İçeriğe atla
Sâd 76Cüz 23 · Sayfa 457

Sâd Sûresi 76. Âyet

ص

Sohbete sor

Kâle enâ ḣayrun minh(u)(s) ḣalektenî min nârin ve ḣalektehu min tîn(in)

İblis, "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi.

Sâd Sûresi

Fakat İblîs, ateşi çamurdan üstün görerek hatalı bir kıyas yaptı ve şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım; çünkü Sen beni kudretinin kemâliyle ateşten yarattın. Ateş, unsurların en yücesi, en latîfi ve en yüksek mertebede olandır. Onu ise topraktan yarattın ki toprak unsurların en aşağısı, en zelili ve en değersizidir. Öyleyse, üstün ve yüce olanın aşağı ve değersiz olana secde etmesi senin hikmetine uygun değildir.” Böylece İblîs, kulluk ve teslimiyetin gereği olan emre itaatten çıktı, aklî kıyas ve nefsî gerekçelerle kendini savundu. Oysa Hak katında teslimiyetin yerini aklî kıyas alamaz; ubûdiyet, aklın değil kalbin inkıyâdı ile kemale erer. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 238) Aslında İblîs Allah Teâlâ’nın “Ben çamurdan bir beşer yaratacağım”, ardından “Ona ruhumdan üflediğimde” ve nihayet “Onu iki elimle halk ettim” fermanının mânasını kavrayamamıştı. Bu hitaplar, Âdem’in zâhirinde ezel ve ebed ellerinin nurlarını, bâtınında ise ilâhî celâl tecellîsini barındırdığını göstermektedir. İşte bu sebeple Âdem, her hâlinde en yüce ikramlara ve yüksek makamlara lâyık kılınmış; melekût ehlinin hizmeti ve meleklerin secdesiyle şereflenmiştir. Çünkü o, ezelî celâl nurlarının ve ebedî cemâl tecellîlerinin parladığı bir mazhardı. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/199-200) Terzi Baba İblis’in bu hakikati idrak edememesini şöyle izah etmektedir:

İblis’te oluşan ateş ağırlıklı bireysel benlik aklı, Âdem’in dışına bakıp sadece kendi anasırından, yani ateşinden daha ağır, o yüzden aşağıda olan toprağına bakıp zahir kıyas ile karar vererek bu hükmünü mutlak zannetti ve “Ben ondan üstünüm.dedi.

Bilindiği gibi ateş yandığı yerden yukarıya doğru uzanır. Halbuki Âdem’de anasırın tamamı, yani “toprak, su, ateş, hava” olmakla birlikte, ayrıca iç dinamiğinde “Rahmâniyyet”inde tamamı mevcud idi.

Görüldüğü gibi “Âdem” in zahirinin.

Birinci mertebesi, “toprak” > “hikmet,” İkinci mertebesi, “su” > “hayat,” Üçüncü mertebesi, “ateş” > “azamet” Dördüncü mertebesi, “hava” > “kuvvet” tir.

Âdem zâhiren dahi dörtte üç (3/4) iblisten ileridedir.

Bu özelliklerini idrak edemeyen iblis, sadece “toprakateş” kıyası ile baktığı bu hadisede “telbis” oldu yani yaptığı kıyas onu şaşırttı. (Telbis: İki benzer şeyi birbirinden ayırt edememe, örtme, sahtelendirmedir.) İşte biz insânlar dahi, akl-ı cüz’ümüzün verdiği bir yorum ile yaptığımız kıyaslarda büyük hatalara düşmekteyiz ve böylece biz de zaman zaman “telbis” olabilmekteyiz.

Meseleye diğer yönüyle, fiziki mânâda baktığımızda dahi ateşin toprağa secde etmediğini görürüz. Çünkü ateş yanınca nerde olursa olsun mutlaka yukarıya doğru çıkar. Elimize bir mum alıp yakalım, mumu değişik şekillerde yana veya aşağıya doğru ters döndürerek tutalım, mum alevi yine de yukarıya doğru baş kaldırarak yanmasına devam edcektir. Tek çaresi söndürülmesidir. O zaman da ateşliği gideceğinden vücudu ve özelliği kalmayacaktır.

İşte iblis iki yönden de “fiziki > ilmi” secde etmedi.

Eğer etse idi Âdem’e mensub, ona muti > tabi, onun mutlak hükmünde, melekler gibi bir araç olacaktı, böylece de kimliğini kaybedecek idi. Gerek zâhir kıyası, gerek fiziki yapısı itibariyle secde etmedi.

Ancak burada çok mühim ve bilinmesi gereken bir konu vardır. O da şudur.

Onu ise çamurdan/topraktan halk ettin.” dedi.

Şimdi gerçek bir tefekkür yönü ile konuyu anlamaya çalışalım, İblis Âdemi topraktan bedenlenmiş ve hilkatinin Cennette tamalanmış olarak görmeseydi, böyle bir ifade kullanırmıydı? Demekki bahsedilen secde konusu Âdem ve havva’nın toprak bedenle bedenleştikten sonra yapılan bir teklif olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. İleriki sayfalarda konu hakkın da daha geniş bilgi verilecektir.

Âdem’e secde emri, daha evvel kendinin de bilmediği, kendinde var olan bu hususiyetlerinin ortaya çıkmasına sebeb olduğundan, bir bakıma ona geçici rahmettir. Bu özellikleri ile “aziz, cebbar, mütekebbir” Hakk’ın karşısına çıkıp konuşma cür’etini göstermiş, bireysel nefsâni benliğin zemini ve “heva”nın da kaynağı olmuştur.

Gerçek mânâda “Âdem-Halife” yani “insân” ALLAH ve câmî isimlerinin de zuhuru olduğundan “aziziyyet, cebbariyyet, mütekebbiriyyet” onun bir vasfı olup kontrolu altın dadır. Yani iblisleri ona tabidir.

Şuur ve idraklerimize sunulan bu sahnede, bir mutlak hâkim ve sahip, üç de oyuncu görmekteyiz. Bunlar (1) Hakk, rububiyyet mertebesi itibariyle. (1) Âdem, (2) melekler (3) iblistir. Mutlak hâkim olan Hakk; kendinde mevcud mânâların birer kimlik kazanarak zuhura çıkmalarını diledi, bu yüzden mânâlar lâtif birer varlık olarak rububiyyet mertebesi itibariyle varlıklarını bulmuş oldular ki; bu ilk kesret mertebesidir.

Bu mertebeden yukarıdaki, sıfat mertebesinde Tevhîd > birlik olduğundan varlıkların sadece ilmi oluşumları vardır, bu ilmi oluşumlar lâtif varlıklar olarak esmâ mertebe- sinde kimliklerini bulurlar.

İşte idrâklerimize sunulan bu sahnenin yeri esmâ mertebesidir. Bahsedilen cennet de; (esmâ) isimler cennetidir. Burada esmâ-i İlâhiyye’nin lâtif kimlikleri, mânâlarını lâtif olarak ortaya koymaktadırlar ki, bir aşama sonra bu mânâlar kesif varlıklar olarak uzun sahnede, ef’âl âleminde, yerlerini almaktadırlar.

Bir bakıma esmâ mertebesinin tamamı cennettir; çünkü oradaki lâtif varlıklar henüz fiziki mânâda ef’âl mertebesine (ihbit) inmediklerinden kendilerinde fiili mânâda acı ve ızdırap oluşmaz ve bu tür sıkıntıları yaşamazlar. Dolayısıyla oranın tamamı onlara göre cennet hükmündedir.

İlâhi program gereği, birinci oyuncu Âdem-i mânâ zuhura gelmiş meleklere secde emri verilmiş, melekler secde etmiş, iblis ise etmemiş idi.

Bu secdenin Âdem’in şahsında, gelecek bütün Âdem neslinide kapsadığı açıktır; çünkü Âdem’in neslinden, Âdem’den çok daha kemalli halifeler gelmiştir ve emir umumidir. Melekler ve iblis ile bütün âlemdeki varlıklaradır. Çünkü insân (ekmelü mahlûkat) “mahlûkatın kemallisi” ve (ahsen’ü takvim) “en güzel kıvam > oluşum”da var edilmiştir ki zât-i zuhurdur. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/216-218, 230-231)


Aslında ateş ayrılığın sebebidir, toprak ise vuslatın, yani kavuşmanın vesilesidir. Ateşten kopma ve dağılma zuhûr eder; topraktan ise bağlanma ve birleşme. Topraktan yaratılan Âdem bağlandı ve neticede “Sonra Rabbi onu seçti” (Tâhâ, 20/122) ikramına mazhar oldu. Ateşten yaratılan Şeytan ise dağıldı, ayrılığa düştü; sonunda “Oradan in!” (A‘râf, 7/13) hitabıyla huzurdan kovuldu.

Bir gün kafası karışık bir kimse, Sultânü’l-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî’ye şöyle dedi: “Eğer bu zararsız toprak olmasaydı ne olurdu?” Ebû Yezîd ona şu cevabı verdi: “Eğer toprak olmasaydı gönüllerde aşk ateşi yanmaz, gözlerin yaşı zuhûr etmezdi. Eğer toprak olmasaydı, ezelî şefkatin kokusunu kim koklayabilirdi? Sonsuz olana yakınlığın sırrına kim âşinâ olabilirdi?” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/175) Şu hâlde kim secdeden kibirlenerek geri durursa yahut kendisini üstün görme iddiasına kalkışırsa, Allah onu lânetler; bulunduğu makam ve mertebeden, sahip olduğu güzellik ve konumdan uzaklaştırır. İlâhî huzurdan kovulur, rahmetten tard edilir. Çünkü secde, sadece yere kapanmak değil, kulun Hakk’ın huzurunda benliğini yok bilmesidir. Kibri sebebiyle secde etmeyen, aslında kendi varlığını Hak varlığının önüne koymuş olur; böylece “ene” (benlik) putuna secde etmiş, Hakk’a sırt çevirmiş olur. İşte o an lânet, yani rahmetten mahrumiyet, onun gönlüne damga gibi vurulur.

Bu nedenle tasavvuf ehline göre lânet, sadece dışarı atılmak değil, kalbin ilâhî tecellîlerden perdelenmesi, cemâl ve celâl nurlarını göremez hâle gelmesidir. Tard edilen kimse, vuslatın hazzını tadamaz, muhabbetin lezzetini duyamaz. Gönlü daima ateşin hararetiyle yanar, fakat aşkın ateşini bulamaz. Onun için cennet de cehennem de gizli kalır; her şeyde Hakk’ı görenler secdenin hakikatini yaşarken, o kendi nefsini görmeye mahkûm olur. Bu hakikat, mürşidlerin ve velîlerin huzurunda da geçerlidir: Onların kalplerinde parlayan nurları inkâr eden, kendi nefsini hakikate perde kılan kimse de manevî olarak tard edilmiş olur.


Âyet 77-78

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)