüncü bölümde ise beşerin atası Hz. Âdem’in yaratılışı ve İblîs’in insana karşı tavrı ayrıntılı olarak işlenir. Sûre, Hz. Peygamber’in nübüvvet görevi karşılığında herhangi bir ücret istemediğini, kendi görüşünü ortaya koymadığını, Kur’ân’ın tüm insanlığa hitap eden ilâhî bir mesaj olduğunu ve verdiği bilgilerin gerçekliğinin er ya da geç anlaşılacağını bildirmesiyle sona erer (âyet 71-88). Mekke ileri gelenlerinin nübüvvete karşı çıkıp müslümanlara baskıyı artırdığı bir dönemde inen Sâd sûresi, yumuşak bir üslûpla uyarılarını sürdürmüş, tarihten örnekler vererek ilâhî dinin hak oluşunun yakın zamanda ortaya çıkacağına işaret etmiştir.
Hz. Peygamber’in, kendisine daha önceki üç ilâhî kitaptan fazlasının verildiğini beyan ettiği; Sâd sûresini de İncil’e karşılık verilen sûrelerden (mesânî) saydığı rivayet edilmiştir. Bununla birlikte bazı tefsirlerde hadis olarak nakledilen, “Sâd sûresini okuyan kimseye Allah’ın Hz. Dâvud’a emrine verdiği her dağın ağırlığının on katı sevap verileceği ve günahlarda ısrardan korunacağı” şeklindeki rivayetin aslının bulunmadığı belirtilmiştir. (Topaloğlu, DİA, 35/376-377)
Ebced Sayı Değerleri
Sâd kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin sayı değerleri şöyledir: ص Sad (90), ا Elif (1), د Dâl (4). Toplamı: 95. (9) Museviyet mertebesi, (5) Beş Hazret Mertebesini temsil eder. 9+5: (14) Nûr-ı Muhammediyye’yi ifade etmektedir.
Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:
Cüz’ü (23)’tür. 2+3: (5) Hazerât-ı Hamse’nin ifâdesidir.
Hem nüzul hem de mushaf-ı şerîfteki sırası (38)’dir. 3+8: (11) Tevhîd-i Zât ve Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesidir.
Âyetlerinin sayısı (88)’dir. Rakamları toplarsa (8+8: 16) Tekrar toplarsak (1+6: 7) (7) Nefis mertebelerini ve “sıfât-ı subûtiyye”yi yâni Allah Teâlâ’nın (7) sıfatını ifade eder.
Kelime sayısı (732): Rakamlarını toplarsak, (7+3+2: 12) eder. (12) Hakîkat-i Muhammedî ve İnsân-ı Kâmil mertebesidir.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
صٓ ۚ وَٱلْقُرْءَانِ ذِى ٱلذِّكْرِ
Sâd(c) velkur-âni żî-żżikr(i)
Sad. O şanlı, şerefli Kur'an'a andolsun (ki o, Allah sözüdür).
بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فِى عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
Beli-lleżîne keferû fî ‘izzetin veşikâk(in)
Fakat inkar edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.
كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ فَنَادَوا۟ وَّلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs(in)
Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluş zamanı değildi.
وَعَجِبُوٓا۟ أَن جَآءَهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ ۖ وَقَالَ ٱلْكَـٰفِرُونَ هَـٰذَا سَـٰحِرٌ كَذَّابٌ
Ve 'acibû en câehum munżirun minhum(s) ve kâle-lkâfirûne hâżâ sâhirun keżżâb(un)
Kafirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu, yalancı bir sihirbazdır."
أَجَعَلَ ٱلْـَٔالِهَةَ إِلَـٰهًا وَٰحِدًا ۖ إِنَّ هَـٰذَا لَشَىْءٌ عُجَابٌ
Ece'ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ(en)(s) inne hâżâ leşey-un ‘ucâb(un)
"İlahları bir tek ilah mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!"
وَٱنطَلَقَ ٱلْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ ٱمْشُوا۟ وَٱصْبِرُوا۟ عَلَىٰٓ ءَالِهَتِكُمْ ۖ إِنَّ هَـٰذَا لَشَىْءٌ يُرَادُ
Ventaleka-lmeleu minhum eni-mşû vasbirû ‘alâ âlihetikum(s) inne hâżâ leşey-un yurâd(u)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
مَا سَمِعْنَا بِهَـٰذَا فِى ٱلْمِلَّةِ ٱلْـَٔاخِرَةِ إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا ٱخْتِلَـٰقٌ
Mâ semi'nâ bihâżâ fî-lmilleti-l-âḣirati in hâżâ illâ-ḣtilâk(un)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
أَءُنزِلَ عَلَيْهِ ٱلذِّكْرُ مِنۢ بَيْنِنَا ۚ بَلْ هُمْ فِى شَكٍّ مِّن ذِكْرِى ۖ بَل لَّمَّا يَذُوقُوا۟ عَذَابِ
E-unzile ‘aleyhi-żżikru min beyninâ(c) bel hum fî şekkin min żikrî(s) bel lemmâ yeżûkû ‘ażâb(i)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَآئِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ ٱلْعَزِيزِ ٱلْوَهَّابِ
Em ‘indehum ḣazâ-inu rahmeti rabbike-l'azîzi-lvehhâb(i)
Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
أَمْ لَهُم مُّلْكُ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۖ فَلْيَرْتَقُوا۟ فِى ٱلْأَسْبَـٰبِ
Em lehum mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(s) felyertekû fî-l-esbâb(i)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)
جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ ٱلْأَحْزَابِ
Cundun mâ hunâlike mehzûmun mine-l-ahzâb(i)
Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şuracıkta bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو ٱلْأَوْتَادِ
Keżżebet kablehum kavmu nûhin ve 'âdun ve fir'avnu żû-l-evtâd(i)
(12-13) Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَـٰبُ لْـَٔيْكَةِ ۚ أُو۟لَـٰٓئِكَ ٱلْأَحْزَابُ
Ve śemûdu ve kavmu lûtin ve ashâbu-l-eyke(ti)(c) ulâ-ike-l-ahzâb(u)
(12-13) Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ
İn kullun illâ keżżebe-rrusule fehakka ‘ikâb(i)
(O grupların) her biri peygamberleri yalanladı da onları cezalandırmam hak oldu.
وَمَا يَنظُرُ هَـٰٓؤُلَآءِ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ
Vemâ yenzuru hâulâ-i illâ sayhaten vâhideten mâ lehâ min fevâk(in)
Bunlar da (müşrikler de) ancak (vakti gelince) asla geri kalmayacak korkunç bir ses bekliyorlar.
وَقَالُوا۟ رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ ٱلْحِسَابِ
Ve kâlû rabbenâ ‘accil lenâ kittanâ kable yevmi-lhisâb(i)
Müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!"
ٱصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُۥدَ ذَا ٱلْأَيْدِ ۖ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ
İsbir ‘alâ mâ yekûlûne veżkur ‘abdenâ dâvûde żâ-l-eyd(i)(s) innehu evvâb(un)
Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Davud'u hatırla. O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.
إِنَّا سَخَّرْنَا ٱلْجِبَالَ مَعَهُۥ يُسَبِّحْنَ بِٱلْعَشِىِّ وَٱلْإِشْرَاقِ
İnnâ seḣḣarnâ-lcibâle me'ahu yusebbihne bil'aşiyyi vel-işrâk(i)
(18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud'un emrine verdik. Onların her biri Allah'a yönelmişlerdi.
وَٱلطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۖ كُلٌّ لَّهُۥٓ أَوَّابٌ
Ve-ttayra mahşûra(ten)(s) kullun lehu evvâb(un)
(18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud'un emrine verdik. Onların her biri Allah'a yönelmişlerdi.
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُۥ وَءَاتَيْنَـٰهُ ٱلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ ٱلْخِطَابِ
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhu-lhikmete vefasle-lḣitâb(i)
Biz Davud'un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.
۞ وَهَلْ أَتَىٰكَ نَبَؤُا۟ ٱلْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا۟ ٱلْمِحْرَابَ
Vehel etâke nebeu-lḣasmi iż tesevverû-lmihrâb(e)
Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.
إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَىٰ دَاوُۥدَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ ۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ ۖ خَصْمَانِ بَغَىٰ بَعْضُنَا عَلَىٰ بَعْضٍ فَٱحْكُم بَيْنَنَا بِٱلْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَٱهْدِنَآ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلصِّرَٰطِ
İż deḣalû ‘alâ dâvûde fefezi'a minhum(s) kâlû lâ teḣaf(s) ḣasmâni beġâ ba'dunâ ‘alâ ba'din fahkum beynenâ bilhakki velâ tuştit vehdinâ ilâ sevâ-i-ssirât(i)
Hani Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. Onlar, "Korkma! Biz, iki davacı grubuz. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet" dediler.
إِنَّ هَـٰذَآ أَخِى لَهُۥ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِىَ نَعْجَةٌ وَٰحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِى فِى ٱلْخِطَابِ
İnne hâżâ eḣî lehu tis'un ve tis'ûne na'ceten veliye na'cetun vâhidetun fekâle ekfilnîhâ ve'azzenî fî-lḣitâb(i)
İçlerinden biri şöyle dedi: "Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken 'Onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni bastırdı."
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِۦ ۖ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ ٱلْخُلَطَآءِ لَيَبْغِى بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ ۗ وَظَنَّ دَاوُۥدُ أَنَّمَا فَتَنَّـٰهُ فَٱسْتَغْفَرَ رَبَّهُۥ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ ۩
Kâle lekad zalemeke bisu-âli na'cetike ilâ ni'âcih(i)(s) ve-inne keśîran mine-lḣuletâ-i leyebġî ba'duhum ‘alâ ba'din illâ-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti ve kalîlun mâ hum(k) ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festaġfera rabbehu ve ḣarra râki'an ve enâb(e)
Davud dedi ki: "Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi.
فَغَفَرْنَا لَهُۥ ذَٰلِكَ ۖ وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلْفَىٰ وَحُسْنَ مَـَٔابٍ
Feġafernâ lehu żâlik(e)(s) ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in)
Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.
يَـٰدَاوُۥدُ إِنَّا جَعَلْنَـٰكَ خَلِيفَةً فِى ٱلْأَرْضِ فَٱحْكُم بَيْنَ ٱلنَّاسِ بِٱلْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ ٱلْهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ ۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌۢ بِمَا نَسُوا۟ يَوْمَ ٱلْحِسَابِ
Yâ dâvûdu innâ ce'alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi fahkum beyne-nnâsi bilhakki velâ tettebi'i-lhevâ feyudilleke ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) inne-lleżîne yadillûne ‘an sebîli(A)llâhi lehum ‘ażâbun şedîdun bimâ nesû yevme-lhisâb(i)
Ona dedik ki: "Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır."
وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَآءَ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَـٰطِلًا ۚ ذَٰلِكَ ظَنُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ۚ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِنَ ٱلنَّارِ
Vemâ ḣaleknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ bâtilâ(en)(c) żâlike zannu-lleżîne keferû feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr(i)
Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkar edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkar edenlerin haline!
أَمْ نَجْعَلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ كَٱلْمُفْسِدِينَ فِى ٱلْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ ٱلْمُتَّقِينَ كَٱلْفُجَّارِ
Em nec'alu-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti kelmufsidîne fî-l-ardi em nec'alu-lmuttekîne kelfuccâr(i)
Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?
كِتَـٰبٌ أَنزَلْنَـٰهُ إِلَيْكَ مُبَـٰرَكٌ لِّيَدَّبَّرُوٓا۟ ءَايَـٰتِهِۦ وَلِيَتَذَكَّرَ أُو۟لُوا۟ ٱلْأَلْبَـٰبِ
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun liyeddebberû âyâtihi veliyeteżekkera ulû-l-elbâb(i)
Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُۥدَ سُلَيْمَـٰنَ ۚ نِعْمَ ٱلْعَبْدُ ۖ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ
Ve vehebnâ lidâvûde suleymân(e)(c) ni'me-l'abd(u)(s) innehu evvâb(un)
Davud'a Süleyman'ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِٱلْعَشِىِّ ٱلصَّـٰفِنَـٰتُ ٱلْجِيَادُ
İż ‘urida ‘aleyhi bil'aşiyyi-ssâfinâtu-lciyâd(u)
Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.
فَقَالَ إِنِّىٓ أَحْبَبْتُ حُبَّ ٱلْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّى حَتَّىٰ تَوَارَتْ بِٱلْحِجَابِ
Fekâle innî ahbebtu hubbe-lḣayri ‘an żikri rabbî hattâ tevârat bilhicâb(i)
(32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
رُدُّوهَا عَلَىَّ ۖ فَطَفِقَ مَسْحًۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلْأَعْنَاقِ
Ruddûhâ ‘aley(ye)(s) fetafika meshan bi-ssûki vel-a'nâk(i)
(32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَـٰنَ وَأَلْقَيْنَا عَلَىٰ كُرْسِيِّهِۦ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ
Velekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ ‘alâ kursiyyihi ceseden śümme enâb(e)
Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.
قَالَ رَبِّ ٱغْفِرْ لِى وَهَبْ لِى مُلْكًا لَّا يَنۢبَغِى لِأَحَدٍ مِّنۢ بَعْدِىٓ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْوَهَّابُ
Kâle rabbi-ġfir lî veheb lî mulken lâ yenbeġî li-ehadin min ba'dî(s) inneke ente-lvehhâb(u)
Süleyman, "Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!" dedi.
فَسَخَّرْنَا لَهُ ٱلرِّيحَ تَجْرِى بِأَمْرِهِۦ رُخَآءً حَيْثُ أَصَابَ
Feseḣḣarnâ lehu-rrîha tecrî bi-emrihi ruḣâen hayśu esâb(e)
Biz de rüzgarı onun buyruğuna verdik. Rüzgar, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.
وَٱلشَّيَـٰطِينَ كُلَّ بَنَّآءٍ وَغَوَّاصٍ
Ve-şşeyâtîne kulle bennâ-in ve ġavvâs(in)
(37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.
وَءَاخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِى ٱلْأَصْفَادِ
Ve âḣarîne mukarranîne fî-l-asfâd(i)
(37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.
هَـٰذَا عَطَآؤُنَا فَٱمْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Hâżâ ‘atâunâ femnun ev emsik biġayri hisâb(in)
"İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme" dedik.
وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلْفَىٰ وَحُسْنَ مَـَٔابٍ
Ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in)
Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.
وَٱذْكُرْ عَبْدَنَآ أَيُّوبَ إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّى مَسَّنِىَ ٱلشَّيْطَـٰنُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
Veżkur ‘abdenâ eyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-şşeytânu binusbin ve 'ażâb(in)
(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o, Rabbine, "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu" diye seslenmişti.
ٱرْكُضْ بِرِجْلِكَ ۖ هَـٰذَا مُغْتَسَلٌۢ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
Urkud biriclik(e)(s) hâżâ muġteselun bâridun ve şerâb(un)
Biz de ona, "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su" dedik.
وَوَهَبْنَا لَهُۥٓ أَهْلَهُۥ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَىٰ لِأُو۟لِى ٱلْأَلْبَـٰبِ
Ve vehebnâ lehu ehlehu ve miślehum me'ahum rahmeten minnâ ve żikrâ li-ulî-l-elbâb(i)
Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَٱضْرِب بِّهِۦ وَلَا تَحْنَثْ ۗ إِنَّا وَجَدْنَـٰهُ صَابِرًا ۚ نِّعْمَ ٱلْعَبْدُ ۖ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ
Veḣuż biyedike diġśen fadrib bihi velâ tahneś(k) innâ vecednâhu sâbirâ(an)(c) ni'me-l'abd(u)(s) innehu evvâb(un)
Şöyle dedik: "Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma." Gerçekten biz Eyyub'u sabreden bir kimse olarak bulduk. O ne güzel bir kuldu! O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.
وَٱذْكُرْ عِبَـٰدَنَآ إِبْرَٰهِيمَ وَإِسْحَـٰقَ وَيَعْقُوبَ أُو۟لِى ٱلْأَيْدِى وَٱلْأَبْصَـٰرِ
Veżkur ‘ibâdenâ ibrâhîme ve-ishâka ve ya'kûbe ulî-l-eydî vel-ebsâr(i)
(Ey Muhammed!) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an.
إِنَّآ أَخْلَصْنَـٰهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى ٱلدَّارِ
İnnâ aḣlasnâhum biḣâlisatin żikrâ-ddâr(i)
Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlaslı kimseler kıldık.
وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ ٱلْمُصْطَفَيْنَ ٱلْأَخْيَارِ
Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr(i)
Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.
وَٱذْكُرْ إِسْمَـٰعِيلَ وَٱلْيَسَعَ وَذَا ٱلْكِفْلِ ۖ وَكُلٌّ مِّنَ ٱلْأَخْيَارِ
Veżkur ismâ'île ve-lyese'a ve żâ-lkifl(i)(s) vekullun mine-l-aḣyâr(i)
(Ey Muhammed!) İsmail, el-Yesa' ve Zülkifl'i de an. Onların her biri iyi kimselerdi.
هَـٰذَا ذِكْرٌ ۚ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَـَٔابٍ
Hâżâ żikr(un)(c) ve-inne lilmuttekîne lehusne meâb(in)
(49-50) Bu bir öğüttür. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.
جَنَّـٰتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ ٱلْأَبْوَٰبُ
Cennâti ‘adnin mufettehaten lehumu-l-ebvâb(u)
(49-50) Bu bir öğüttür. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.
مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَـٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ
Mutteki-îne fîhâ yed'ûne fîhâ bifâkihetin keśîratin ve şerâb(in)
Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak pek çok meyveler ve içecekler isterler.
۞ وَعِندَهُمْ قَـٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ أَتْرَابٌ
Ve 'indehum kâsirâtu-ttarfi etrâb(un)
Yanlarında gözlerini kendilerinden ayırmayan yaşıt eşler vardır.
هَـٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ ٱلْحِسَابِ
Hâżâ mâ tû'adûne liyevmi-lhisâb(i)
İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir.
إِنَّ هَـٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُۥ مِن نَّفَادٍ
İnne hâżâ lerizkunâ mâ lehu min nefâd(in)
İşte bu bizim verdiğimiz rızıktır. Ona asla tükenme yoktur.
هَـٰذَا ۚ وَإِنَّ لِلطَّـٰغِينَ لَشَرَّ مَـَٔابٍ
Hâżâ(c) ve-inne littâġîne leşerra meâb(in)
(55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ ٱلْمِهَادُ
Cehenneme yaslevnehâ febi/se-lmihâd(u)
(55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
هَـٰذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ
Hâżâ felyeżûkûhu hamîmun ve ġassâk(un)
İşte (azap), onu tatsınlar: Bir kaynar su ve bir irin.
وَءَاخَرُ مِن شَكْلِهِۦٓ أَزْوَٰجٌ
Ve âḣaru min şeklihi ezvâc(un)
O azaba benzer çeşit çeşit başka azaplar da vardır.
هَـٰذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ ۖ لَا مَرْحَبًۢا بِهِمْ ۚ إِنَّهُمْ صَالُوا۟ ٱلنَّارِ
Hâżâ fevcun muktehimun me'akum(s) lâ merhaben bihim(c) innehum sâlû-nnâr(i)
(Kendi aralarında şöyle derler:) "İşte sizinle beraber cehenneme tıkılacak bir grup. Onlara rahat ve huzur olmasın! Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir."
قَالُوا۟ بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَبًۢا بِكُمْ ۖ أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا ۖ فَبِئْسَ ٱلْقَرَارُ
Kâlû bel entum lâ merhaben bikum(s) entum kaddemtumûhu lenâ(s) febi/se-lkarâr(u)
O grup da, "Hayır, size rahat ve huzur olmasın. Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü durak yeridir!" der.
قَالُوا۟ رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَـٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِى ٱلنَّارِ
Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâżâ fezidhu ‘ażâben di'fen fî-nnâr(i)
Şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse, cehennemde onun azabını bir kat daha artır."
وَقَالُوا۟ مَا لَنَا لَا نَرَىٰ رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ ٱلْأَشْرَارِ
Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ ne'udduhum mine-l-eşrâr(i)
Yine şöyle derler: "Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?"
أَتَّخَذْنَـٰهُمْ سِخْرِيًّا أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ ٱلْأَبْصَـٰرُ
Etteḣażnâhum siḣriyyen em zâġat ‘anhumu-l-ebsâr(u)
"(Cehennemlik değillerdi de) biz onları alaya mı almış olduk, yoksa (buradalar da) gözlerimizden mi kaçtılar?"
إِنَّ ذَٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ ٱلنَّارِ
İnne żâlike lehakkun teḣâsumu ehli-nnâr(i)
Şüphesiz bu, cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.
قُلْ إِنَّمَآ أَنَا۠ مُنذِرٌ ۖ وَمَا مِنْ إِلَـٰهٍ إِلَّا ٱللَّهُ ٱلْوَٰحِدُ ٱلْقَهَّارُ
Kul innemâ enâ munżir(un)(s) vemâ min ilâhin illa(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)
(Ey Muhammed!) De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan bir Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."
رَبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ٱلْعَزِيزُ ٱلْغَفَّـٰرُ
Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-l'azîzu-lġaffâr(u)
"O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır."
قُلْ هُوَ نَبَؤٌا۟ عَظِيمٌ
Kul huve nebeun ‘azîm(un)
De ki: "Bu Kur'an, büyük bir haberdir."
أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ
Entum ‘anhu mu'ridûn(e)
"Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz."
مَا كَانَ لِىَ مِنْ عِلْمٍۭ بِٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰٓ إِذْ يَخْتَصِمُونَ
Mâ kâne liye min ‘ilmin bilmele-i-l-a'lâ iż yaḣtasimûn(e)
"Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu."
إِن يُوحَىٰٓ إِلَىَّ إِلَّآ أَنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
İn yûhâ ileyye illâ ennemâ enâ neżîrun mubîn(un)
"Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ إِنِّى خَـٰلِقٌۢ بَشَرًا مِّن طِينٍ
İż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min tîn(in)
Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: "Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım."
فَإِذَا سَوَّيْتُهُۥ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِى فَقَعُوا۟ لَهُۥ سَـٰجِدِينَ
Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min rûhî feka'û lehu sâcidîn(e)
"Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."
فَسَجَدَ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme'ûn(e)
Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.
إِلَّآ إِبْلِيسَ ٱسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلْكَـٰفِرِينَ
İllâ iblîse-stekbera vekâne mine-lkâfirîn(e)
Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
قَالَ يَـٰٓإِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ ۖ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ ٱلْعَالِينَ
Kâle yâ iblîsu mâ mene'ake en tescude limâ ḣalektu biyedey(ye)(s) estekberte em kunte mine-l'âlîn(e)
Allah, "Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?" dedi.
قَالَ أَنَا۠ خَيْرٌ مِّنْهُ ۖ خَلَقْتَنِى مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُۥ مِن طِينٍ
Kâle enâ ḣayrun minh(u)(s) ḣalektenî min nârin ve ḣalektehu min tîn(in)
İblis, "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi.
قَالَ فَٱخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ
Kâle faḣruc minhâ fe-inneke racîm(un)
Allah, şöyle dedi: "Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun."
وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِىٓ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلدِّينِ
Ve-inne ‘aleyke la'netî ilâ yevmi-ddîn(i)
"Şüphesiz benim lanetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir."
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِىٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub'aśûn(e)
İblis, "Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" dedi.
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلْمُنظَرِينَ
Kâle fe-inneke mine-lmunzarîn(e)
(80-81) Allah, şöyle dedi: "Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin."
إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْوَقْتِ ٱلْمَعْلُومِ
İlâ yevmi-lvakti-lma'lûm(i)
(80-81) Allah, şöyle dedi: "Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin."
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
Kâle febi'izzetike leuġviyennehum ecma'în(e)
(82-83) İblis, "Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım" dedi.
إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ‘ibâdeke minhumu-lmuḣlasîn(e)
(82-83) İblis, "Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım" dedi.
قَالَ فَٱلْحَقُّ وَٱلْحَقَّ أَقُولُ
Kâle felhakku velhakka ekûl(u)
Allah, şöyle dedi: "İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum:"
لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ
Leemleenne cehenneme minke vemimmen tebi'ake minhum ecma'în(e)
"Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım."
قُلْ مَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلْمُتَكَلِّفِينَ
Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn(e)
(Ey Muhammed!) De ki: "Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim."
إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَـٰلَمِينَ
İn huve illâ żikrun lil'âlemîn(e)
"Bu Kur'an, alemler için ancak bir öğüttür."
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُۥ بَعْدَ حِينٍۭ
Veleta'lemunne nebeehu ba'de hîn(in)
"Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz."