İçeriğe atla
Sâd 5Cüz 23 · Sayfa 453

Sâd Sûresi 5. Âyet

ص

Sohbete sor

Ece'ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ(en)(s) inne hâżâ leşey-un ‘ucâb(un)

"İlahları bir tek ilah mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!"

Sâd Sûresi

Kalpler, Hakk’ı unutmanın hastalığıyla eğrilince, nübüvvetin hakikatleri onlara, bozulmuş akıllarının zevkine göre sihir gibi göründü. Sıddîk olan Peygamber’i yalancı sandılar. Müşrik atalarından miras aldıkları inanca ters göründüğü için aslında tek olan İlâh’ı çoğaltarak sahte tanrılar hayal ettiler. Bu nedenle Resûlullah’ın “Bir olan Allah’a” inanma davetini kabullenemediler. “Nasıl olur da bunca yaratığın tamamına bir ilâh yeterli olur? Bir ilâh hepimizi duyar mı? Bizim üçyüz altmış putumuz Mekke’nin bir aylık işini idare edemezken Muhammed’in bahsettiği tek ilâh bu âlemin tamamını tek başına nasıl idare edecek? Gerçekten bu, şaşılacak tuhaf bir şey” dediler.

Hâlbuki asıl hayret edilecek şey, onların hiçbir delil ve burhana dayanmadan tek olan Allah’ı reddedip, kendi elleriyle yaptıkları taş ve tahtaları “ilah” diye çoğaltmalarıydı. Zira eğer Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, onların da yaratma ve yönetme kudreti bulunması gerekirdi. Böyle bir durumda ya her birinin iradesi ayrı ayrı geçerli olurdu ki bu, kâinatta bitmeyen bir kaos doğururdu; yahut hiçbirinin iradesi geçerli olmazdı ki bu da ilahlığın zaten imkânsız olduğunu gösterirdi; veya birinin iradesi üstün gelir, diğerleri âciz kalırdı ki bu da yalnız birinin gerçek ilah olduğunu, diğerlerinin sahte olduğunu ortaya koyardı. Bu ise kemal sıfatına aykırıdır; kemal sıfatı bulunmayan da asla ilah olamaz. Dolayısıyla, evrenin düzenli işleyişi ve varlıklar arasındaki ahenk, başlı başına Allah’ın birliğinin apaçık delilidir. “Lev kâne fîhimâ âlihetun illa(A)llâhu lefesedetâ” “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı.” (Enbiyâ, 21/22) Tevhîdin hakikatinin özü müşriklerin kalplerine hiç ulaşmamıştı. Onlar için bu, en fazla bir ihtimalden ibaretti; kesin bir tasdik ve yakin değildi. Böyle olunca ne Allah’ı tanıyabildiler ne de “ulûhiyyet” kavramının manasını kavrayabildiler. Böylece onların çokluğa dair vehimlerinden türeyen bütün sözleri, Kur’ân’ın kesin hükümleri karşısında bâtıl kaldı. Fakat buna rağmen âyette de haber verildiği üzere iddialarından vaz geçmediler:


Âyet 6

وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ

(38/6) Ventaleka-lmeleu minhum eni-mşû vasbirû ‘alâ âlihetikum inne hâżâ leşey-un yurâd.

(38/6) İçlerinden ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya sabırla devam edin. İşte (sizden) istenen şey budur.”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)