Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs(in)
Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluş zamanı değildi.
Kendilerinden önce nicelerini helak ettik. Onlar çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi.
Sâd Suresi'nin 3. ayeti, geçmiş ümmetlerin helak edilişini ve kurtuluş imkanlarının kalmadığını vurgular. Ayet, ilahi cezanın kaçınılmazlığını ve zamanın önemini dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Helak (هلاك), bir şeyin faydasız hale gelmesi, yok olması veya bozulmasıdır. Kur'an'da genellikle Allah'ın bir kavmi veya kişiyi cezalandırarak ortadan kaldırması veya güçlerini yok etmesi anlamında kullanılır. Bu ayette, geçmiş nesillerin isyanları sebebiyle ilahi bir ceza ile ortadan kaldırılmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Helak (أهلكنا), burada 'onları cezalandırdık ve yok ettik' manasındadır. Arap dilinde bir şeyi bozmak, işe yaramaz hale getirmek anlamında da kullanılır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretiyle geçmiş kavimleri tamamen ortadan kaldırmasını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Helak kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal veya bireysel yıkımı ifade eder. Bu ayette, geçmiş nesillerin ahlaki yozlaşmaları ve peygamberlere karşı çıkmaları nedeniyle maruz kaldıkları ilahi cezayı ve bunun kaçınılmazlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Karn (قرن), bir nesil veya belirli bir zaman diliminde yaşamış insanlar topluluğudur. Ayetteki 'min karnin' ifadesi, 'geçmiş nesillerden nicelerini' anlamında olup, helak edilen ümmetlerin çokluğunu ve farklı zamanlarda yaşamış olmalarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Karn (قرن), aynı zamanda bir araya gelmiş, birbirine yakın olan şeyleri ifade eder. İnsanlar için kullanıldığında, aynı çağda yaşamış, birbirine yakın nesilleri ifade eder. Bu ayette, helak edilenlerin sadece tek bir grup değil, farklı zaman dilimlerinde yaşamış birçok nesil olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Karn kelimesi, Kur'an'da genellikle 'nesil' veya 'çağ' anlamında kullanılır ve geçmişte yaşamış, belirli bir dönemi temsil eden insan topluluklarını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın helak ettiği toplulukların zaman ve sayı bakımından geniş bir yelpazeye yayıldığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nida (نداء), yüksek sesle çağırmak, feryat etmek demektir. Ayetteki 'fenâdev' ifadesi, helakle yüz yüze geldiklerinde veya helak olduktan sonraki çaresiz hallerini, pişmanlıklarını ve kurtuluş arayışlarını dile getiren bir feryat olarak yorumlanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nida (نداء), bir şeyi çağırmak veya yardım istemek için seslenmektir. Bu ayette, geçmiş ümmetlerin helak anında veya sonrasında, artık iş işten geçtikten sonraki çaresiz yakarışlarını ve kurtuluş umuduyla yaptıkları çağrıları ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nida, genellikle bir isteği veya şikayeti dile getirmek için yapılan yüksek sesli çağrıdır. Ayetteki 'fenâdev', helak olan kavimlerin, azap kendilerine ulaştığında duydukları pişmanlığı ve çaresizliği ifade eden bir çığlık olarak anlaşılmalıdır. Bu çağrı, artık bir fayda sağlamayacaktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Menâs (مناص), kaçış yeri, sığınak veya kurtuluş imkanı anlamına gelir. Ayetteki 'velâte hîne menâs' ifadesi, 'artık kaçış zamanı değildir' veya 'kurtuluş imkanı kalmamıştır' anlamında olup, ilahi cezanın kaçınılmazlığını ve ondan kurtulmanın mümkün olmadığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Menâs (مناص), 'kaçış' veya 'sığınma' demektir. Ayetteki kullanımı, helak olanların artık kaçacak bir yerlerinin, sığınacak bir limanlarının veya azaptan kurtulacak bir yollarının kalmadığını mecazi bir dille ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Menâs, bir şeyden kaçıp kurtulma veya sığınma yeridir. Kur'an'da bu kelime, genellikle ilahi azap karşısında çaresizliği ve kurtuluş imkanının kalmadığını belirtmek için kullanılır. Bu ayette, geçmiş ümmetlerin feryatlarının boşuna olduğunu ve artık azaptan kaçışlarının olmadığını gösterir.
Sâd Sûresi
Allah Teâlâ’nın zât mertebesinden haber verdiği bu sahne, geçmiş ümmetler üzerinden hem ikaz hem de bir hatırlatmadır. Nitekim inkârları sebebiyle önceki ümmetlerden nice güçlü nesiller helak edilmiş, yurtları tarumar olmuştur. Azap üzerlerine indiğinde, onun dehşetinden çığlık atarak tövbe ve pişmanlık göstermişler; birbirlerine seslenerek yardım dilemişlerdir. Lâkin bu feryatları onlara hiçbir fayda sağlamamış, yaptıklarının cezasını en acı şekilde çekmişlerdir. Çünkü sünnetullah gereği azab gelip hüküm kesinleştiğinde artık bundan kaçıp kurtulmak mümkün değildir. Nitekim bu hususa diğer âyetlerde de işaret edilmiştir:
“Hattâ iżâ eḣażnâ mutrafîhim bil’ażâbi iżâ hum yec-erûn” “Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.” (Mü’minûn, 23/64)
“Felem yeku yenfe’uhum îmânuhum lemmâ raev be/senâ sunneta(A)llâhi-lletî kad ḣalet fî ‘ibâdih(i) ve ḣasira hunâlike-lkâfirûn” “Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.” (Mü’min, 40/85) Mekkeli müşrikler bu gerçeği bilmelerine rağmen ibret almamış, hak ve hakikate karşı düşmanlıklarına devam etmişlerdir. Aynı tavır bugünün inkârcılarında da sürmektedir. Günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda, geçmiş milletlerin akibetlerine dair deliller gün gibi ortadadır. Ne var ki bunlardan ibret almak yerine ilâhî hükümleri reddeden, ayrılık ve fitne çıkaran kimseler, bu tavırlarına devam ettikleri sürece geçmiş kavimlerin yaşadığı akıbetten paylarını almaları kaçınılmazdır. Belki “son ümmet” olmaları sebebiyle bütünüyle helâk edilmeyeceklerdir. Fakat ilâhî hakikat, mârifet, nur ve mağfiretten mahrum kalmaları onlar için dünyada da âhirette de en ağır azaptır.
Âyete enfüsî olarak bakıldığında ise, emmâre nefsin hâkimiyeti altında yaşayanlar için de aynı hakikat geçerlidir. Bu dünyadaki süreleri dolup da ecel geldiğinde, pişmanlıkla feryat edecekler; ama o anki tövbeleri onlara hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü tövbenin makbul olduğu vakit, hâlâ imtihan kapısı açıktayken, yani hayatın içindeyken gösterilen samimi yöneliştir. Ölümle birlikte bu kapı tamamen kapanır.
Dolayısıyla geçmiş ümmetlerin kıssalarına sadece bir “hikâye” yahut “masal” gözüyle bakan kimseler, aslında en büyük cezaya uğramaktadırlar. Zira ibret alma fırsatından mahrum kalmak, aslında azabın ta kendisidir. Hakikati inkâr eden için azap yalnız dışarıdan gelen bir musibet değil, kalpteki körlük, gönüdeki mühür ve bâtındaki karanlıktır.
Terzi Baba bu hususu şöyle izah etmektedir:
Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaları yalnızca “geçmiştekilerin hikâyeleri” olarak görmek yerine, o kıssalarda zikredilen şahıs ve olayların bizdeki karşılıklarını aramak, Hak yolunda bize büyük kazanımlar sağlayacaktır:
“Bu yaşananları ilim olarak bilip üzerimizde o ahlâkları ve muhabbetleri silmemiz gerekiyor, bunları silmedikçe sonra gelecek olan peygamberân hazeratının mertebelerine ulaşmamız mümkün değildir. Cenâb ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür.
Bunları aşmadan ne Allah kelâmını ne de kendi hakîkatimizi bilebiliriz. Bu oluşumlar olmadan zâten insân olunmuyor fakat yapılması gereken muallâk kader içerisinde bu ahlâk üzere gelen oluşumları isteyen nefsi, akıl ile durdurmak gerekmektedir ki, irademiz ortaya çıksın. Nefs bunu istemez ise bizim gerçek halkediliş hakîkatimiz nasıl ortaya çıkacak, o hâlde biz melek olurduk, aklımız kullanılır omasaydı hayvân olurduk salt içgüdüsel olarak hayâtımızı sürdürürdük. Bizler ne meleğiz ne de hayvânız fakat ikiside bizde mevcûttur, hayvânlığımız anlaşılmadan insânlığımızı ve melekliğimizi anlamamız mümkün değildir.
Bu eski kavimlerde zâten hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular yâni insânlıklarına ulaşamadılar.” (Necdet Ardıç, 44-Araf Suresi, 109-110)
وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ
(38/4) Ve ’acibû en câehum munzirun minhum ve kâle-lkâfirûne hâzâ sâhirun kezzâb.
(38/4) Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu, yalancı bir sihirbazdır.”