İçeriğe atla
Sâd 10Cüz 23 · Sayfa 453

Sâd Sûresi 10. Âyet

ص

Sohbete sor

Em lehum mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(s) felyertekû fî-l-esbâb(i)

Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)

Sâd Sûresi

Bu ifâde, bir önceki âyeti biraz daha ileri götürerek müşriklerle alay edilmekte ve ne kadar aciz oldukları gösterilmektedir: Yoksa şu ulvî ve süflî âlemlerin mülkü onların mı ki rabbânî meseleler hakkında konuşup akıl yürütüyorlar; izzet ve kibriyâ sâhibi Allah’ın, kendisine has kıldığı ilâhî planlarla ilgili ahkâm kesiyorlar! Öyleyse bütün imkanlarını seferber ederek Arş’a yükselsinler görelim. “Em lehum sullemun yestemi’ûne fîh(i) felye/ti mustemi’uhum bisultânin mubîn”Yoksa onların, üzerine çıkıp sırları (ilâhî vahyi) dinledikleri bir merdivenleri mi var?” (Tûr, 52/38) Hadi bakalım Arş’a kurulup kâinatın tüm işlerini yönetsinler, diledikleri kimseye vahiy indirsinler. Halbuki Rabbinin sonsuz hazineleri yanında küçük bir şey kalan bu maddî âlemde bile onların mutlak tasarrufları yoktur. Nitekim âyetlerde bu husus açıkça dile getirilmiştir: “Kuli-d’û-lleżîne ze’amtum min dûni(A)llâh lâ yemlikûne miśkâle żerratin fî-ssemâvâti velâ fî-l-ardi vemâ lehum fîhimâ min şirkin vemâ lehu minhum min zahîr”De ki: Allah’ı bırakıp da ilâh olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.” (Sebe, 34/22) Peygamberimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allah gökte bir hüküm verdiğinde, melekler onun sesini sanki zincirin düz bir taşa vurulması gibi işitirler. Bunun üzerine melekler, emre boyun eğerek kanatlarını indirirler. Sonra kalplerindeki korku giderilince, ne ile emrolunduklarını anlarlar.

Alt derecedekiler üsttekilere: “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorduklarında, Allah onları hakkın diliyle konuşturur. Onlar da kendilerine yönelen murada uygun olarak haber verirler. Böylece her tabaka, kendine takdir edilmiş olan emirle çevrelenir; yukarıdakilerin kuşatılması nasıl ise, aşağıdakiler de kendi paylarına düşen emirle kuşatılmış olurlar.

Sonra üçüncü katman ikinciye sorar: “Rabbiniz ne buyurdu?” Onlar da hakkın diliyle konuşur ve kendilerine verilen haberi iletirler. Böylece her biri, emrolunduğu şeyi yerine getirir. Bu düzen gökten göğe, emirden emre iner; tâ ki nihayete ulaşıncaya kadar ilâhî emrin zinciri tamamlanır.

Bütün varlıklar, kendilerine verilen emirle amel eder; hepsi Allah’ın kudreti ve kuvvetiyle sevk edilir. Ne kendi başlarına bir kudretleri vardır ne de müstakil bir tasarrufları. Onlar bütünüyle Allah’ın emrine bağlıdırlar. İşte “esbâb-ı semâvât: göklerin sebepleri” budur: İlki Allah’ın dilemesiyle ikinciye bağlanır, ikinci üçüncüye sebep olur, böylece emir zinciri nihayete ulaşır ve murad-ı ilâhî gerçekleşmiş olur. (İbn Berrecân, Tefsir, 4/518-519) İşarî yorum bakımından “esbâb: sebepler” kalbin mârifete ve buradan da vahdete açılan dereceleridir. Sâlik, her makamda “sebep” gibi görünen bir vasıta ile Hakk’a doğru yükselir, fakat her defasında o sebebin hakikatte ortadan kalktığını, yalnız Müsebbibü’l-esbâb (sebeplerin Sebebi) olan Allah’ın kaldığını müşâhede eder. Böylece her taayyün bir sebep gibi görünür; her tenezzül bir mertebe gibi tecellî eder. Nihayetinde ise bütün sebeplerin sebebi, bütün menzillerin menzili, bütün makamların kaynağının yalnızca Hak olduğu zuhur eder.

Zâhirde esbâb, tabakaları hâlinde inen ilâhî emrin vasıtalarıdır; meleklerden meleklere, semâdan semâya, emirden emre intikal eder. Bu silsile, nübüvvetle insana ulaşır ve kevnî nizam bu şekilde sürdürülür. Bâtında esbâb ise kalpten kalbe, latîfeden latîfeye akan bir nur olarak tecellî eder. Bu mânevî zincirin başlangıcı şerîattır, nihâyeti ise cem’u’l-cem mertebesidir.


Âyet 11

جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ

(38/11) Cundun mâ hunâlike mehzûmun mine-l-ahzâb.

(38/11) Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şuracıkta bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.