Ece'ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ(en)(s) inne hâżâ leşey-un ‘ucâb(un)
"İlahları bir tek ilah mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!"
"İlâhları, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!"
Bu ayet, müşriklerin Hz. Muhammed'in tebliğine karşı gösterdikleri şaşkınlığı ve itirazı dile getirmektedir. Özellikle 'ilahları tek bir ilah mı yaptı?' şeklindeki ifadeleri, tevhid inancına karşı direnişlerini ve bu durumu 'tuhaf' bulmalarını vurgular. Ayet, tevhidin müşrik zihniyetindeki radikal değişim talebini ve bunun yol açtığı şaşkınlığı dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilah' kelimesinin 'el-ileh' kökünden geldiğini ve 'tapınılan, ibadet edilen' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-âlihe' ise çoğul olup, müşriklerin taptığı birden fazla tanrı veya putları ifade eder. Onlar, bu çoklu tanrı anlayışının tek bir ilaha indirgenmesini şaşırtıcı bulmuşlardır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ilah' kelimesinin 'ma'bûd' (tapınılan) anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki 'el-âlihe' ifadesi, müşriklerin kendi inanç sistemlerinde yücelttikleri ve ibadet ettikleri varlıkları temsil eder. Onlar için bu varlıkların tek bir 'ilah'a dönüştürülmesi, alışılmadık ve kabul edilemez bir durumdur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an öncesi Arap toplumunda 'yüce varlık, tapınılan güç' anlamında kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kavramı 'Allah' ile özdeşleştirerek tevhidî bir anlam kazandırdığını belirtir. Ayetteki 'el-âlihe' ise bu tevhid öncesi çok tanrılı anlayışın bir yansımasıdır ve müşriklerin bu eski anlayıştan vazgeçmek istemeyişlerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilah' kelimesinin 'el-ileh' kökünden türediğini ve 'ibadet edilen, kendisine yönelinen' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'ilâhen vâhidâ' (tek bir ilah) ifadesi, Kur'an'ın temel mesajı olan tevhid inancını, yani ibadetin yalnızca tek bir varlığa yöneltilmesi gerektiğini vurgular. Müşrikler bu tekliğe şaşırmışlardır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ilah' kelimesinin 'hayranlık duyulan, kendisine sığınılan' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'ilâhen vâhidâ' ifadesi, müşriklerin çok tanrılı sisteminden, her türlü hayranlık ve sığınmanın tek bir varlığa yöneldiği tevhid inancına geçişin zorluğunu ve bu durumun onlar için ne kadar 'tuhaf' olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'da mutlak ve aşkın bir varlık olan Allah'ı ifade ettiğini, O'nun eşi ve benzeri olmadığını vurgular. Ayetteki 'ilâhen vâhidâ' ifadesi, Kur'an'ın bu yeni ve radikal tevhid anlayışını temsil ederken, müşriklerin bu anlayışı kendi çok tanrılı sistemleriyle bağdaştıramadıklarını ve bu yüzden şaşkınlıklarını dile getirdiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vâhid' kelimesinin 'tek, bir' anlamına geldiğini ve 'Allah'ın sıfatlarından biri' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ilâhen vâhidâ' ifadesi, Allah'ın birliğini, eşsizliğini ve ibadette ortağı olmadığını vurgular. Müşriklerin şaşkınlığı, bu mutlak birliğin kendi çok tanrılı inançlarıyla çelişmesinden kaynaklanmaktadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'vâhid' kelimesinin 'bölünemez, parçalanamaz' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'ilâhen vâhidâ' ifadesi, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olduğunu, hiçbir şeye muhtaç olmadığını ve hiçbir ortağı bulunmadığını anlatır. Müşrikler için bu, kendi tanrılarını 'bölüp parçalayarak' tek bir varlığa indirgeme fikriydi ve bu yüzden tuhaf geliyordu.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ucâb' kelimesinin 'acîb'den daha mübalağalı olduğunu ve 'çok şaşırtıcı, hayret verici' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'le-şey'un ucâb' ifadesi, müşriklerin Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği tevhid inancını, yani çok tanrılı sistemden tek tanrıya geçişi son derece tuhaf, akıl almaz ve alışılmadık bulduklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ucâb' kelimesinin 'hayret ve şaşkınlık uyandıran' anlamında kullanıldığını ve 'acîb' kelimesine göre daha yoğun bir şaşkınlık ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, müşriklerin 'tanrıları tek bir tanrı mı yaptı?' sorusuna verdikleri 'bu tuhaf bir şeydir' cevabı, onların tevhid inancına karşı duydukları derin şaşkınlığı ve yadırgamayı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'acb' kökünün 'beklenmedik bir durum karşısında duyulan şaşkınlık' anlamına geldiğini belirtir. 'Ucâb' ise bu şaşkınlığın şiddetini artırır. Ayetteki 'le-şey'un ucâb' ifadesi, müşriklerin kendi yerleşik inanç sistemlerinin kökten değiştirilmesi teklifine karşı gösterdikleri aşırı tepkiyi ve bu durumu akıllarına sığdıramadıklarını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Sâd Sûresi
Kalpler, Hakk’ı unutmanın hastalığıyla eğrilince, nübüvvetin hakikatleri onlara, bozulmuş akıllarının zevkine göre sihir gibi göründü. Sıddîk olan Peygamber’i yalancı sandılar. Müşrik atalarından miras aldıkları inanca ters göründüğü için aslında tek olan İlâh’ı çoğaltarak sahte tanrılar hayal ettiler. Bu nedenle Resûlullah’ın “Bir olan Allah’a” inanma davetini kabullenemediler. “Nasıl olur da bunca yaratığın tamamına bir ilâh yeterli olur? Bir ilâh hepimizi duyar mı? Bizim üçyüz altmış putumuz Mekke’nin bir aylık işini idare edemezken Muhammed’in bahsettiği tek ilâh bu âlemin tamamını tek başına nasıl idare edecek? Gerçekten bu, şaşılacak tuhaf bir şey” dediler.
Hâlbuki asıl hayret edilecek şey, onların hiçbir delil ve burhana dayanmadan tek olan Allah’ı reddedip, kendi elleriyle yaptıkları taş ve tahtaları “ilah” diye çoğaltmalarıydı. Zira eğer Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, onların da yaratma ve yönetme kudreti bulunması gerekirdi. Böyle bir durumda ya her birinin iradesi ayrı ayrı geçerli olurdu ki bu, kâinatta bitmeyen bir kaos doğururdu; yahut hiçbirinin iradesi geçerli olmazdı ki bu da ilahlığın zaten imkânsız olduğunu gösterirdi; veya birinin iradesi üstün gelir, diğerleri âciz kalırdı ki bu da yalnız birinin gerçek ilah olduğunu, diğerlerinin sahte olduğunu ortaya koyardı. Bu ise kemal sıfatına aykırıdır; kemal sıfatı bulunmayan da asla ilah olamaz. Dolayısıyla, evrenin düzenli işleyişi ve varlıklar arasındaki ahenk, başlı başına Allah’ın birliğinin apaçık delilidir. “Lev kâne fîhimâ âlihetun illa(A)llâhu lefesedetâ” “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı.” (Enbiyâ, 21/22) Tevhîdin hakikatinin özü müşriklerin kalplerine hiç ulaşmamıştı. Onlar için bu, en fazla bir ihtimalden ibaretti; kesin bir tasdik ve yakin değildi. Böyle olunca ne Allah’ı tanıyabildiler ne de “ulûhiyyet” kavramının manasını kavrayabildiler. Böylece onların çokluğa dair vehimlerinden türeyen bütün sözleri, Kur’ân’ın kesin hükümleri karşısında bâtıl kaldı. Fakat buna rağmen âyette de haber verildiği üzere iddialarından vaz geçmediler:
وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ
(38/6) Ventaleka-lmeleu minhum eni-mşû vasbirû ‘alâ âlihetikum inne hâżâ leşey-un yurâd.
(38/6) İçlerinden ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya sabırla devam edin. İşte (sizden) istenen şey budur.”