İçeriğe atla
Sâd 7Cüz 23 · Sayfa 453

Sâd Sûresi 7. Âyet

ص

Sohbete sor

Mâ semi'nâ bihâżâ fî-lmilleti-l-âḣirati in hâżâ illâ-ḣtilâk(un)

(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.

Sâd Sûresi

Kâfirler bu sözleriyle demek istediler ki: “Biz böyle bir tevhîd çağrısını ne Îsâ’nın getirdiği dinde işittik –zira Hıristiyanlar tevhîde değil teslise inanıyorlardı– ne de atalarımızın bize miras bıraktığı Kureyş dininde gördük.” Onlar için hakikat, geçmişten devraldıkları kalıplara sığınmak ve onları muhafaza etmekten ibaretti. İlâhî davetin çağrısına yönelmek yerine, beşerî âdetleri, alışılmış gelenekleri ve atalarından miras aldıkları sapkın inançları kendilerine dayanak kıldılar. Böylece taklidi ilim ve hakikat zannettiler.

Millet” lafzı aslında peygamberler vasıtasıyla Allah’ın kulları için teşrî buyurduğu hak dinin adıdır. Kur’ân’da bu lafzın müşriklerin bâtıl inanç sistemi için de kullanılması, teşbihe dayalı bir mecazdır. Yani onların sözde “milleti”, hakikatte sapkın bir taklitten ibaretti.

Burada Allah Teâlâ, kâfirlerin kalplerinin rubûbiyet nurlarını taşıyamayacak kadar zayıf oluşunu haber vermektedir. Hakk’ın azamet tecellileri üzerlerine hücum ettiğinde, kudretin sarsıcı heybeti karşısında dağılmışlar, ilâhî hakikati “uydurma” sayarak nefislerinin uydurduğu putlara sığınmışlardır. Halbuki bu, ezelî Cebbâriyetin kahır tecellisi idi. Onlara adeta şöyle denilmişti: “Sahte ilahlarınızla oyalanın! Çünkü sizi hakikatin müşâhedesinden perdeleyen, Arş’tan toprağın en altına kadar her zerrede tecellî eden ilâhî kudretin azametidir.” (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/186) İşârî manada, “millet-i âhire: son din” ifadesi, kalbin özünde saklı duran en saf hakikati temsil eder. Bu hakikat, nefsin karanlık perdelerinden sıyrıldığında kalbe doğan ilâhî bir nurdur. Gaflet ve taklitle yaşayan nefis, bu hakikate ulaşamadığından onu uydurma zanneder. Zira emmâre nefis için hakikat, alışkanlıkların ve vehimlerin ötesine geçtiğinde anlaşılmaz hâle gelir. Oysa ârif için bu hakikat, varlığın özünde kaynayan vahdet nurlarının fışkırdığı pınar gibidir. Ârif, o nurlarda sadece tevhîdi değil, aynı zamanda varlığın ezelde sabit olan hakikatlerini müşâhede eder. Böylece gafillerin “uydurma” sandığı şey, âriflerin nazarında ezelî sır ve ahadiyyet cevheri olarak görünür.


Âyet 8

ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ

(38/8) E-unzile ‘aleyhi-zzikru min beyninâ bel hum fî şekkin min zikrî bel lemmâ yezûkû ‘azâb.

(38/8) O zikir (Kur’ân) içimizden ona mı indirildi (dediler). İşin doğrusu onlar benim zikrim karşısında kuşku içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadılar!


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)