İçeriğe atla
Sâd 82Cüz 23 · Sayfa 457

Sâd Sûresi 82. Âyet

ص

Sohbete sor

Kâle febi'izzetike leuġviyennehum ecma'în(e)

(82-83) İblis, "Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım" dedi.

Sâd Sûresi

İblîs, Rabbine karşı küstahça yemin ederek mühlet verilmiş olmanın verdiği serkeşlikle daha da azdı ve şöyle haykırdı: “Senin izzetine yemin ederim ki, bütün Âdemoğullarını saptıracağım! Onları tevhîd yolundan ve istikâmet caddesinden ayıracak, gönüllerine vesvese fısıldayacak, onları kendi heveslerinin peşine sürükleyecek tuzaklar kuracağım.” Oysa eğer ilâhî izzetin hakikatini idrak edebilseydi, ona karşı isyan üzere yemin etmezdi. Çünkü izzet, Allah’ın kullarını muhafaza eden, onları kudretiyle kuşatıp koruyan bir sıfattır. İblîs’in bu yeminle açığa çıkan tavrı, aslında onun acziyetini ve hakikatten gafil oluşunu ortaya koymuştur. Nitekim ilâhî izzetin, ihlâs sahiplerini bizzat muhafaza etmesi sebebiyle İblîs’in desiseleri, sadık kullar üzerinde hiçbir tesir göstermez. O da bunu itiraf etmek zorunda kalarak şöyle dedi: “Ancak Senin ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna; onların yolunu kesmeye gücüm yetmez.” Allah Teâlâ onun bu sözünü tasdik ederek buyurdu ki: “Evet, senin ihlâslı kullarım üzerinde hiçbir nüfuzun olmayacaktır.” Çünkü onlar, bütün niyetlerini Allah’ın kadîm zâtına ve ebedî bekâsına yönelten, ezelî cemâline bağlanan kimselerdir. Amellerinde ve hâllerinde daima Hakk’a yönelmiş, ibadetleriyle tabiatın karanlıklarından ve dünyevî perdelerden kurtulmuş, nefsin hevâsından ve şeytanın aldatmalarından korunmuş, yalnızca Allah’ın tevfîkine sarılmış kullardır. Rahmet ve rızâ umuduyla, gazap ve kahır korkusuyla sürekli Hakk’ın ipine tutunurlar. Bu yüzden onların kalbine ne dünya meşgaleleri sızabilir ne de şeytanın tuzakları erişebilir.

Bununla birlikte Cenâb-ı Hak hem İblîs’in soyundan gelenleri hem de onun davetine uyarak şeytanî yolu izleyen insanlardan bir kısmını cehennemle dolduracağını bildirmiştir. Böylece İblîs’e verilen mühlet, rahmete vesile olmayıp, onun azgınlığını artıran ve ebedî hüsranını katmerleştiren bir imtihana dönüşmüştür. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/199-200; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Görüldüğü üzere İblîs’in ihlâsa erdirilmiş kulların kendisine karşı korunacağını itiraf etmesi, ihlâs kalesinin hakikatte şeytanın nüfuz edemeyeceği yegâne sığınak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, İblîs’in insanlara karşı müstakil bir gücünün bulunmamasıdır. Onun saptırması, ancak Hakk’ın dilemesi, izni ve kudretiyle gerçekleşir. Dolayısıyla şeytan, hakikatte kendi başına bir etkiye sahip değildir; bütün tesiri, ilâhî iradenin takdiriyle sınırlıdır.


Şeytanın İnsanlar Üzerindeki Nüfuzunun Hikmeti İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’in Yakub Fassı’nda ele aldığı bu konuya dair Ahmed Avni Konuk’un yorumu şöyledir:

Bu şeytanın vesvesesi, emr-i teklifînin değil, emr-i irâdî-i ilâhînin nüfûzundan kaynaklanır. Şeyh-i Ekber’in de belirttiği üzere emir iki kısımdır:

Birincisi emr-i teklifîdir. Bu emir, peygamberler (aleyhimüsselâm) vasıtasıyla âlem-i şehâdette kullara tebliğ olunur.

İkincisi ise emr-i irâdîdir. Bu emir, Hakk’ın kullarının a‘yân-ı sâbitelerinin istîdâdlarıyla talep ettikleri hâlin zuhûrunu dilemesidir. Yani kulun lisân-ı istîdâdıyla talep ettiği hâl eğer saâdet ise ona saâdet hükmü bağlanır; eğer şekâvet ise şekâvet hükmü lâhik olur.

Peygamberler davet anında bu kader sırrı kendilerinden örtülü bulunduğu için emr-i teklifîyi herkese eşit şekilde tebliğ ederler. Onlar davet ettikçe, şakîlerin şekâveti artar; saîd olanların da saâdeti çoğalır.

Bu bakımdan enbiyâ hazarâtı hekimler gibidir. Nasıl ki bir hastanın sonu ölüm ise, tabib ona ilaç verdikçe hastalığı daha da şiddetlenir ve tabib hayret içinde kalır; peygamberlerin daveti karşısında da kimin saâdeti, kimin şekâveti zuhur edeceği istîdâdına göre ortaya çıkar.

İmdi, ism-i Hâdî’nin mazharı olan enbiyâya nasıl emr-i teklifî vârid olmuşsa, aynı şekilde ism-i Mudill’in mazharı olan İblîs’e de emr-i teklifî vârid olmuştur. Ancak her iki tarafta da geçerli olan, teklifî emir değil, bizzat emr-i irâdî-i ilâhîdir. Zira hakîkatte hidâyet, enbiyânın elinde olmadığı gibi, idlâl (saptırma) da İblîs’in kudretinde değildir. Nitekim Hak Teâlâ, Peygamberimiz hakkında şöyle buyurmuştur: “Ey Habîbim! Sen sevdiğine hidâyet veremezsin; fakat Allah dilediğini hidâyete erdirir.” (Kasas, 28/56) Aynı şekilde İblîs hakkında da buyurur: “Ey İblîs! Benim kullarım vardır ki, onların üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.” (Hicr, 15/42).

Bu nedenle Allah Teâlâ İblis’e izin vererek şöyle hitap eder: “Ey İblîs! Halîfe-i insânî’nin üzerine in; ona şer‘î hudûdları çiğnemeyi, ilâhî emirlere hürmetsizliği telkîn et. Küfrü, inkârı, şirki ve türlü zulümleri gönlüne düşür. Hasedi, türlü rezâili ve fuhşiyyâtı ona süsle ve işlemeye teşvîk et. Benim gayrim olanlara ibâdeti zihnine ihtâr eyle ve onu bu bâtıl yollara çağır. Senin bu davetin karşısında halife olan insanı mutlaka üç hâlden birinde bulursun: Ya benimle ya melekle yahut nefis ile beraber.

Ona hata etmesi ve günah işlemesi için vesvese ve telkinde bulun, eğer kabul ederse, işte o vakit o kul senin payına düşer. Eğer o kimse, senin telkinlerinden dolayı günah işler ve sonra da o günahtan tövbe ederek rücû ederse, işlediği günah ondan silinir ve tamamen sana yüklenir. Böylece o, rahmet-i ilâhiyyeye dönüp bağışlanmaya mazhar olurken, sen o günah sebebiyle cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak azap içinde kalırsın. Tövbe etmez de sana tabi olursa, ilm-i ilâhimde sâbit olan hakikatine göre hükmederim. Eğer şekâvet talep etmişse şakîliğine, saadet talep etmişse sâid oluşuna hükmederek onu senin elinden kurtarırım.” (Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, 277-280) Şeytanın insana vesvese vermesi, kötülüğü süsleyip teşvik etmesi bağımsız bir güç değil, imtihan sırrına bağlı olarak kendisine verilen sınırlı bir izindir. İnsanın bu karşılaşmadaki hâli üç şekilde ortaya çıkar: ya doğrudan Allah ile beraber olur, tevekkül, sabır ve rızâ gibi hâllerde Hakk’ın huzuruna yönelir; ya melekle beraber olup ilhâm ve tâate mazhar olur; yahut nefisle beraber olur ki, şeytan için en kolay nüfuz kapısı budur. Bu üçlü tasnif, insandaki Rabbânî latîfe, melekî yön ve nefsânî yön arasındaki sürekli mücadelenin ifadesidir.

Şeytanın en büyük mağlubiyeti ise tövbe ile gerçekleşir. Kul, şeytanın telkiniyle günaha düşse bile, tövbe edip rücû ettiğinde günah ondan silinir, rahmete dönerken aynı günahın mesuliyeti bütünüyle şeytana yüklenir. Böylece şeytan için saptırması, vesvesesi ve tuzağı, ebedî azap sebebine dönüşürken; kul için tövbe af ve kulluk kapısı hâline gelir.

Bu noktada kader sırrı da tecellî eder: Eğer kulun a‘yân-ı sâbitesinde şekâvet yazılmışsa şeytana tabi olur; saadet yazılmışsa Allah onu şeytanın elinden kurtarır. Şeytan sadece ilâhî takdirin bir vasıtasıdır; hakikatte ne saadet ne de şekâvet onun elinde değildir. Dolayısıyla insanın hâli, hangi isimlerin tecellîsi altında bulunduğuna göre değişir. İblîs, ancak tabiat ve kesâfet âleminde insana yaklaşabilir; fakat kul sabır ve tevekkül hâlinde hakîkat âlemine adım attığında, şeytanın tesiri tamamen kesilir. Bu sebeple insanoğlunun en büyük silahı, ihlâs ve tövbedir.


İhlâsın Hakikati ve Mertebeleri İhlâs, kalbi şirkten, riyâdan, bâtıl inançlardan, çıkar hesaplarından ve gösteriş arzusundan arındırıp her durumda yalnızca Allah’ın rızâsını gözetmek demektir. Yani sadece Allah’a yönelip O’na kulluk etmek, O’na güvenmek ve dini saf tevhîd inancı üzerine yaşamak anlamına gelir.

Sûfîler, ihlâsı “bütün amelleri yalnız Hak için yapmak, halkın değerlendirmesini dikkate almamak” şeklinde tarif etmişlerdir. Fudayl b. İyâz’a göre insanların hatırı için ameli terk etmek riyâ, onların memnuniyeti için amel etmek şirk, bu ikisinden kurtulmak ise ihlâstır. Cüneyd, ihlâsı kişinin kendi fiilinden fânî olması; Kuşeyrî ise ibâdette yalnızca Allah’ın rızâsının gözetilmesi olarak açıklamıştır. Ebû Yakub es-Sûsî ise ihlâsı öyle gizli bir sır olarak görür ki, meleğin bilip yazamayacağı, şeytanın bozamayacağı, nefsin şımaramayacağı bir hâl olduğunu söyler.

Sûfîlere göre kurtuluş çok amelden değil, ibâdetin ihlâsla yapılmasındadır. İhlâs iddia edilmez; kişi kendini ihlâslı görüyorsa aslında ihlâstan uzaktır. Nitekim Ebû Bekir ed-Dekkâk, Allah bir kulunun ihlâsını kabul etmek istediğinde, onun bunu görmesine engel kıldığını belirtmiştir. Böylece kul, kendi çabasıyla ihlâsa eren muhlis değil, Allah’ın lutfuyla ihlâsa mazhar olan muhlas olur.

“Muhlas” ise kendi vehmî varlığından sıyrılıp nefsânî sıfatlardan arınarak Hak’ın sıfatlarıyla kaim olan kimsedir. Bu mertebeye ulaşanlarda vehmî varlık tamamen ortadan kalktığından, şeytanın ve nefsin müdahale edebileceği bir alan kalmaz. Kul, başlangıçta gayret ve mücâhede ile ihlâsı elde eden bir “muhlis” iken, Hakk’ın inâyetiyle kendi vehmî varlığından fânî olduğunda “muhlas” derecesine erişir. Böyle olanlar Hak’ın hakikî varlığının kalesinde gizlenmiş kimselerdir; bu sebeple şeytan ve nefs onlara tasallut edemez. Onlar emniyet ve huzur makamına ererler ki, bu hâle “Kim oraya girerse emniyette olur” (Âl-i İmrân, 3/97) âyeti işaret etmektedir. Böylece artık tabiatın aslî varlığından el çekmiş, “Melîk-i Muktedir’in katında doğruluk makamında” (Kamer, 54/55) otururlar. Bu makamdan geri dönüş yoktur; ancak “bekâ billâh” mertebesinde, yani Hakk ile kaim olarak, irşad için yeniden halkın arasına dönerler.

Herevî ihlâsı “amelin her türlü şâibeden arındırılması” olarak tarif etmiş ve üç mertebede ele almıştır: İlk mertebe, ameli görmemek, amelden dolayı herhangi bir karşılık beklememek ve amelden hoşnut olmamaktır. Bu derecedeki ihlâstan maksat, sâlikin ibâdet ve tâatlerini kendi fiili olarak değil, Hakk’ın lütfu ve ihsânı olarak görmesidir. Böyle bir bakış açısına ulaşan mürîd, ameliyle övünme duygusundan, yaptığıyla tatmin olup gönül hoşnutluğu bulmaktan uzaklaşır; amellerini dünyevî veya uhrevî bir menfaat için de yapmaz. Çünkü bilir ki, yaptığı her şeyde kendisine ait bir güç ve tesir yoktur.

Bu şuurla sâlik, aslında hakikî hedefin amellerin çokluğunu biriktirmek değil, Hakk’ın mârifetine ermek ve O’nda fenâ bulmak olduğunu idrak eder. Çünkü amellerini beğenmesi yahut onlarla oyalanması, onu asıl gayesinden, yani Allah’a vuslattan alıkoyacaktır.

İkinci mertebe, sâlikin şerîatın zâhirini ihmal etmesine yol açabilecek müşâhededen sakınması ve bütün amellerinin Hakk’ın tevfîki sayesinde gerçekleştiğini bilmesidir. Zira sûfîlere göre sâlik, müşâhede hâlinde iki yanılgıya düşebilir: İlki, amelini kendisine değil Hakk’a nispet ettiği için onu kusursuz ve mükemmel görmesi; ikincisi ise, kulluk görevlerini yerine getirmede gayret göstermemesi. Çünkü bu mertebedeki mürîd, “gayret de Allah’tandır” düşüncesiyle ibâdetlerini ihmal etme hatasına düşebilir.

Sâliki böyle bir yanılgıdan kurtaracak olan, ihlâsın hakikatidir: yani amelinin kendi kesbiyle değil, Hakk’ın lütuf ve keremiyle meydana geldiğini idrak etmesidir. Bu idrak sayesinde kul, ameline herhangi bir mükemmellik atfetmez. Çünkü nefs, amelin mahallidir; nefis kusurlu olduğundan, amel de noksan ve kusurludur. Dolayısıyla sâlik, bütün gayret ve çabasına rağmen yaptığı ibadetleri kendisine nispet etmekten haya eder. Zira o bir kuldur, kullukla emrolunmuştur; efendisinin emirlerini yerine getirmek onun asli vazifesidir.

Üçüncü mertebe ise, ameli zâhirî ilme uydurmak, Hakk’ın hükmüne rızâ göstermek ve mâsivânın köleliğinden kurtulmakla hâsıl olan ihlâstır. Bu mertebede sûfînin ilk adımı, amellerinin şerîata uygunluğunu titizlikle gözetmesidir. Zâhiren ibadet ve tâatini sevap kazanmak veya azaptan kurtulmak için yapıyor gibi görünse de, bâtınen asıl gayesinin mârifetullaha ulaşmak olduğunu idrak eder.

İkinci adımda ise, Hakk’ın kendi hakkında verdiği her hükmün ezelî hikmete uygun olduğunu müşâhede eder. Bu müşâhede, onu mâsivânın köleliğinden kurtarır ve sadece Allah’a kul olmaya yöneltir. Tilimsânî’nin ifadesiyle sâlik artık insanların kölesi olmaktan çıkar, Hakk’ın kölesi olur; işte bu hakikî hürriyettir. Böylece ubûdiyyeti yalnızca Allah için olur; ne sevaba yönelir ne de cezadan çekinir. Onun iltifatı sadece Hakk’adır. Kulluğunu O’na duyduğu muhabbet sebebiyle yerine getirir. Her şeyin sahibi olarak yalnızca Allah’ın ibadete lâyık olduğunu bilir.

Mutasavvıflara göre ihlâsın en son aşaması, “ihlâsın da ihlâsa tabi tutulması”dır; yani ameldeki ihlâsı bile görmemek, onu da bir pay olarak kabul etmemektir. Necmüddîn-i Kübrâ’nın “fenâ-yı kâmil” yahut “ihlâs-ı tam” adını verdiği bu mertebe, Hak’ta fenâ ve ileri derecede cezbe hâlinde gerçekleşir. Nitekim Kübrâ, mürîdlere şu uyarıyı yapar: “Samimi ol dostum! Eğer ihlâs üzere isen, sakın kendini ihlâs makamında görme; çünkü bu bile ihlâsına bir şâibedir.” (Tek, Tasavvufi Mertebeler, 117-120)


Âyet 84-85

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)