İçeriğe atla
Sâd 39Cüz 23 · Sayfa 455

Sâd Sûresi 39. Âyet

ص

Sohbete sor

Hâżâ ‘atâunâ femnun ev emsik biġayri hisâb(in)

"İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme" dedik.

Sâd Sûresi

Bu âyet, Hz. Süleyman’ın mülkünde tasarruf ve yetkinin tamamen kendisine verildiğine işaret etmektedir. Ona verilen bu serbestiyet, verdiğinde “niçin verdin” yahut vermediğinde “niçin vermedin” diye sorgulanmayacağı anlamına gelir. Çünkü peygamberler hem maddî imkânları dilediklerine sunma hem de mânevî feyzi istidat sahibi olanlara aktarma; istidatsız olanlardan ise geri çekme yetkisine sahiptirler. Her iki durumda da üzerlerine bir sorumluluk yoktur.

Normal şartlarda bir kulun dünyada özel bir nimet talep etmesi, âhirette bundan dolayı hesaba çekilmesine sebep olabilir. Ancak Hz. Süleyman’ın talebi farklıdır. Çünkü Allah bizzat onun için “Bu, bizim ihsanımızdır; bunda sana hesap yoktur” buyurmuş, böylece mülkü ona hem dünyada hem de âhirette eksiksiz olarak ihsan etmiştir. Böylece Hz. Süleyman’a, Allah’ın “Mâni‘“ (meneden) ve “Mu‘tî” (veren) isimleriyle tasarrufta bulunması konusunda hiçbir sınırlama konmamış, bu mülk de onu Rabbinden perdelememiştir.

Yine Hz. Süleyman’a “hesapsızca ver yahut verme” denilmesi, onun tasarrufunun Vehhâb isminden bir tecellî olduğunu gösterir. Burada hesapsızlık, sadece miktarın sınırsız oluşunu değil; aynı zamanda Süleyman’ın bu tasarrufundan ötürü sorgulanmamasını da içerir. Yani onun ihsanı da aslında Allah’ın ihsanıdır. Bu yönüyle Süleyman’ın tasarrufu, kulluğun bir fiili olmaktan çıkıp, Vehhâb isminin yansımasına dönüşmüştür.

Bu durum Hz. Süleyman’ın tevhîd makamında bulunduğuna işaret eder. Zira bu mertebede kulun fiilleri, Hakk’ın fiilleriyle bütünleşir. Nitekim Resûlullah’a hitaben “vemâ rameyte iż rameyte velâkinna(A)llâhe ramâ”Attığında sen atmadın; fakat Allah attı” âyeti (Enfâl, 8/17) bu hakikatin başka bir örneğidir. Süleyman’a verilen “dilediğine ver veya tut” serbestiyeti de aynı sırrın ifadesidir. Onun menetmesi de vermesi de aslında Hakk’ın men’i ve atâsıdır.

Sâlik de nefsinden arınıp Hakk’ın iradesiyle bütünleştiğinde, onun tasarrufları artık kendi adına değil, Hakk’ın adına gerçekleşir. Böyle bir durumda ihsan da imsak da perde olmaktan çıkar; hepsi kulluk şuurunun içinde Hakk’ın fiiline dönüşür.

Hz. Süleyman’da Rahmet (Rahmaniyye) Hikmeti

Hz. Süleyman, başka hiçbir peygambere nasip olmayan büyük bir zenginlikle donatılmıştır. İbnü’l-Arabî, bu özelliğini ele alırken bir taraftan onun babası Hz. Dâvud ile olan ilişkisine dikkat çeker, diğer taraftan da hiçbir peygamberin Hz. Muhammed’den üstün olamayacağını göz önünde bulundurarak, Süleyman’a verilen nimetleri Resûlullah ile mukayese eder.

Süleyman Fassı’nda esas olarak iki rahmet türü işlenir. Bunun sebebi, Süleyman peygamberin Belkıs’a gönderdiği mektupta bu iki rahmeti dile getirmesidir. Bu rahmetler, besmelede “Allah” isminden sonra zikredilen Rahmân ve Rahîm isimlerinin yorumlarıdır. İbnü’l-Arabî’ye göre bu iki isim, iki farklı rahmet türünü ifade eder ve Süleyman da mektubunda bunları kendi diliyle zikretmiştir.

Bu iki rahmet, “zorunluluk rahmeti” ile “ihsan rahmeti”dir. Bunlar, İbnü’l-Arabî’nin başka fasslarda ele aldığı feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes kavramlarıyla ilişkilidir. “Rahmetim gazabımı geçti” ve “Rabbin nefsine rahmeti yazdı” gibi âyetler de bu iki rahmete işaret eder.

İlk rahmet türü ihsan rahmetidir. Tanrı, mutlak varlık olduğu gibi mutlak iyi ve mutlak kemaldir. Âlemi yaratması da bu kemalin taşmasıdır; yani varlığın bizzat rahmet oluşunun tecellisidir. Bu bağlamda âlemin yaratılışı, Rahmân’ın nefesi olarak adlandırılır. Zira isimler, kendi varlıklarını görmek isteyince zâttan yardım dilemiş; zât da onları dışta var kılmakla merhamet etmiş, böylece bir “nefes verme” hadisesi meydana gelmiştir.

İkinci rahmet ise, kulların amelleri karşılığında Allah’ın kendisine yazdığı “zorunluluk rahmeti”dir. Allah, bu rahmeti kendi üzerine bir vaad olarak almıştır. İlk bakışta bu, kul ile Allah arasında bir ikilik vehmini doğursa da İbnü’l-Arabî meseleyi derinleştirerek çözümler.

Ona göre sorun iki noktada toplanır: Birincisi, kulların amelleri sebebiyle Allah’ın rahmeti kendine zorunlu kılmasıyla ortaya çıkan ikiliğin ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi ise, var lıktaki ve ilâhî isimlerdeki mertebeler ile mutlak birlik arasındaki ilişkinin açıklanmasıdır.

Vahdet-i vücûd anlayışı, tek hakikatin farklı mertebelerde tecellî ederek çokluk halinde görünmesini temellendirir. Bu sebeple İbnü’l-Arabî, âlemde bir çokluk bulunduğunu reddetmez; bilakis mertebeler görüşüyle bu çokluğu izah eder. Böylece şeriat açısından gerekli olan Allah–âlem veya Allah–kul ayrımını kabul eder, fakat bu ayrımı asıl ve kaynak bakımından birliğe döndürür.

Hz. Süleyman, kulun fiillerine vasıta olmakla birlikte, bu fiillerin gerçek fâilinin Hak olduğunun farkındaydı. Nitekim sahip olduğu mülk ve iktidar, hiçbir insana verilmemiş bir ayrıcalıktı. Bu noktada İbnü’l-Arabî, önemli bir soruya temas eder: Acaba Hz. Peygamber gibi tek kâmil insanda bulunmayan bir ayrıcalık, başka bir peygambere —örneğin Süleyman’a— verilebilir mi?

İbnü’l-Arabî, peygamberlerin üstünlüklerini ele alırken genel kemâl anlayışıyla çelişmemeye özen gösterir. Ona göre Allah’ın âlemdeki gayesi, bütün hakikatlerin kuşatıcı bir varlıkta ayna gibi tecellî etmesidir. Bu kuşatıcı varlık, yalnızca Hz. Muhammed’in hakikatidir. Diğer bütün peygamberler ve velîler, bu hakikatten yansıyan özelliklerin tek tek görüldüğü aynalardır. Tıpkı Allah’ın sahip olduğu yetkinliklerin âlemde dağınık şekilde görünmesi gibi, Hz. Peygamber’in bütüncül kemâli de diğer peygamberlerde ve ümmetindeki velîlerde farklı yönleriyle ortaya çıkar.

Süleyman Fassı’nda işaret edilen iki rahmet, bu düşüncenin merkezindedir. Bunlardan biri, ilâhî ilimdeki birlik mertebesine, diğeri ise dış dünyada tecellî eden çokluk mertebesine işaret eder. Birinci rahmet, Allah’ın kendi zâtını bilmesiyle birlikte yetenek ve kabiliyetlerin ilâhî ilimde birbirinden ayrışmasıdır. İkinci rahmet ise, bu ayrışmış hakikatlerin dışta tek tek taayyün etmesini sağlayan rahmettir. Böylece rahmetin ilk yöneldiği şey bizzat ilâhî isimler olmuş; biz de isimlere yönelen bu rahmetin bir sonucu olarak vücuda gelmişizdir.

İbnü’l-Arabî, Süleyman’ın bu iki rahmeti kavramasını, onun Allah karşısında gerekli tâzimi ve saygıyı idrak edebildiğinin bir delili sayar. (Demirli, Fusûsu’l-Hikem Şerhi, 423-430)


Âyet 40

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟

(38/40) Ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb.

(38/40) Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)