İçeriğe atla
Sâd 9Cüz 23 · Sayfa 453

Sâd Sûresi 9. Âyet

ص

Sohbete sor

Em ‘indehum ḣazâ-inu rahmeti rabbike-l'azîzi-lvehhâb(i)

Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

Sâd Sûresi

Bu âyet kâfirlerin cehalet ve dalâletlerini açığa vurmakta ve bir anlamda şöyle buyurmaktadır: Rabbinin nübüvvet ve rahmet hazineleri onların elinde midir ki, bu hazinelerden istediklerine verip istediklerinden esirgesinler? Peygamberliği kendi anlayışlarına göre taksim edip, sadece eşraf ve önderlerine layık görsünler de Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) dışlasınlar?

Hâlbuki peygamberlik, Allah Teâlâ’nın kullarından dilediğine verdiği mahza bir ikramdır. Ne karşılık ister ne şükür şart koşar; sırf lütuf ve atıyyedir. Onu engelleyecek, dağıtımını yönlendirecek hiçbir güç yoktur. Çünkü O, mülkünde ve melekûtunda dilediği gibi tasarruf eden Azîz’dir; aynı zamanda dilediğine dilediğini sınırsızca veren, hiçbir sebep ve karşılık gözetmeden bağışlayan Vehhâb’dır.

Öyleyse, hakikate karşı çıkan, peygamberle mücadeleye kalkışan ve inatla direnen bu kâfirlerin ellerinde ne var ki dilediklerini yapabileceklerini vehmediyorlar? Onlar mı rahmeti taksim edecek, kaderi değiştirecek? Onlar mı göğe yükselip vahyin kime ineceğini belirleyecek? Onlar mı istediklerini helâke uğratacak? Hayır! Bütün bunlar, onların gurur ve cehaletinin bir yansımasından ibarettir.

Tasavvufi anlamda âyette geçen “rahmet hazineleri”, yalnızca nübüvvetin zahirî lütufkarlığını değil, aynı zamanda kalplere inen mârifet ve hikmet nurlarını da ifade eder. Bu hazineler, nefsin elinde değildir; onların tasarrufu ruha ve kalbe bırakılmıştır. Çünkü bu nurlar, “Vehhâb” isminin doğrudan ihsanıdır. O hâlde asıl olan rahmeti kabule hazır bir kalbe sahip olmaktır. Nitekim Allah Teâlâ “VAllâhu yaḣtessu birahmetihi men yeşâu”Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder” (Bakara, 2/105) buyurmaktadır. Bu açıdan bakıldığında:

Avâm için rahmet hazinesi, şerîatın hükümleridir. Onlara rahmet, helâl ve haramı, emir ve yasakları bildiren ilâhî düzen içinde tecellî eder. Şeriata sarılmak, avâmın nasibine düşen rahmettir.

Havâs için rahmet hazinesi, mârifetin ilkasıdır. Onlar, şeriatın zâhirine bağlı kalmakla birlikte kalplerine doğan ilhamla yönelir, ilimden zevke intikal ederler. Bu rahmet, kalpte açığa çıkan ledünnî bir idraktir.

Hâssu’l-havâs için rahmet hazinesi ise vahdet nurlarıdır. Bu mertebede rahmet, “fenâ” ile başlayıp “bekâ” ile kemale erer; kesretin izleri silinir, vahdetin ve izzetin hakikati kalır. Burada rahmet, bizzat Hakk’ın zâtî nurlarından ibarettir; ne veren görünür ne verilen, yalnızca Hak vardır.

Dolayısıyla âyette sorulan “rahmet hazineleri onların elinde mi?” ifadesi, aslında şunu da işaret eder: Avâm zahiri hükümleri, havâs mârifeti, hâssu’l-havâs vahdeti kendilerine mâl edemez. Çünkü bu mertebeler, kulun gücüne değil, sadece “Vehhâb” olan Allah’ın sırf ihsanına bağlıdır.

Âzîz ve Vehhâb İsimlerinin Sırları Azîz ismi, izz/izzet kökünden türeyen bir sıfat olup “değerli, şerefli, benzersiz, güçlü ve daima üstün gelen” anlamlarını taşır. Bu yönüyle zelîlin zıddıdır. İsim, Allah’ın kudret ve kuvvetinin, yücelik ve üstünlüğünün kadîm olduğunu, yaratılmış varlıklardaki gibi değişime uğramadığını ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de doksana yakın âyette Allah’a nisbet edilen Azîz ismi, çoğunlukla Hakîm, Rahîm, Alîm, Kavî, Hamîd, Gafûr, Gaffâr, Vehhâb, Kerîm ve Zü’ntikām isimleriyle birlikte zikredilmiştir. Ayrıca izzet kavramı da birçok âyette Allah’a izafe edilmiş, mutlak üstünlüğün yalnızca O’na ait olduğu bildirilmiştir. Bu kullanımlar, izzetin ulûhiyetin temel sıfatlarından biri olduğunu göstermekte, nitekim Allah’ın izzeti üzerine yemin edilebileceğini belirten hadislerle de teyit edilmektedir.

Esmâ-i hüsnâ şârihleri, Azîz ismine dört temel mânâ vermiştir: benzeri olmayan, daima galip gelen, kuvvetli olan ve izzet veren. İlk üç anlam zâtî ve tenzîhî sıfatlara; dördüncü anlam ise fiilî sıfatlara dâhildir. Bu sonuncu anlamı ifade eden esas isim, Resûlullah tarafından Allah’ın isimleri arasında zikredilen ve aynı kökten gelen Muʿizzdir.

İmam Gazzâlî, Azîz isminin üç vasfı bir arada taşıdığını belirtir: Benzeri nadir bulunan; kendisine şiddetle ihtiyaç duyulan; erişilmesi ve bilinmesi zor olan. Bu üç niteliği taşımayan şey azîz diye adlandırılamaz. Gazzâlî’ye göre nadir bulunmanın kemâl noktası “bir” olmaktır ki bu sadece Allah’a mahsustur. İhtiyaç duyulmanın kemâli, her şeyin varlığa gelişinde ve devamında O’na muhtaç olmasıdır; bu da ancak Allah’a aittir.

Kullar içinde “azîz” olanlar, uhrevî saadet yolunda kendilerine ihtiyaç duyulan kimselerdir. Bunların başında peygamberler gelir; ardından râşid halifeler, âlimler, ârifler ve adaletle hükmeden yöneticiler zikredilir. Onların izzeti, sahip oldukları mânevî dereceden ve insanları irşad etmelerinden kaynaklanır. Nitekim Kur’an’da, “İzzet Allah’a, resulüne ve müminlere aittir” (el-Münâfikūn 63/8) buyrularak bu hakikat açıkça ifade edilmiştir. (Koloğlu, DİA, 4/331) Vehhâb ismi, “karşılık beklemeden bolca veren” demektir. Vehb kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi beş yerde geçmekte, bunların üçünde doğrudan Vehhâb şeklinde zikredilmektedir (Âl-i İmrân 3/8; Sâd 38/9, 35). Yağmurun inişi, topraktan biten ağaç ve meyveler, denizlerden çıkan nimetler, gece ve gündüzün sakladığı ikramlar ve Allah’ın her varlığa, hayatını sürdürebilmesi için verdiği şeylerin tamamı birer “vehb”tir.

İnsana ait bütün iyilikler ve mutluluk vesileleri de yalnızca ilâhî lütuf ve ihsanın eseridir; kul bunlara hak kazanmış değildir. Çünkü üzerine gerekli olan bir vazifeyi yerine getiren kimse için “vehhâb” denilemez. İnsanlar başkalarına daha çok maddî değerler hibe edebilir; ancak şifa, çocuk, hidayet yahut musibetlerden kurtuluş gibi nimetleri kimse veremez. Bunları lütfetmeye güç yetiren yalnız Vehhâb olan Allah Teâlâ’dır. Gerçek anlamda cömertlik ve lütufkârlık yalnızca O’na mahsustur.

Kulun Vehhâb isminden nasibi ise, kendisine ihsan edilen nimetleri başkalarına Allah rızasını gözeterek vermesidir. Zira O’nun rızası, bütün nimetlerin en yücesidir. (Topaloğlu, DİA, 42/610-611) Azîz ve Vehhâb isimlerinin tecellilerine gelince: Nerede bir izzet varsa, onun aslı yalnızca Rahmân’a aittir. Çünkü var olan her şey, varlığını bütünüyle Rahmân’dan alır. Bir varlık izzetle vasıflanmışsa, o izzet, Azîz isminin zuhurundan ibarettir. Zira cemu’l-cem makamında Azîz ismi Rahmân ismiyle birleşir; burada artık ne isim ne de müsemma söz konusudur, yalnızca mutlak birlik hükmünü icra eder.

Azîz ismi âbidler açısından kendisine ulaşılamayan, erişilemeyen anlamındadır; mârifet ehli için nefislerinin etki ve izlerini ortadan kaldıran manasındadır; hâssu’l-havâs için ise kendilerinde hiçbir isim ve sıfat bırakmayıp onları tümüyle fenâya ulaştırma anlamındadır.

Vehhâb isminin tecellisi ise çoğunlukla Şekûr isminin hükümlerine döner. Çünkü varlıkta her şükür, aslında verilen hibelerin “Vehhâb”tan geldiğini ikrar etmekten ibarettir. Dolayısıyla her şükür, “Vehhâb”ın tecellîsinden doğar ve onunla “Şekûr” isminin mânâsı açığa çıkar.

Nimetin hibe edilmesi bazen kulun azgınlığa sürüklenmesine sebep olur; işte bu durumda nimet, artış ve devam yerine kesintiye uğrar, bereketi azalır ve “Mâniʿ” ismi devreye girer. Fakat aynı ihsan, şükürle karşılandığında ve paylaşılmak suretiyle yayıldığında, daha çok artışı celbeder. Böylece hem dünyada hem âhirette ebedî bir devama kavuşur. Bu da “Rahmân” isminin galebesidir. (Tilimsânî, Meâni’l-Esmâ, 141-142, 181-182)


Âyet 10

اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ

(38/10) Em lehum mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ felyertekû fî-l-esbâb.

(38/10) Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)