Ve 'acibû en câehum munżirun minhum(s) ve kâle-lkâfirûne hâżâ sâhirun keżżâb(un)
Kafirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu, yalancı bir sihirbazdır."
İçlerinden kendilerine uyarıcı bir peygamber geldiğine şaştılar da kâfirler: "Bu bir sihirbazdır, yalancıdır" dediler.
Bu ayet, müşriklerin peygamberin kendilerinden biri olmasını ve tevhid inancını garipsemelerini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'şaşma', 'uyarıcı', 'inkarcı', 'sihirbaz' ve 'yalancı' gibi kavramlar üzerinden onların tepkileri ve reddiyeleri vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Acb (عجب), insanın alışık olmadığı bir şeyi görmesi veya duymasıyla ortaya çıkan ruh halidir. Ayetteki 'acibû' ifadesi, müşriklerin kendilerinden bir uyarıcının gelmesini ve tevhid çağrısını akıllarına sığdıramamaları, bunu garip ve tuhaf bulmaları anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Acb (عجب), bir şeyin benzeri görülmemiş veya alışılmadık olması nedeniyle kalpte oluşan hayret ve şaşkınlık halidir. Ayetteki kullanımı, müşriklerin peygamberin risaletini ve getirdiği mesajı, özellikle de tek tanrı inancını, kendi alışkanlıklarına ve beklentilerine aykırı bulmaları sebebiyle duydukları şaşkınlığı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnzar (إنذار), bir şeyi haber vermek ve ondan sakındırmak demektir. Münzir (منذر) ise, insanları Allah'ın azabından ve kötü akıbetten sakındıran, uyaran kişidir. Ayetteki 'münzir' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) müşrikleri tevhide davet ederek şirkin kötü sonuçları hakkında uyarıda bulunma görevini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Münzir (منذر), korkutucu bir haber veren ve bu haberle insanları uyaran kişidir. Ayetteki 'münzir' kelimesi, peygamberin kavmini Allah'ın azabıyla korkutarak onları doğru yola çağıran elçi rolünü mecazi olarak değil, doğrudan ifade etmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İnzar (إنذار) kavramı Kur'an'da genellikle peygamberlerin temel görevlerinden biri olarak geçer ve insanları ilahi azap konusunda uyarmayı ifade eder. Ayetteki 'münzir', peygamberin bu uyarıcı rolünü, özellikle de kendilerinden biri olmasının müşrikler tarafından garipsenmesi bağlamında öne çıkarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek demektir. Şer'î anlamda ise, Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, inkar etmektir. Ayetteki 'el-kâfirûn' ifadesi, peygamberin getirdiği tevhid mesajını ve risaletini bilinçli olarak reddeden, inkar eden müşrikleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Küfr (كفر), hakikati örtmek ve gizlemektir. Kâfir (كافر) ise, Allah'ın birliğini, peygamberliğini ve ahiret gününü inkar eden kişidir. Ayetteki 'el-kâfirûn', peygamberin uyarılarına rağmen tevhid inancını ve risaleti kabul etmeyip onu sihirbaz ve yalancı olarak nitelendiren kimseleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sihr (سحر), göz bağcılığı ve aldatma demektir. Sâhir (ساحر) ise, insanları gerçek olmayan şeylere inandıran, gözlerini boyayan kişidir. Ayetteki 'sâhir' kelimesi, müşriklerin peygamberi, getirdiği mucizeleri ve Kur'an'ı sihir olarak niteleyerek onun risaletini küçümseme ve reddetme çabalarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sihr (سحر), gizli ve ince bir şekilde yapılan, insanları etkileyen ve hakikati değiştiren eylemdir. Sâhir (ساحر), bu tür eylemleri gerçekleştiren kişidir. Ayetteki 'sâhir' ifadesi, müşriklerin peygamberin tebliğini ve mucizelerini, gerçek dışı ve aldatıcı birer sihir olarak görme yanılgılarını yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kizb (كذب), gerçeğin aksini söylemektir. Kezzâb (كذاب) ise, çok yalan söyleyen, yalanı meslek edinmiş kişidir. Ayetteki 'kezzâb' ifadesi, müşriklerin peygamberi, Allah adına yalan uydurmakla itham ederek onun güvenilirliğini sarsma ve risaletini geçersiz kılma girişimlerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kezzâb (كذاب) kelimesi, mübalağa sigası olup, yalanı çokça ve sürekli söyleyen anlamındadır. Ayetteki kullanımı, müşriklerin peygamberi sadece yalancı olarak değil, aynı zamanda yalanı alışkanlık haline getirmiş biri olarak damgalama çabalarını, böylece onun mesajını tamamen değersizleştirme niyetlerini ortaya koyar.
Sâd Sûresi
Mekkeli müşrikler, öldükten sonra dirilişin ardından girecekleri ateşe karşı kendilerini uyaran bir peygamberin içlerinden çıkmasına hayret ettiler. Cehalet ve inkârlarının etkisiyle, “Bu bir sihirbazdır, bir yalancıdır” diyerek onu küçümsediler. Böyle söylemelerinin asıl sebebi, liderlik ve servet bakımından kendilerinden daha aşağı gördükleri birinin peygamberlik iddiasını kabullenememeleriydi. Böyle bir şeyi imkânsız sayarak şiddetle karşı çıktılar. Ne var ki, bu tutumları apaçık bir çelişki barındırıyordu. Zira kendi elleriyle yonttukları taş ve ağaç parçalarını tanrı edinmelerine şaşmıyor, fakat hakikati tebliğ eden bir peygamberin gönderilmesini akıllarına sığdıramıyorlardı.
Hâlbuki bu uyarıcının üstelik Araplar’dan ve özellikle de Kureyş’ten çıkması, Allah’ın rahmet ve hikmetinin apaçık bir tecellisiydi. Onların buna şaşmaları gerçekten garipti; zira göklerin ve yerin yaratılışındaki nizamı derin bir tefekkürle incelemiş olsalar, bu hakikatin, Mutlak Varlık Sahibi’nin ezelden beri bilinen sıfatlarının tabiî bir gereği olduğunu kavrayacaklardı. Fakat onlar “Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi iżkâlû mâ enzela(A)llâhu ‘alâ beşerin min şeyin” “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler; çünkü Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi dediler” (En‘âm, 6/91). Oysa bilselerdi, içlerinden bir elçi gönderilmesi kendileri için en büyük şeref ve övgü vesilesiydi. Onların bu hakikate şaşmaları ve peygamberi inkâr etmeleri ise hem dünyada hem de âhirette kendilerine izzet vesilesi olacak bir nimeti ellerinin tersiyle itmekten başka bir şey değildi. (İbn Berrecân, Tefsir, 4/516) Dolayısıyla kendilerinin değil de aralarından yetim birisinin böyle bir mertebeye yükseltilmesini hazmedemediler; hem şaşkınlıklarından hem de hırslarından Hz. Peygamber hakkında ne diyeceklerini bilemeyerek onu yalancı ve büyücü olmakla itham ettiler. Bunu da onun ne kadar doğru sözlü, emin, güvenilir biri olduğunu bilmelerine rağmen yaptılar.
Müşriklerin çok öfkelenmiş olduğunu ve onların söylediklerini ancak nankörlük ve yoldan çıkmışlıkta ileri gidenlerin söyleyebileceğini göstermek maksadıyla, âyette, zamir yerine açıkça “kâfirler” ismi vurgulanmıştır. Zira kalpleri kör, mizacları bozuk ve akılları dengesiz olduğu için ancak kâfirler bir peygamberi yalancı ve sihirbaz diye tanımlayabilirdi. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/13-14) Hakikat ehli ve vâris-i nebî olan âriflerin, âlimlerin, velilerin ve mürşid-i kâmillerin inkâr edilmesi de peygamberlerin inkârına benzer. Çünkü hakikatin dili her devirde aynı özü taşır; yalnızca zuhur ettiği sûret değişir. Nitekim kimileri onların dış görünüşlerine, giyim-kuşamlarına bakarak inkâr eder, kimileri mesleklerini garipser, kimileri aile yaşantılarını tuhaf bulur; bazıları yoksul oluşlarını kabullenemez zengin hayal eder, bazıları genç olmalarını yadırgar yaşlı-başlı olması gerektiğini söyler. Bütün bu itirazların temelinde, onların taşıdığı manevî hakikate yönelmektense surete takılıp kalma zaafı vardır. Oysa hakikatin kıymeti ne kisvede ne makamda ne de dünyevî ölçülerdedir. Hakikat ehlinin gerçek şahsiyeti onların ahlâkında, hâlinde ve dile getirdikleri hikmette gizlidir. Bu özelliklere talip olmak yerine zâhire takılıp kalanlar, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi hakikati görmezden gelmiş, onu örterek “manevî anlamda inkâra sürüklenmiş” olurlar.
Hz. Mevlânâ Mesnevî’nin altıncı beytinde bu hakikati “ney: insan-ı kâmil” benzetmesi üzerinde şöyle dile getirir:
Herkes kendi zannınca benim yârim oldu Ama kimse benim gönlümdeki sırları aramadı Halk genellikle zahire bakar, neyin sesini duyunca ona ilgi gösterir ve onunla yetinir. Ama ney niye inler? Neden dertlidir? Niçin bu sadâları çıkarır? Kimse işin o tarafına bakmaz ve işin aslını aramaz. Aynı şekilde âriflerin söyledikleri sözlerin ne anlama geldiğine, onun ne mesaj verdiğine kimse dikkat etmez.
Nâkıs kişiler neyin görünüşüne bakarak değer verdikleri gibi, velilerin de zâhirlerine bakarak haklarında hüküm verirler ya beğenirler ya da beğenmezler. Fakat onların sözlerinin hakikatini anlamaya çalışmazlar. Bu nedenle Hz. insanın sadece zahire bakıp da işin hakikatine yönelmemesine dikkat çekerek işin özüne yönelmeye davet eder. Çünkü hakikati itibarıyla kâinattaki her şey Hakk’a aittir; dolayısıyla Hakk’ı zikretmekte, O’na kulluğa çağırmakta ve davet etmektedir. Nitekim kâinattaki her varlığın kendine mahsus bir zikri vardır. İbnü’l-Arabî Allah’ı en fazla tesbih eden varlıkların cemâdât olduğunu, onu nebâtât ve hayvanâtın takip ettiğini, en az tesbih edenin ise insan olduğunu dile getirir. Mevlânâ ud sesinden Hakk’ın zikrini duyduğunu, yine dervişleriyle yolda giderken rastladığı leyleğin “el-Hamdü lek, ve’ş-şükrü lek, ve’l-mülkü lek” diyerek Allah’ı zikrettiğini söyler.
Herkes kendi zannınca hareket etmekte, kâmil insanları kendi gibi biri düşünerek değerlendirmektedir. Fakat burada asıl olan zandan ve şüpheden arınarak yakini elde etmek, zahire takılıp kalmayarak işin özüne bakmaktır. Bunun için de tasavvufî terbiye yoluyla kalp tasfiye edilmeli, gönül gözü hakikati görebilecek hâle getirilmelidir. Hz. Mevlânâ kendi dönemindeki bazı kimselerin böyle bir hataya düştüğünü “Benimle sohbet edenler zahirime bakıp beni de kendi yâri ve cinsi zannetti. Hâlbuki kimse nefsinin hazlarından geçip mücahede ve riyazetle kalp gözünün açılmasını ve bu gözle bâtınımın sırlarını görmek istemedi” sözleriyle dile getirmektedir. (Tek, Hazret-i Mevlânâ ve Mesnevî, 165-166) Eğer Allah bir kimsenin perdesini yırtmayı dilerse, Onu temiz insanlara dil uzatmaya meylettirir.
İbnü’l-Arabî’ye göre müşriklerin Resûlullah’a dil uzatmaları karşısında Allah Teâlâ habibini sanki şu müjdelerle teselli etmiştir: “Kulum, senin için perdeyi yırttım, sana gaybın sırlarını müşâhede ettirdim ve sen de eşyanın hakikatlerini öğrendin, nihayet gelip kavminin kapısına dayandın, onlar da “Bu yalancı bir sihirbazdır” dediler. Kulum, ben sana ahlâkın sırlarını ve cevâmiü'l-kelim özelliğini verdim, seni yaratıcı ismimin anahtarına malik kıldım, ama kâfirler, “Bu ancak bir uydurmadır” dediler. Kulum, ben sana “fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn” “Ol dedi ve oluverdi” (Bakara, 2/117) sözümdeki “nûn” harfinin sırrını verdim, fakat kâfirler, “Bu bir mecnundur, sihirbazdır.” dediler. Kulum, sen onlara kevserin sırlarını sundun, onlar “Bu nakledilegelen bir sihirdir” dediler. Kulum, ben sana kâfiyenin, nazmın, nesrin hakikatini bahşettim, mânaların bilgisini ve alâmetlerini gözünün önüne serdim, ama onlar “Bu bir peygamber değil, aksine şairdir” dediler. Kulum, ben onlara apaçık nuru gösterdim, kendilerini yakînî ilme muttali kıldım, onlar ise “Bu ancak eskilerin masallarından ibarettir.” dediler. (Tefsirü İbnü’l-Arabî, 4/362).
Hz. Ömer’in İslâm’a girmesiyle Kureyş büyük bir sarsıntı yaşamıştı; müminler sevinçle dolarken, müşriklerin ileri gelenleri Ebû Tâlib’in yanında toplanarak şikâyet ettiler: “Sen bizim büyüğümüzsün, reisimizsin. Görüyorsun ki bu işler büyüyor. Gel, aramızda hakemlik yap” dediler. Ebû Tâlib Peygamberi çağırttı ve: “Ey yeğenim, kavmin senden bir istekte bulunuyor, onlara karşı büsbütün ters düşme” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu: “Nedir istedikleri?” Onlar: “İlahlarımızı anmayı bırak, biz de seni ve Rabbin’i kendi haline bırakalım; bunun üzerine aramızda sulh edelim” dediler.
Hz. Peygamber ise onlara şu tarihi cevabı verdi: “Size bir tek söz söyleyeyim; onunla bütün Araplar size tâbi olur, Acemler de önünüzde boyun eğer.” Ebû Cehil, küstahlıkla: “Onu, hatta on misli kadarını kabul ederiz” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Öyleyse Lâ ilâhe illallâhu’l-Vâhid” deyiniz.
O anda müşriklerin tamamı dehşetle ayağa kalkıp şöyle bağırdılar:
اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
(38/5) Ece’ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ inne hâzâ leşey-un ‘ucâb.
(38/5) “İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!”