İçeriğe atla
Sâd 3Cüz 23 · Sayfa 453

Sâd Sûresi 3. Âyet

ص

Sohbete sor

Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs(in)

Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluş zamanı değildi.

Sâd Sûresi

Allah Teâlâ’nın zât mertebesinden haber verdiği bu sahne, geçmiş ümmetler üzerinden hem ikaz hem de bir hatırlatmadır. Nitekim inkârları sebebiyle önceki ümmetlerden nice güçlü nesiller helak edilmiş, yurtları tarumar olmuştur. Azap üzerlerine indiğinde, onun dehşetinden çığlık atarak tövbe ve pişmanlık göstermişler; birbirlerine seslenerek yardım dilemişlerdir. Lâkin bu feryatları onlara hiçbir fayda sağlamamış, yaptıklarının cezasını en acı şekilde çekmişlerdir. Çünkü sünnetullah gereği azab gelip hüküm kesinleştiğinde artık bundan kaçıp kurtulmak mümkün değildir. Nitekim bu hususa diğer âyetlerde de işaret edilmiştir:

“Hattâ iżâ eḣażnâ mutrafîhim bil’ażâbi iżâ hum yec-erûn”Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.” (Mü’minûn, 23/64)

“Felem yeku yenfe’uhum îmânuhum lemmâ raev be/senâ sunneta(A)llâhi-lletî kad ḣalet fî ‘ibâdih(i) ve ḣasira hunâlike-lkâfirûn”Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.” (Mü’min, 40/85) Mekkeli müşrikler bu gerçeği bilmelerine rağmen ibret almamış, hak ve hakikate karşı düşmanlıklarına devam etmişlerdir. Aynı tavır bugünün inkârcılarında da sürmektedir. Günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda, geçmiş milletlerin akibetlerine dair deliller gün gibi ortadadır. Ne var ki bunlardan ibret almak yerine ilâhî hükümleri reddeden, ayrılık ve fitne çıkaran kimseler, bu tavırlarına devam ettikleri sürece geçmiş kavimlerin yaşadığı akıbetten paylarını almaları kaçınılmazdır. Belki “son ümmet” olmaları sebebiyle bütünüyle helâk edilmeyeceklerdir. Fakat ilâhî hakikat, mârifet, nur ve mağfiretten mahrum kalmaları onlar için dünyada da âhirette de en ağır azaptır.

Âyete enfüsî olarak bakıldığında ise, emmâre nefsin hâkimiyeti altında yaşayanlar için de aynı hakikat geçerlidir. Bu dünyadaki süreleri dolup da ecel geldiğinde, pişmanlıkla feryat edecekler; ama o anki tövbeleri onlara hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü tövbenin makbul olduğu vakit, hâlâ imtihan kapısı açıktayken, yani hayatın içindeyken gösterilen samimi yöneliştir. Ölümle birlikte bu kapı tamamen kapanır.

Dolayısıyla geçmiş ümmetlerin kıssalarına sadece bir “hikâye” yahut “masal” gözüyle bakan kimseler, aslında en büyük cezaya uğramaktadırlar. Zira ibret alma fırsatından mahrum kalmak, aslında azabın ta kendisidir. Hakikati inkâr eden için azap yalnız dışarıdan gelen bir musibet değil, kalpteki körlük, gönüdeki mühür ve bâtındaki karanlıktır.


Terzi Baba bu hususu şöyle izah etmektedir:

Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaları yalnızca “geçmiştekilerin hikâyeleri” olarak görmek yerine, o kıssalarda zikredilen şahıs ve olayların bizdeki karşılıklarını aramak, Hak yolunda bize büyük kazanımlar sağlayacaktır:

“Bu yaşananları ilim olarak bilip üzerimizde o ahlâkları ve muhabbetleri silmemiz gerekiyor, bunları silmedikçe sonra gelecek olan peygamberân hazeratının mertebelerine ulaşmamız mümkün değildir. Cenâb ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür.

Bunları aşmadan ne Allah kelâmını ne de kendi hakîkatimizi bilebiliriz. Bu oluşumlar olmadan zâten insân olunmuyor fakat yapılması gereken muallâk kader içerisinde bu ahlâk üzere gelen oluşumları isteyen nefsi, akıl ile durdurmak gerekmektedir ki, irademiz ortaya çıksın. Nefs bunu istemez ise bizim gerçek halkediliş hakîkatimiz nasıl ortaya çıkacak, o hâlde biz melek olurduk, aklımız kullanılır omasaydı hayvân olurduk salt içgüdüsel olarak hayâtımızı sürdürürdük. Bizler ne meleğiz ne de hayvânız fakat ikiside bizde mevcûttur, hayvânlığımız anlaşılmadan insânlığımızı ve melekliğimizi anlamamız mümkün değildir.

Bu eski kavimlerde zâten hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular yâni insânlıklarına ulaşamadılar.” (Necdet Ardıç, 44-Araf Suresi, 109-110)


Âyet 4

وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ

(38/4) Ve ’acibû en câehum munzirun minhum ve kâle-lkâfirûne hâzâ sâhirun kezzâb.

(38/4) Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu, yalancı bir sihirbazdır.”