İçeriğe atla
Sâd 2Cüz 23 · Sayfa 453

Sâd Sûresi 2. Âyet

ص

Sohbete sor

Beli-lleżîne keferû fî ‘izzetin veşikâk(in)

Fakat inkar edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.

Sâd Sûresi

Âyet, inkârcıların iman karşısında kendilerince bir izzet, gurur ve üstünlük vehmiyle hareket ettiklerini; Resûlullah’a (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) yönelik tefrika, ayrılık ve düşmanlık (şikâk) sergilediklerini bildirmektedir. Dün Mekke müşriklerinin cahiliyye taassubu içinde yaşadıkları bu ruh hâli, bugün de aynı şekilde Muhammedî hakikat karşısında varlığını sürdürmektedir.

Zira inkâra sapmış emmâre nefsin en temel özelliği hikmeti ve hakikati kabullenmemesi, bunları görmezden gelmesi; kendi arzu, istek ve düşüncelerinin tartışmasız doğru olduğunu zannetmesidir. Bu yanılsamasını da güya sahip olduğu üstünlük ve izzete dayandırır. Oysa hakikatte bu tutum izzet değil, bilakis tam bir zillettir. Nitekim nefsin kendi başına bir izzeti de yoktur. Eğer bir kıymet ve değeri olacaksa bunu, tabi olmakla yükümlü olduğu ruhun emirlerini gözeterek itminan mertebesine ulaşmak suretiyle elde eder. İşte o zaman kendisine şöyle hitap edilir: “Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-inne, İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye, Fedḣulî fî ‘ibâdî, Vedḣulî cennetî”Ey mutmain olmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına gir, cennetime gir.” (Fecir, 89/27-30) Dolayısıyla sâlike gereken bu hakikati daima gönlünde diri tutması, nefsini gaflet ve inkârın karanlığından kurtarıp mârifetin nuruna ulaştırmasıdır. Zira nefis, murâkabeden uzak kaldığında hevâ ve gururun karanlıklarına sürüklenir; fakat sâlik, daima tefekkür, murâkabe ve muhâsebe hâlinde olursa kalp safâya erer, sır mükâşefeye açılır, ruh da Hakikat-i Muhammediyye’nin feyzine mazhar olur. İşte o zaman izzet, vehimden değil, ubûdiyetin hakikatinden doğar. Aksi hâlde nefsinin zulmetiyle perdelenerek ebedî hüsrana mahkûm olur.

Öte yandan Ruzbihân Baklî’ye göre kâfirlerin kalplerinin Rabbanî nurların tecellilerini taşımakta zaafiyet göstermesinin nedeni, ilâhî azamet ve kudretin heybeti karşısında dayanma istidatlarının olmamasıdır. Bu nedenle Hakk’ı inkâr ederek kendi hâdis varlıkları olan ilahlarının sahasına sığınırlar. Çünkü onlar için kadîm olanın ulûhiyyet tecellilerine güç yetirmek mümkün değilken, yaratılmış olana sabretmek kolaydır.

Seyrü sülûk açısından benzer durum Hak Teâlâ’nın yalnızca cemalini müşâhede eden müridlerin hâlinde de görülebilir: Onlar, kudsî rubûbiyetin heybetli tecellilerinden ürkerek ubûdiyet makamına sığınırlar. Bu, nefislerine galip gelen bir şefkat sebebiyledir; tâ ki kibriyâ nurlarında eriyip yok olmasınlar. Bu hâl sâliklerin çoğuna ârız olan geçici bir durumdur. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/186)


Âyet 3

كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ

(38/3) Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs (38/3) Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; o sırada feryat ettiler ama artık zaman kurtulma zamanı değildi.