İçeriğe atla
Sâd 8Cüz 23 · Sayfa 453

Sâd Sûresi 8. Âyet

ص

Sohbete sor

E-unzile ‘aleyhi-żżikru min beyninâ(c) bel hum fî şekkin min żikrî(s) bel lemmâ yeżûkû ‘ażâb(i)

(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.

Sâd Sûresi

Müşrikler vahyin kendilerine değil de Hz. Peygambere indirilmesini kabullenmeyerek “Kur’ân, aramızdan Muhammed'e mi indirildi? Yani biz, insanların reisi ve eşrafı olduğumuz halde Kur’ân, bize değil de ona mı indirildi?” diyerek hasetlerinden kalkıp gittiler. Onların bu sözleri tıpkı “Ve kâlû levlâ nuzzile hâżâ-lkur-ânu ‘alâ raculin mine-lkaryeteyni ‘azîm”Bu Kur’ân, iki şehrin birinden (Mekke ve Tâif) bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 43/31) demelerine benzer. Aslında onların bu tavrı, Hz. Peygamber’i kabullenmemenin yanı sıra vahyin kaynağını inkâr ederek şüphe ve tereddüte düştüklerini gösterir. Halbuki vahiy apaçık bir nurdur; fakat onlarda bunu görecek göz ve gönül yoktur. Çünkü kalpleri kör, gönülleri karanlık içindeydi. Allah Teâlâ’nın Peygamberine giydirdiği rubûbiyet nurlarını, celâl ve cemâl parıltılarını değil de onu yalnızca insani suretiyle gördüler. Nitekim onların bu hâli “Yenzurûne ileyke vehum lâ yubsirûnSana bakıyorlar, ama görmüyorlar.” (A‘râf, 7/198) âyetinde belirtilmiştir.

Bu nedenle Resûlullah’ı, son derece yanlış bir tutum içinde kendi nefisleriyle kıyaslamaya kalkıştılar. Oysa bilmediler ki o, ilk nur, yaratılışın hakikati ve varlığın zuhurunun sebebiydi. Keşke onun nurunu vahdet aynasında görebilselerdi; işte o zaman Hakk’ın ona hitaben buyurduğu “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hitabının sırrını idrak ederlerdi.

Bu mahrumiyet, onları hem Peygamber hem de Hakk’ın buyruğu ve zikri karşısında şüpheye düşürdü; Kur’ân’ın Allah’tan indirilmiş bir öğüt olduğunu inkâra sevk etti. Halbuki Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı “zikrî” diyerek zâtına izafe etmiş, onun kadîm hakikatini vurgulamıştı. Fakat müşrikler, taklide meyledip delillerden yüz çevirdiler; vehimlerine kapılarak kimi zaman vahyi sihir, kimi zaman da uydurma saydılar. İlâhî azabı henüz tatmamış olmaları, onları bu inkârda ısrarcı kıldı. Ancak o azabı tattıklarında şüpheleri ortadan kalkacak, fakat iman etmeleri kendilerine fayda vermeyecektir.

Gerçekte onlar, ilâhî huzurdan uzaklaştırılmanın, kurbiyetten mahrum bırakılmanın azabını yaşamaktadırlar. Fakat duyularına galip gelen gaflet, bu azabı hissetmelerine engeldir. Ne var ki “Yevme tublâ-sserâ-ir”O gün bütün sırların açığa çıkacağı vakit” (Târık, 86/9) geldiğinde bâtın zuhura galebe çalacak, suretlerin ardındaki hakikat ortaya çıkacak ve kâfirler işte o zaman azabı gerçekten tadacaklardır. Şayet bu tadı dünyada iken alabilselerdi, inkâr yolunda böylesine pervasız davranmazlardı.

Öte yandan âyette, aynı zamanda günümüzün kimi zahid ve âlimlerine de ince bir işaret vardır. Zira rabbânî bir âlim ve muhakkik bir ârif, onların idrak edemedikleri bir hakikati dile getirdiğinde yahut zevk etmedikleri bir inceliğe temas ettiğinde, nefislerinin azgınlığı onları o ârifi yalanlamaya sevk eder. Hâlbuki yapmaları gereken, onun nefeslerini ganimet bilmek, sohbetini fırsat görmek, hâlinden istifade etmeye çalışmaktır. Fakat tam aksine, içlerinde uyanan kıskançlık ve şüphe ile: “Bu sırlar, bu hakikatler içimizden sadece ona mı keşfen bildirildi?” diyerek inkâr ve tereddüde düşerler. Oysa hakikatin lütfu herkese açıktır; ama kalbin safiyetine, niyetin ihlâsına ve nefsin tezkiyesine göre tezahür eder. Âriflere lütfedilen bu keşif ve ilham, onların şahsından değil, onları seçip nurlandıran Hakk’ın ihsanındandır.


Âyet 9

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ

(38/9) Em ‘indehum ḣazâ-inu rahmeti rabbike-l’azîzi-lvehhâb.

(38/9) Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?