İçeriğe atla
Sâd 75Cüz 23 · Sayfa 457

Sâd Sûresi 75. Âyet

ص

Sohbete sor

Kâle yâ iblîsu mâ mene'ake en tescude limâ ḣalektu biyedey(ye)(s) estekberte em kunte mine-l'âlîn(e)

Allah, "Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?" dedi.

Sâd Sûresi

Bunun üzerine Allah Teâlâ, İblîs’in ilâhî emre uymayıp Âdem’e secde etmekten kaçınmasını kınayarak ona şöyle buyurdu: “Ey İblîs! Seni, iki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir? Ben Âdem’i kudretimle şekillendirdim, hikmetimle düzenledim, kudret ve kuvvetimin kemâliyle suret verdim ki benim aynam olsun, hilâfetime ve dostluğuma liyakat kazansın. Eğer kibirlendiysen, bu kibir yersizdir; çünkü sende Âdem’deki gibi esmâ cem‘iyyeti yoktur, bu yüzden onun derecesinin altındasın. Yok eğer kendini secde ile emrolunmayan meleklere kıyas ettiysen, onlar gibi de değilsin; zira sen nardan yaratıldın, nâr ise unsurlardandır. Öyleyse secdeden yüz çevirmen hangi gerekçeye dayanıyor: Kibirlenmen mi, yoksa kendini yücelerden sayman mı?” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 238) Âdem’in “iki el” ile yaratılması, Hak Teâlâ’nın insana olan hususi inayetinin bir göstergesidir. Bu sebeple Âdem, yalnızca “bir el” ile yaratılmış olan diğer mahlûkat üzerine üstün kılınmıştır. Buradaki iki el, Hak Teâlâ’nın lütuf (rahmet) ve kahır (celâl) sıfatlarına dolayısıyla ilâhî yönelişin bütün esmâ-i mütekâbile ile ona teveccüh ettiğine işaret eder. Bu iki sıfat, bütün ilâhî sıfatların aslıdır; zira her sıfat ya lütuf ya da kahrın dahilindedir.

Nitekim bütün mahlûkat da bu iki tecellîden birinin aynasıdır: Melekler, Hak Teâlâ’nın lütuf sıfatının mazharıdır; şeytan ise Hak Teâlâ’nın kahır sıfatının mazharıdır. Fakat insan (âdemî), her iki sıfatın da aynası olarak yaratılmıştır; onda hem lütfun hem de kahrın tecellîleri toplanmıştır.

Âlem ise bütünüyle bu tecellîlerin dağılmış yansımalarından ibarettir. Nitekim âlemin bir kısmı Allah’ın lütfunun, bir kısmı da kahır sıfatının aynası iken insan ise hem ilâhî sıfatların hem de Zât’ın aynasıdır; Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde cem eden varlık olarak halk edilmiştir. (Dâye, Te’vîlât, 5/197) Âyetteki “yüceler” (âlîn) ifadesiyle kastedilenlerin, Hakk’ın müşâhedesinde fânî olup bütünüyle O’na garkolmuş bulunduklarından dolayı Âdem’e secde ile emrolunmayan Müheyyem Kerûbiyyûn melekleri olması muhtemeldir. Bunlar, Hicr sûresinde de işaret edildiği üzere mücerred ruhlar mahiyetindedir. Müheyyem ruhlarını Allah, “amâ”da yaratmış ve onları celâline tahsis etmiştir. Hakk’ın cemâlini celâlinin heybeti içinde temaşa ile öylesine meşguldürler ki O’ndan başka hiçbir şeyi görmezler. Kendi nefislerinde kaybolmuşlardır. Bu sebeple ulvî ruhların en yüceleridir. Onlara ancak mecaz yoluyla “melek” denebilir. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/394) Böylece insan, unsurlardan meydana gelmiş varlıklar içinde yalnızca topraktan yaratılmış bir “beşer” oluşuyla değil, aynı zamanda Hak Teâlâ’nın yaratılışında “iki el” ile doğrudan yönelmesine mazhar olmasıyla fazilet kazanmıştır. Bu sebeple, Allah Teâlâ’nın yaratılışında “iki el” ile yönelmediği bütün diğer unsurî varlıklardan daha üstündür. Dolayısıyla mertebe bakımından hem arzî hem de semâvî meleklerin fevkindedir. Bu üstünlüğünden dolayı insan, cemâdât (cansızlar), nebâtât (bitkiler), hayvânât ve tabii kuvvetler üzerinde maddeten tasarruf sahibidir. Bütün bu varlıklar, Âdem’e secde ederek onun bu üstünlüğünü kabul etmişlerdir ve hâlen de etmektedirler. Mânen, yani mârifet ve tefekkür bakımından da insan onların tamamından daha yüksektir. (Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/925-926) Zira Hak ilâhî ve kevnî suretin kendinde bir araya geldiği insanı âlemin ruhu kılmıştır. Âlemdeki diğer bütün türler ise bu ruhun uzuvları mesabesindedir. Bu nedenle insan, hilâfet makamına da lâyık kılınmıştır; âlemin tedbiri ve tafsili ona tevdi edilmiştir. Eğer insan âlemi terk edecek olsa âlem ölür; tıpkı ruh bedeni terk ettiğinde bedenin ölmesi gibi. Fakat insan kemal mertebesine ulaşmadığında sırf bir hayvandan ibarettir; dış görünüşü insana benzese de hakikatte hayvan derecesindedir.


Âyette geçen (ma meneake) Seni ne men etti?” ifadesi ile âlemde ilk def’a sen hükmü ortaya çıkmış olmakta idi. Burada da ifade edilmektedir. (Leke) “senin için” ve benzeri bu Âyet-i Keriyme’lerin içerisinde (6) def’a açık olarak (sen) ifadeleri geçmektedir. Böylece bireysel mânâda, (ben) ve (sen)in (ene) ve (ente)nin mânâ’dan maddeye, kuvveden fiile ilk def’a çıkmaya başlamasıdır.

Burada (ben) ve (sen) diye ifade eden aynı varlıktır, hayal ve vehim, kendi hayal ve vehminde var ettiği ve gerçek zannettiği nefsi benliğine tabi olarak, o’nu mutlak var zannederek (ene) (ben) dedi ve bu benliğin en hayırlı benlik olduğunu zannederek savundu.

Bunun üzerine Cenâb’ı Hakk o’nun “ben” iddiası karşısında bu varlığı geçici olarak hayalen var kabul ederek o’na (ente) ve (ke) (sen) diye hitab ederek hayali ve vehmi bir sûret vermiş olmakla (sen) dedi.

Böylece kendi tarafından, içinden (ene) (ben), Hakk tarafından dışından, (ente) ve (ke) (sen) hitabıyla hayal ve vehim yoluyla isimlendirilmiş oldu.

Bir de: (ene hayrun minhü) “Ben ondan hayırlıyım.” (minhü) “ondan” mânâsı içerisinde (hu) yani (o) vardır ki; böylece “ben, sen, o” üçlüsü bu sahnede ilk def’a ortaya çıkmış olmaktadır. O’ndan kasıt anlaşılacağı üzere Âdem’dir. İblis Âdem’in toprak maddesine bakarak “O” dedi. Aslında Âdemlikteki; O yani (Hu) Hüvviyyet-i Mutlaka’nın zahiren, Âdem sûretiyle mahlûk görünümündeki tecellisinden başka bir şey değildir.

Bu hakikati idrâk edemeyen iblis, sadece Âdem’in toprağını görerek ben ondan hayırlıyım, zannı ile secde etmekten kaçındı. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/238-239)


Diğer yandan bu âyet, Allah katında sebeplerin varlığının en güçlü delillerindendir. Zira Allah Teâlâ, toprağın çamurunu yoğurmaksızın, ona elleriyle yönelmeden, onu düzenleyip tesviye etmeden ve ruh üflemesine hazır hale getirmeden de yalnızca “Ol!” demekle onu yaratabilirdi. “Ol!” deseydi, o hemen olurdu. Bununla beraber Allah, onun çamurunu elleriyle yoğurdu, onu tesviye edip düzgün hale getirdi, sonra ruhundan üfledi, ardından da ona ilâhî isimleri öğretti. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/395)


Âyet 76

قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ

(38/76) Kâle enâ ḣayrun minh(u) halektenî min nârin ve halektehu min tîn.

(38/76) “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)