E-unzile ‘aleyhi-żżikru min beyninâ(c) bel hum fî şekkin min żikrî(s) bel lemmâ yeżûkû ‘ażâb(i)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
"Kur'ân aramızdan ona mı indirilmiş?" dediler. Doğrusu onlar benim Kur'ân'ımdan bir kuşku içindeler. Ve doğrusu onlar henüz azabımı tatmadılar.
Bu ayet, müşriklerin Kur'an'ın Hz. Muhammed'e indirilmesini yadırgamalarını ve bu durum karşısındaki şüphelerini dile getirmektedir. Anahtar kavramlar, vahyin kaynağına, müşriklerin inkarcı tutumuna ve ilahi azabın kaçınılmazlığına işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin asıl anlamının 'unutulan bir şeyi hatırlamak' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da 'zikr', Allah'tan gelen vahiy, öğüt ve hatırlatma anlamında da kullanılır. Bu ayette ise 'el-zikr' marife olarak gelerek, özelde Kur'an'ı ifade etmektedir; çünkü o, insanlara unuttukları hakikatleri hatırlatan ilahi bir kitaptır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zikr' kelimesinin Kur'an'da 'kitap' ve 'vahiy' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'el-zikr', Allah'ın Hz. Muhammed'e indirdiği ve insanlara öğüt veren ilahi kelamdır. Müşrikler, bu vahyin kendilerine değil de Hz. Muhammed'e indirilmesini yadırgamaktadırlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da 'hatırlatma', 'öğüt' ve 'ilahi vahiy' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'el-zikr', Allah'ın insanlara gönderdiği ve onları doğru yola ileten, geçmiş peygamberlerin mesajlarını da içeren nihai vahiy olarak karşımıza çıkar. Müşriklerin itirazı, bu 'zikr'in kime indirildiğine yöneliktir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şekk'i, iki şey arasında tereddüt etmek, birini diğerine tercih edememek olarak tanımlar. Bu ayetteki 'şekk', müşriklerin Kur'an'ın Allah katından geldiği gerçeği karşısındaki kararsızlıklarını, kesin bir inanca sahip olmamalarını ve bu yüzden onu reddetmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'şekk'in, iki zıt durumdan birini diğerine tercih etmeye yarayan bir delil bulunmadığında ortaya çıkan bir durum olduğunu belirtir. Ayetteki 'fî şekkin min zikrî' ifadesi, müşriklerin Allah'ın vahyi konusunda kesin bir bilgiye sahip olmamaları, aksine şüphe içinde bocaladıklarını ve bu şüphenin onları inkara sürüklediğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şekk'in Kur'an'da genellikle iman ve yakin zıddı olarak kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'şekk', müşriklerin Kur'an'ın ilahi menşei hakkında kesin bir bilgiye ulaşamamaları, aksine onu bir uydurma olarak görmeleri ve bu şüphelerinin onları inkara sevk etmesi durumunu anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zevq' kelimesinin asıl anlamının 'tatmak' olduğunu, ancak Kur'an'da mecazi olarak 'bir şeyi tecrübe etmek, onun sonucunu görmek' anlamında da kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'yazûqû azâbî', müşriklerin henüz Allah'ın kendilerine vaat ettiği azabı bizzat yaşamadıklarını, onun acısını hissetmediklerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zevq' fiilinin hem maddi tatma hem de manevi tecrübe etme anlamlarında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'lemâ yezûqû azâbî' ifadesi, müşriklerin inkarları ve şüpheleri nedeniyle karşılaşacakları ilahi azabın henüz kendilerine ulaşmadığını, bu azabın şiddetini ve gerçekliğini henüz idrak etmediklerini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zevq' kelimesinin bir şeyin ilk tadına bakmak, onu denemek anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanım, müşriklerin azabın gerçekliğini ve şiddetini henüz tam olarak deneyimlemediklerini, bu yüzden de inkarlarında ısrar ettiklerini ima eder. Azabı tattıklarında ise durumun değişeceği anlaşılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' olduğunu, bu yüzden cezalandırmanın da insanı istediği şeylerden alıkoyması nedeniyle bu ismi aldığını belirtir. Ayetteki 'azâbî', Allah'ın inkarcılara yönelik, onları dünyevi veya uhrevi nimetlerden mahrum bırakacak olan cezalandırmasını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'azâb'ın 'şiddetli ceza' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'azâbî', Allah'ın kudretinin bir tezahürü olarak, inkarcıların şüpheleri ve inkarları karşısında karşılaşacakları, onlara acı verecek olan ilahi cezayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azâb' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir sonucu olarak ortaya çıkan, hem dünyevi hem de uhrevi cezaları kapsadığını ifade eder. Bu ayetteki 'azâbî', müşriklerin henüz tecrübe etmedikleri, ancak inkarlarında ısrar etmeleri halinde kaçınılmaz olarak karşılaşacakları ilahi cezayı vurgular.
Sâd Sûresi
Müşrikler vahyin kendilerine değil de Hz. Peygambere indirilmesini kabullenmeyerek “Kur’ân, aramızdan Muhammed'e mi indirildi? Yani biz, insanların reisi ve eşrafı olduğumuz halde Kur’ân, bize değil de ona mı indirildi?” diyerek hasetlerinden kalkıp gittiler. Onların bu sözleri tıpkı “Ve kâlû levlâ nuzzile hâżâ-lkur-ânu ‘alâ raculin mine-lkaryeteyni ‘azîm” “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden (Mekke ve Tâif) bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 43/31) demelerine benzer. Aslında onların bu tavrı, Hz. Peygamber’i kabullenmemenin yanı sıra vahyin kaynağını inkâr ederek şüphe ve tereddüte düştüklerini gösterir. Halbuki vahiy apaçık bir nurdur; fakat onlarda bunu görecek göz ve gönül yoktur. Çünkü kalpleri kör, gönülleri karanlık içindeydi. Allah Teâlâ’nın Peygamberine giydirdiği rubûbiyet nurlarını, celâl ve cemâl parıltılarını değil de onu yalnızca insani suretiyle gördüler. Nitekim onların bu hâli “Yenzurûne ileyke vehum lâ yubsirûn“ “Sana bakıyorlar, ama görmüyorlar.” (A‘râf, 7/198) âyetinde belirtilmiştir.
Bu nedenle Resûlullah’ı, son derece yanlış bir tutum içinde kendi nefisleriyle kıyaslamaya kalkıştılar. Oysa bilmediler ki o, ilk nur, yaratılışın hakikati ve varlığın zuhurunun sebebiydi. Keşke onun nurunu vahdet aynasında görebilselerdi; işte o zaman Hakk’ın ona hitaben buyurduğu “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hitabının sırrını idrak ederlerdi.
Bu mahrumiyet, onları hem Peygamber hem de Hakk’ın buyruğu ve zikri karşısında şüpheye düşürdü; Kur’ân’ın Allah’tan indirilmiş bir öğüt olduğunu inkâra sevk etti. Halbuki Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı “zikrî” diyerek zâtına izafe etmiş, onun kadîm hakikatini vurgulamıştı. Fakat müşrikler, taklide meyledip delillerden yüz çevirdiler; vehimlerine kapılarak kimi zaman vahyi sihir, kimi zaman da uydurma saydılar. İlâhî azabı henüz tatmamış olmaları, onları bu inkârda ısrarcı kıldı. Ancak o azabı tattıklarında şüpheleri ortadan kalkacak, fakat iman etmeleri kendilerine fayda vermeyecektir.
Gerçekte onlar, ilâhî huzurdan uzaklaştırılmanın, kurbiyetten mahrum bırakılmanın azabını yaşamaktadırlar. Fakat duyularına galip gelen gaflet, bu azabı hissetmelerine engeldir. Ne var ki “Yevme tublâ-sserâ-ir” “O gün bütün sırların açığa çıkacağı vakit” (Târık, 86/9) geldiğinde bâtın zuhura galebe çalacak, suretlerin ardındaki hakikat ortaya çıkacak ve kâfirler işte o zaman azabı gerçekten tadacaklardır. Şayet bu tadı dünyada iken alabilselerdi, inkâr yolunda böylesine pervasız davranmazlardı.
Öte yandan âyette, aynı zamanda günümüzün kimi zahid ve âlimlerine de ince bir işaret vardır. Zira rabbânî bir âlim ve muhakkik bir ârif, onların idrak edemedikleri bir hakikati dile getirdiğinde yahut zevk etmedikleri bir inceliğe temas ettiğinde, nefislerinin azgınlığı onları o ârifi yalanlamaya sevk eder. Hâlbuki yapmaları gereken, onun nefeslerini ganimet bilmek, sohbetini fırsat görmek, hâlinden istifade etmeye çalışmaktır. Fakat tam aksine, içlerinde uyanan kıskançlık ve şüphe ile: “Bu sırlar, bu hakikatler içimizden sadece ona mı keşfen bildirildi?” diyerek inkâr ve tereddüde düşerler. Oysa hakikatin lütfu herkese açıktır; ama kalbin safiyetine, niyetin ihlâsına ve nefsin tezkiyesine göre tezahür eder. Âriflere lütfedilen bu keşif ve ilham, onların şahsından değil, onları seçip nurlandıran Hakk’ın ihsanındandır.
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ
(38/9) Em ‘indehum ḣazâ-inu rahmeti rabbike-l’azîzi-lvehhâb.
(38/9) Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?