Mâ semi'nâ bihâżâ fî-lmilleti-l-âḣirati in hâżâ illâ-ḣtilâk(un)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
"Biz bunu başka bir dinde işitmedik, bu mutlaka bir uydurmadır."
Bu ayet, müşriklerin Hz. Muhammed'in getirdiği tevhid inancına karşı gösterdikleri tepkiyi ve bu inancı 'uydurma' olarak nitelendirmelerini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'işitme', 'millet' ve 'ihtilak' gibi kavramlar üzerinden, tevhidin onların mevcut inanç sistemleriyle çeliştiğini ve bu durumu reddetme biçimlerini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sem'' kökünü 'sesi idrak etmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'mâ semi'nâ' ifadesi, müşriklerin tevhid inancını daha önceki dinlerde veya kendi geleneklerinde duymadıklarını, dolayısıyla bu yeni öğretinin kendileri için yabancı ve kabul edilemez olduğunu vurgular. Bu, onların zihinsel ve kültürel bir reddini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sem'' kelimesinin hem fiziksel işitmeyi hem de bir şeyi anlamayı ve kabul etmeyi ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki kullanım, sadece fiziksel bir işitme eksikliği değil, aynı zamanda bu yeni mesajın onların inanç sistemlerine aykırı olduğu için zihinsel olarak da kabul görmediğini ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'millet' kelimesini 'din' ve 'şeriat' olarak açıklar. Ayetteki 'el-milletü'l-âhire' ifadesi, müşriklerin kendi geleneksel dinlerini ve atalarından miras aldıkları inanç sistemlerini kastettiğini gösterir. Onlar, tevhid inancını bu 'son' veya 'mevcut' dinlerinde görmediklerini iddia ederler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'millet' kelimesinin 'din' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin kendi dinleri ve inançları dışında bir şeyin kendilerine sunulmasına karşı çıktıklarını, tevhidin kendi 'millet'lerine yabancı olduğunu düşündüklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'millet' kavramının Kur'an'da genellikle belirli bir peygamberin getirdiği dinî sistemi ifade ettiğini belirtir. Ancak bu ayette, müşriklerin ağzından kullanıldığında, onların kendi atalarından gelen ve bağlı oldukları geleneksel inanç sistemini temsil eder. Onlar, Hz. Muhammed'in getirdiği mesajı kendi 'millet'lerine aykırı bulmuşlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âhir' kelimesini 'bir şeyin sonu' veya 'sonra gelen' olarak açıklar. Ayetteki 'el-milletü'l-âhire' ifadesi, müşriklerin kendi dönemlerinde takip ettikleri veya atalarından kendilerine ulaşan en son dinî geleneği kastettiğini gösterir. Bu, onların tevhidin kendi mevcut inanç sistemlerine uymadığını vurgulamak için kullandıkları bir ifadedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'âhire' kelimesinin 'son' veya 'en son' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin kendi 'son' veya 'mevcut' dinlerinde tevhid inancına dair bir şey duymadıklarını iddia etmeleri, onların bu yeni mesaja karşı direnişlerini ve gelenekselciliklerini ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ihtilak' kelimesini 'yalan uydurmak' ve 'asılsız iddialarda bulunmak' olarak açıklar. Ayetteki 'illâ ihtilâkun' ifadesi, müşriklerin Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği tevhid mesajını tamamen kendi uydurması, asılsız bir iddia olarak gördüklerini ve bu şekilde değersizleştirmeye çalıştıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kökünün 'bir şeyi yoktan var etmek' veya 'bir şeyi ölçüyle yapmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'İhtilak' ise, 'yalan uydurmak', 'asılsız bir şeyi var etmek' anlamında kullanılır. Müşrikler, tevhid mesajını 'yoktan var edilmiş bir yalan' olarak nitelendirerek, onun ilahi kökenini reddederler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ihtilak' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yalan ve iftira uydurmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, müşriklerin tevhid inancını 'uydurma' olarak nitelemesi, onların bu mesaja karşı olan derin inkarlarını ve onu ciddiye almamalarını ifade eder. Bu, aynı zamanda peygamberi yalancılıkla itham etme çabasıdır.
Sâd Sûresi
Kâfirler bu sözleriyle demek istediler ki: “Biz böyle bir tevhîd çağrısını ne Îsâ’nın getirdiği dinde işittik –zira Hıristiyanlar tevhîde değil teslise inanıyorlardı– ne de atalarımızın bize miras bıraktığı Kureyş dininde gördük.” Onlar için hakikat, geçmişten devraldıkları kalıplara sığınmak ve onları muhafaza etmekten ibaretti. İlâhî davetin çağrısına yönelmek yerine, beşerî âdetleri, alışılmış gelenekleri ve atalarından miras aldıkları sapkın inançları kendilerine dayanak kıldılar. Böylece taklidi ilim ve hakikat zannettiler.
“Millet” lafzı aslında peygamberler vasıtasıyla Allah’ın kulları için teşrî buyurduğu hak dinin adıdır. Kur’ân’da bu lafzın müşriklerin bâtıl inanç sistemi için de kullanılması, teşbihe dayalı bir mecazdır. Yani onların sözde “milleti”, hakikatte sapkın bir taklitten ibaretti.
Burada Allah Teâlâ, kâfirlerin kalplerinin rubûbiyet nurlarını taşıyamayacak kadar zayıf oluşunu haber vermektedir. Hakk’ın azamet tecellileri üzerlerine hücum ettiğinde, kudretin sarsıcı heybeti karşısında dağılmışlar, ilâhî hakikati “uydurma” sayarak nefislerinin uydurduğu putlara sığınmışlardır. Halbuki bu, ezelî Cebbâriyetin kahır tecellisi idi. Onlara adeta şöyle denilmişti: “Sahte ilahlarınızla oyalanın! Çünkü sizi hakikatin müşâhedesinden perdeleyen, Arş’tan toprağın en altına kadar her zerrede tecellî eden ilâhî kudretin azametidir.” (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/186) İşârî manada, “millet-i âhire: son din” ifadesi, kalbin özünde saklı duran en saf hakikati temsil eder. Bu hakikat, nefsin karanlık perdelerinden sıyrıldığında kalbe doğan ilâhî bir nurdur. Gaflet ve taklitle yaşayan nefis, bu hakikate ulaşamadığından onu uydurma zanneder. Zira emmâre nefis için hakikat, alışkanlıkların ve vehimlerin ötesine geçtiğinde anlaşılmaz hâle gelir. Oysa ârif için bu hakikat, varlığın özünde kaynayan vahdet nurlarının fışkırdığı pınar gibidir. Ârif, o nurlarda sadece tevhîdi değil, aynı zamanda varlığın ezelde sabit olan hakikatlerini müşâhede eder. Böylece gafillerin “uydurma” sandığı şey, âriflerin nazarında ezelî sır ve ahadiyyet cevheri olarak görünür.
ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ
(38/8) E-unzile ‘aleyhi-zzikru min beyninâ bel hum fî şekkin min zikrî bel lemmâ yezûkû ‘azâb.
(38/8) O zikir (Kur’ân) içimizden ona mı indirildi (dediler). İşin doğrusu onlar benim zikrim karşısında kuşku içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadılar!