Ventaleka-lmeleu minhum eni-mşû vasbirû ‘alâ âlihetikum(s) inne hâżâ leşey-un yurâd(u)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
İçlerinden ileri gelenler fırladılar ve dediler ki: "İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten arzu edilen bir murad!"
Bu ayet, müşrik ileri gelenlerinin Hz. Peygamber'e karşı takındıkları direnişçi tavrı ve kendi inançlarına bağlılık çağrılarını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'inṭalaqa', 'imşū', 'iṣbirū' ve 'ālihetikum' kelimeleri, bu direnişin ve inanç savunmasının temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Talaq (طَلَق) kelimesi, bir şeyin bağından kurtulup serbest kalması anlamına gelir. 'İntalaka' (انطلق) ise, bir yerden ayrılıp gitmek, serbestçe hareket etmek demektir. Ayetteki kullanımı, müşrik ileri gelenlerinin Hz. Peygamber'in tebliğine karşı bir araya gelip ortak bir karar alarak dağılmalarını, yani 'yürüyün' emrini vermek üzere harekete geçmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İntalaka (انطلق) fiili, burada 'gittiler' veya 'ayrıldılar' anlamındadır. Müşriklerin ileri gelenlerinin, kendi aralarında bir karar alıp, o kararı uygulamak üzere dağılmalarını mecazi olarak anlatır. Bu, sadece fiziksel bir ayrılış değil, aynı zamanda bir eylem planını başlatma anlamı taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Meşy (مشي) kelimesi, ayaklarla hareket etmek, yürümek demektir. Ayetteki 'imşū' (امشوا) emri, müşrik ileri gelenlerinin kendi taraftarlarına, Hz. Peygamber'in davetini terk edip kendi yollarında devam etmeleri yönündeki kesin talimatını belirtir. Bu, sadece fiziksel bir yürüyüş değil, aynı zamanda bir inanç ve yaşam tarzı üzerinde sebat etme çağrısıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Meşy (مشي), bir yerden başka bir yere ayaklarla intikal etmektir. Kur'an'da bazen mecazi olarak bir yol tutmak, bir prensibe uymak anlamında da kullanılır. Buradaki 'imşū' (امشوا) emri, müşriklerin kendi tanrılarına bağlılıklarını sürdürmeleri ve Hz. Peygamber'in getirdiği yeni dinden uzak durmaları yönündeki kararlı tutumlarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabr (صبر), nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak veya hoşlandığı şeylere karşı direnmektir. Ayetteki 'iṣbirū' (اصبروا) emri, müşriklerin kendi tanrılarına olan inançlarında sebat etmeleri, Hz. Peygamber'in davetine karşı direnç göstermeleri ve bu inançlarından vazgeçmemeleri yönündeki güçlü çağrıyı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sabr kavramı, Kur'an'da genellikle zorluklar karşısında dayanıklılık ve sebat gösterme anlamında kullanılır. Bu ayette ise, müşriklerin kendi inanç sistemlerine olan bağlılıklarını sürdürme ve dışarıdan gelen yeni bir mesaja karşı direnme bağlamında kullanılmıştır. Bu, onların kendi 'hakikat' olarak gördükleri şeye karşı gösterdikleri bir tür 'sabr'dır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sabr (صبر), bir şeyin üzerinde durmak, sebat etmek ve dayanmaktır. Ayetteki 'iṣbirū' (اصبروا) emri, müşriklerin kendi tanrılarına olan bağlılıklarını korumaları ve Hz. Peygamber'in tebliğine karşı durmaları yönündeki kararlılıklarını pekiştirmek için kullanılmıştır. Bu, onların kendi batıl inançlarını savunma çabalarının bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله) kelimesi, ibadet edilen, tapılan varlık anlamına gelir. 'Âlihetikum' (آلهتكم) ifadesi, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları putları ve tanrıları ifade eder. Ayette, müşrik ileri gelenlerinin kendi taraftarlarını bu sahte ilahlara bağlılıkta direnmeye çağırmaları, onların şirk inancının temelini oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İlah (إله), kendisine ibadet edilen, yüceltilen ve tapınılan varlıktır. 'Âlihetikum' (آلهتكم) kelimesi, müşriklerin kendilerine ait, Allah'ın dışında taptıkları varlıkları belirtir. Bu ayette, müşriklerin kendi inanç sistemlerini ve taptıkları putları savunma çabaları açıkça görülmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İlah kavramı, Kur'an'da 'tapılmaya layık olan' anlamında kullanılır. Müşriklerin 'âlihetikum' (آلهتكم) ifadesi, onların Allah'ın birliğini reddederek, birden fazla tanrıya inanma ve onlara tapınma pratiklerini ifade eder. Bu ayette, müşrik liderlerin kendi takipçilerini bu çok tanrılı inanç sistemine bağlı kalmaya teşvik etmeleri, tevhid inancına karşı bir duruş sergilediklerini gösterir.
Sâd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Rivâyete göre bu sözü söyleyen kişi, İslâm’ın en şiddetli düşmanlarından Ukbe b. Ebû Muayt’tır. Ukbe, İslâmiyet’ten önce Mekke’nin zenginleri ve ileri gelenleri arasında yer alıyor, İslâm’ın ilk günlerinden itibaren Resûlullah’ı davetten vazgeçirmeye ve müslüman olanları dinden döndürmeye çalışıyordu. Kötülükte ileri gitmesiyle tanınmış, hatta Peygamberimizin kapısının önüne pislik dökecek kadar düşmanlık göstermişti. Hz. Peygamber, komşusu olan Ebû Leheb ve Ukbe’nin kendisine sürekli eziyet ettiklerini bizzat ifade etmiştir.
Ukbe, Kureyş’in ileri gelenlerinden Nadr b. Hâris ile birlikte Yahudi âlimlerine danışmak üzere Medine’ye gönderilmiş, onların tavsiyesiyle Hz. Peygamber’e Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh hakkında sorular yöneltmiştir. Resûlullah “inşallah” demeyi unutarak cevap için bir gün sonrasını işaret etmiş, fakat vahiy gecikince müşrikler aleyhine dedikodular yapmış, bunun üzerine Kehf sûresinde “Allah izin verirse demedikçe hiçbir şey için ‘yarın yapacağım’ deme” (18/23-24) âyeti inmiştir.
Ukbe’nin düşmanlığı bununla da sınırlı kalmamış, Kâbe’nin yanında namaz kılan Peygamberimizin secdesi sırasında üzerine yeni doğuran devenin işkembesini atmış, bir başka seferinde secdedeyken elbisesini boynuna dolayıp onu boğmaya kalkışmıştır. Bu saldırıya Hz. Ebû Bekir müdahale ederek engel olmuştur. Resûl-i Ekrem ise bu sürekli eziyetler karşısında Ukbe ile birlikte Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye b. Halef’i Allah’a havale ederek bedduada etmiştir. Nitekim İbn Mes‘ûd’un rivayetine göre bu isimlerin tamamı Bedir Savaşı’nda öldürülmüştür. (İsmail Yiğit, DİA, 42/63-64)
Müşriklerin tapınmak için davet ettikleri ilahlar, hakikatte nefsin vehimlerinden ve hayalî sûretlerden ibarettir; sahte ve temelsizdir. Zira hakikatte “İlah”, bizatihi kaim olan, varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmayan, kendisinden başka her şeyin varlığının O’na borçlu olduğu mutlak varlıktır. İnsanların bir nesneye “ilah” demeleri, onu ilah yapmaz. Bu sebeple Allah Teâlâ müşrikleri kınayarak: “Eta’budûne mâ tenhitûn” “Siz kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz!” (Sâffât, 37/95) buyurmuştur.
Akl-ı selîm ile selim fıtratın ve bunları destekleyen rabbanî vahyin ortaya koyduğu açık burhan şunu bildirir: hakikî ilah, üzerinde hiçbir hâkimiyet kurulamayacak, hiçbir kayıtla sınırlanamayacak olandır. Oysa müşriklerin “ilah” saydıkları putlar, kendi elleriyle biçim verdikleri, varlığını sürdürmek için insana muhtaç cisimlerdir. İlahlık yalnızca zâtıyla kāim, olan ve varlığı kendinden bulunan ahadiyyet mertebesindeki Allah’a mahsustur; O’ndan bütün isimler ve sıfatlar vahidiyyet mertebesinde çokluk suretinde zuhûr eder; bu isimlerin bâtınında tecelli eden ulûhiyyet mertebesi, ibadete ve yönelişe layık olan yegâne hakikati gösterir; nihayet mahlûkatın terbiyesini ve idaresini üstlenen rubûbiyyet mertebesinde bütün âlem, tek bir Rabbin tasarrufunda, düzen ve nizama kavuşur. Şu hâlde ilahlık, birliğin mutlak kaynağı olan Allah’a aittir; O birdir, eşi ve ortağı yoktur.
Diğer yandan batıla inananlar, uydurdukları sahte tanrılar uğruna sabır ve sebat gösterebiliyorsa, hakikat yolcuları tevhîd sancağını taşımakta, ibadet ve ubudiyette, sabır ve istikamette daha çok sebat etmelidirler. Özellikle hakikati arayan sâdık tâlibler, aşkın ateşiyle yanan muhibler ve vuslat iştiyakıyla tutuşan ârifler için bu sabır ve sebat, kulluğun en ulvî mertebesidir. Onların sebatı, aslında Allah’ın ezelde dilediği hakikat yolunda “makbûl” olanla “merdûd” olanı birbirinden ayıran sırra bağlıdır. (Dâye, Te’vîlât, 5/179) Mekkeli müşrikler, ilâhî hakikat kendi içlerinden birinin eliyle geldiği için şaşkınlıklarını Hz. Peygamber üzerinden dile getirmiş ve şöyle demişlerdi:
مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ
(38/7) Mâ semi’nâ bihâżâ fî-lmilleti-l-âḣirati in hâżâ illâ-ḣtilâk.
(38/7) Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır.