Beli-lleżîne keferû fî ‘izzetin veşikâk(in)
Fakat inkar edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.
O inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler.
Bu ayet, inkarcıların temel karakteristiğini 'izzet' (gurur, kibir) ve 'şikak' (ayrılık, muhalefet) kavramları üzerinden açıklamaktadır. Kelimelerin kök anlamları, inkarcıların hakikati kabul etmedeki direnişlerini ve toplumsal uyumsuzluklarını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-f-r kökü, bir şeyi örtmek anlamına gelir. Çiftçi toprağı örttüğü için 'kâfir' denilmiştir. Dini inkar edenlere 'kâfir' denilmesi ise, hakikati ve imanı örttükleri içindir. Ayetteki 'kefarû' ifadesi, Allah'ın birliğini ve peygamberin risaletini bilinçli olarak reddedenleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'küfr', Kur'an'da sadece bir inançsızlık durumu değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve O'nun ayetlerini bile bile reddetme eylemidir. Bu ayetteki 'kefarû', hakikate karşı direnen ve onu kabul etmeyen bir zihniyeti yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' kelimesinin mecazi anlamlarına değinir. Burada 'kefarû' ifadesi, sadece inkar etmekle kalmayıp, aynı zamanda hakikate karşı bir tür 'örtme' ve 'gizleme' eylemi içinde olanları anlatır. Onlar, gerçeği görmezden gelerek kendilerini bir nevi 'örtü' altına almışlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-z-z kökü, sağlamlık, güçlülük ve yenilmezlik anlamlarına gelir. 'İzzet', bazen övgüye değer bir güç ve şeref anlamına gelirken, bu ayetteki gibi olumsuz bağlamda kullanıldığında, haksız bir gurur, kibir ve kendini üstün görme halini ifade eder. İnkar edenlerin hakikati kabul etmemelerindeki dirençleri bu 'izzet'ten kaynaklanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'izzet'in iki yönüne dikkat çeker: biri övgüye değer olan 'izzet-i hamîde' (Allah'a ait olan güç ve şeref), diğeri ise yerilen 'izzet-i mezmûme' (kibir ve gurur). Ayetteki 'fî izzetin' ifadesi, inkarcıların hakka karşı direnişlerini besleyen, kötülenmiş bir gurur ve kibir halini tasvir eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, Kur'an'daki 'izzet' kavramının, özellikle olumsuz bağlamda, kişinin kendi nefsini yüceltmesi, başkalarına karşı üstünlük taslaması ve hakikati kabul etmeye yanaşmaması olarak yorumlanabileceğini belirtir. Bu ayetteki 'izzet', inkarcıların kalplerindeki katılığı ve hakka karşı direnişlerini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ş-k-k kökü, bir şeyi ikiye ayırmak, yarmak anlamına gelir. 'Şikak', bu kökten türeyerek, bir konuda ayrılığa düşmek, muhalefet etmek ve karşıt bir tutum sergilemek anlamını kazanır. Ayetteki 'şikak', inkarcıların müminlerden ve hakikatten ayrı düşmelerini, onlara karşı muhalif bir tavır içinde olmalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şikak' kelimesinin, bir şeyin yarılması gibi, insanlar arasında görüş ayrılığına düşme ve düşmanlık besleme anlamına geldiğini belirtir. İnkar edenlerin 'şikak' içinde olmaları, onların hakka ve müminlere karşı cephe almış, ayrılıkçı bir tutum sergilediklerini gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'şikak'ı, bir tarafın diğer tarafa karşı gelmesi, muhalefet etmesi ve düşmanlık beslemesi olarak tanımlar. Ayetteki 'şikak', inkarcıların sadece inanmamakla kalmayıp, aynı zamanda hakka ve hakikat ehline karşı aktif bir karşıtlık ve düşmanlık içinde olduklarını vurgular.
Sâd Sûresi
Âyet, inkârcıların iman karşısında kendilerince bir izzet, gurur ve üstünlük vehmiyle hareket ettiklerini; Resûlullah’a (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) yönelik tefrika, ayrılık ve düşmanlık (şikâk) sergilediklerini bildirmektedir. Dün Mekke müşriklerinin cahiliyye taassubu içinde yaşadıkları bu ruh hâli, bugün de aynı şekilde Muhammedî hakikat karşısında varlığını sürdürmektedir.
Zira inkâra sapmış emmâre nefsin en temel özelliği hikmeti ve hakikati kabullenmemesi, bunları görmezden gelmesi; kendi arzu, istek ve düşüncelerinin tartışmasız doğru olduğunu zannetmesidir. Bu yanılsamasını da güya sahip olduğu üstünlük ve izzete dayandırır. Oysa hakikatte bu tutum izzet değil, bilakis tam bir zillettir. Nitekim nefsin kendi başına bir izzeti de yoktur. Eğer bir kıymet ve değeri olacaksa bunu, tabi olmakla yükümlü olduğu ruhun emirlerini gözeterek itminan mertebesine ulaşmak suretiyle elde eder. İşte o zaman kendisine şöyle hitap edilir: “Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-inne, İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye, Fedḣulî fî ‘ibâdî, Vedḣulî cennetî” “Ey mutmain olmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına gir, cennetime gir.” (Fecir, 89/27-30) Dolayısıyla sâlike gereken bu hakikati daima gönlünde diri tutması, nefsini gaflet ve inkârın karanlığından kurtarıp mârifetin nuruna ulaştırmasıdır. Zira nefis, murâkabeden uzak kaldığında hevâ ve gururun karanlıklarına sürüklenir; fakat sâlik, daima tefekkür, murâkabe ve muhâsebe hâlinde olursa kalp safâya erer, sır mükâşefeye açılır, ruh da Hakikat-i Muhammediyye’nin feyzine mazhar olur. İşte o zaman izzet, vehimden değil, ubûdiyetin hakikatinden doğar. Aksi hâlde nefsinin zulmetiyle perdelenerek ebedî hüsrana mahkûm olur.
Öte yandan Ruzbihân Baklî’ye göre kâfirlerin kalplerinin Rabbanî nurların tecellilerini taşımakta zaafiyet göstermesinin nedeni, ilâhî azamet ve kudretin heybeti karşısında dayanma istidatlarının olmamasıdır. Bu nedenle Hakk’ı inkâr ederek kendi hâdis varlıkları olan ilahlarının sahasına sığınırlar. Çünkü onlar için kadîm olanın ulûhiyyet tecellilerine güç yetirmek mümkün değilken, yaratılmış olana sabretmek kolaydır.
Seyrü sülûk açısından benzer durum Hak Teâlâ’nın yalnızca cemalini müşâhede eden müridlerin hâlinde de görülebilir: Onlar, kudsî rubûbiyetin heybetli tecellilerinden ürkerek ubûdiyet makamına sığınırlar. Bu, nefislerine galip gelen bir şefkat sebebiyledir; tâ ki kibriyâ nurlarında eriyip yok olmasınlar. Bu hâl sâliklerin çoğuna ârız olan geçici bir durumdur. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/186)
كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ
(38/3) Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs (38/3) Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; o sırada feryat ettiler ama artık zaman kurtulma zamanı değildi.