İllâ iblîse-stekbera vekâne mine-lkâfirîn(e)
Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
Yalnız İblis etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Bu ayet, İblis'in Allah'ın emrine karşı gelerek secde etmeyişini ve bu eyleminin temelinde yatan 'büyüklük taslama' ile 'inkarcılık' kavramlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, İblis'in bu tutumunun onun 'kâfirlerden' olmasına yol açtığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İblis kelimesi, 'iblas' kökünden türemiştir ki bu, hayırdan ümit kesmek, şaşkınlık ve üzüntü içinde kalmak anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın rahmetinden ümidini kesen ve bu yüzden isyan eden varlığı ifade eder. (el-Müfredât, ص 156)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İblis, 'eblese' fiilinden türemiş olup, 'hayır ve rahmetten ümidini kesmek' manasına gelir. Ayette, Allah'ın emrine karşı gelerek rahmetinden mahrum kalan ve bu haliyle şeytanlaşan varlığı temsil eder. (Mecâzü'l-Kur'ân, 1/29)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstikbar, 'kibr' kökünden türemiş olup, kişinin kendini başkalarından üstün görmesi, büyüklük taslamasıdır. Ayette, İblis'in Allah'ın emrine itaat etmeyerek kendini Âdem'den üstün görme ve bu kibirle isyan etme halini ifade eder. (el-Müfredât, ص 428)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İstikbar, 'kibr'den türeyen bir fiil olup, kişinin hakkı kabul etmeyip kendini büyük görmesidir. İblis'in 'istekbere' fiili, onun Allah'ın emrini küçümseyip kendi nefsini yüceltme tavrını açıklar. (Basâiru Zevi't-Temyîz, 4/339)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İstikbar, Kur'an'da genellikle Allah'ın otoritesine karşı gelme ve O'nun emirlerini reddetme anlamında kullanılır. İblis'in 'istekbere' fiili, onun Allah'a karşı takındığı isyankar ve kibirli tutumu, yani ilahi iradeye boyun eğmeyi reddetmesini gösterir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 220)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kâfir kelimesi, 'kefera' kökünden gelir ve 'örtmek' anlamına gelir. Ayetteki 'kâfirîn' ifadesi, İblis'in Allah'ın emrini ve hakkı örtbas ederek, yani inkâr ederek isyan edenlerden olduğunu belirtir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 40)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr, bir şeyi örtmek demektir. Şeriat dilinde ise, Allah'ın nimetlerini veya varlığını, birliğini ve peygamberlerini inkâr etmek anlamına gelir. İblis'in 'kâfirîn'den olması, onun Allah'ın emrini ve ilahi otoriteyi inkâr etmesiyle açıklanır. (el-Müfredât, ص 715)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kâfir kelimesi, Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahiptir; ancak temelinde 'hakkı gizlemek, inkâr etmek' yatar. İblis'in 'kâfirîn'den sayılması, onun Allah'ın açık emrine karşı gelerek bu emri ve dolayısıyla Allah'ın otoritesini inkâr etme fiilini ifade eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 250)
Sâd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İblîs, Hakk’ın nurlarını görmeyip kendi nefsine ve Âdem’in çamurdan sûretine takıldı. Üstünlüğün yaratılış maddesinde değil, mâna ve hakikatte olduğunu idrak edemedi. Bu sebeple Âdem’in yüzünde parlayan ilâhî cemâl nurlarını müşâhede edemedi; kibirlenerek kendini üstün gördü ve secdeden kaçındı. Oysa Âdem’e secde emri hem Allah’ın mutlak emrine itaat hem de onun hilâfet makamındaki imamlığını kabul etmeyi içeriyordu. Melekler ise bu emri işitir işitmez derhal boyun eğip secde ettiler.
Aslında İblîs o sırada, ilâhî imtihan ortaya çıkmadan evvel melekler topluluğu arasında bulunuyordu. Henüz rahmetten uzaklaştırılmamış, semâ melekûtundan tard edilmemiş, ulvî makamdan aşağıya indirilmemişti.
İblîs’in bu hâli, Allah’ın velîlerine karşı sahte iddia sahiplerinin, riyakârların ve dalkavukların durumuna benzer. Onlar da hakikati müşâhede edemez, sûretle perdelenirler. Nitekim İblîs, Âdem’de tecellî eden cemâl ve celâl nurlarını göremedi; yalnızca toprağı ve şekli gördü. Hakikati görme liyakatinden mahrum kalınca, kıyamet gününe kadar ilâhî huzurdan kovuldu; vuslatın lezzetini tatmaktan ve cemâl ile celâl tecellîlerini müşâhede etmekten menedildi. Bu hâl, nefsin benlik perdesine aldanıp hakikati göremeyenlerin ebedî hüsrânıdır.
Velâyet nurlarının heybeti karşısında ise İblîs’in hiçbir hilesi ve kudreti kalmaz. Zira Hak Teâlâ, “İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultânun” “Benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hâkimiyetin yoktur” (Hicr, 15/42) buyurmuştur. Zira velîlerin cemâlî ve celâlî tecellîleri İblîs’in bütün vesveselerini çözer, benlik vehmini yok eder. O anda şeytan, kendi acziyetini görerek bütün hile ve desiselerini unutur; oklarını onlara değil, yalnızca kendi yandaşlarına yöneltebilir.
Hak yolunun sâlikleri için bu kıssa, benlikten arınmanın ve hakikati cemâl ve celâl tecellîlerinde müşâhede etmenin ehemmiyetini gösterir. Çünkü kim Hakk’ın emrine boyun eğerse, mutlaka O’nun ikramına mazhar olur; kim de kendi varlığına güvenirse İblîs gibi perdelenir.
İblis ve Şeytanın Durumu Sözlükte “uzaklaşmak, haktan ve hayırdan ayrılmak, muhalefet etmek” anlamındaki şatn/şütûn yahut “öfkesinden yanıp tutuşmak” mânasındaki şeyt kökünden türediği kabul edilen şeytan kelimesi (çoğulu şeyâtîn), “hayırdan ve rahmetten uzaklaşmış yaratık; yanıp helâke uğramış varlık” anlamına gelir. Şeytanı ifade etmek için kullanılan İblîs ise bir kısım dilcilere göre “ümitsizliğe düşmek, pişman olmak, söyleyecek söz bulamayarak şaşkın kalmak” mânasındaki iblâs kökünden türemiştir; nitekim kelime bazı âyetlerde bu anlamda geçmektedir. Bir başka görüşe göre ise İblîs, İbrânîce kökenlidir; Allah’a isyan etmeden önceki adı Azâzîl idi.
Şeytanın gerçek bir varlığa sahip olup olmadığı tartışılmıştır. Cinlerden olduğunu ve ateşten yaratıldığını bildiren âyet ve hadislere dayanarak kelâm ve tefsir âlimleri, şeytanın kendine has bir varlığı bulunduğunu kabul eder. Genellikle “cinlerin atası” kabul edilen Cân ile İblîs’in aynı varlık olduğu da ileri sürülmüştür. Hz. Peygamber’in, “Her insanın yanında bir şeytan vardır” hadisi (Müslim, Münâfikîn, 70) de bu görüşü destekler.
Kur’ân’da meleklerin Âdem’e secde ettiği bildirilirken “İblîse kâne mine-lcinni” “cinlerden olan İblîs” (Kehf 18/50) istisna edilmiştir. Buradaki istisnayı muttasıl (aynı cinsten) kabul edenler onun önceden melek olduğunu ileri sürmüş; münkatı (ayrı cinsten) kabul edenler ise İblîs’in melek değil, meleklerin arasında bulunan bir cin olduğunu belirtmiştir. Onlara göre şeytan meleklerden olsaydı, isyan etmez, emredilen her şeyi yerine getirirdi (Tahrîm 66/6).
Şeytanın görülebilirliği meselesi de tartışmalıdır. Ehl-i sünnet kelâmcıları, onun latif bir cisim olduğunu ve farklı sûretlere bürünüp (temessül) insanlara görünebileceğini kabul eder. Gazzâlî’ye göre şeytanın ve meleklerin hakiki sûretleri yalnızca nübüvvet nuru ile görülebilir; temessül yoluyla insanlara görünmeleri ise mümkündür.
Kur’ân’da şeytanla insan arasındaki ilişki ve mücadele sıkça zikredilir. Âdem’e secde emrine kibirlenerek karşı çıkan İblîs, ateşten yaratıldığını ve Âdem’in çamurdan olduğunu öne sürerek isyan etmiştir. İlâhî irade, insan neslinin hem hayra hem şerre açık bir konumda yaratılmasını murad etmiş, bu sebeple şeytana insanlara vesvese verme ve bâtılı hak gibi göstererek onları yoldan saptırma izni verilmiştir. Birçok âyette şeytanın azgın, sinsi ve kışkırtıcı olduğu; hilelerine karşı dikkatli olunması, şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği bildirilmiştir.
Şeytan, insanı kötülüğe teşvik etmekle kalmaz, aynı zamanda onu Allah’a yaklaştıracak fiillerden de alıkoymaya çalışır. Kur’ân’da zekât ve infak emredildiği halde şeytanın cimriliği telkin etmesi (Bakara 2/268), ezan okununca kaçması ve namazda vesvese vermesi bu duruma örnektir.
Ancak İslâm, şeytanın insanlar üzerinde mutlak bir hâkimiyeti olduğu anlayışını reddeder. Kur’ân’da onun gücünün sınırlı, hilelerinin zayıf olduğu bildirilmiştir. Şeytan sadece çağırır; ona uyup uymamak insanın kendi iradesine bırakılmıştır. Nitekim “ihlâslı kullar” üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bu sebeple insanlar kötülüklerini şeytana yükleyerek sorumluluktan kurtulamazlar.
Hz. Peygamber şeytanın şerrinden Allah’a sığınmış, ümmetine de bunu tavsiye etmiştir. Onun tavsiyeleri arasında kelime-i tevhîd, özellikle Âyetü’l-kürsî ve Haşr sûresinin son üç âyetini okumak vardır. Böylece müminler, şeytanın vesveselerinden korunmuş olurlar. (Çelebi, DİA, 39/99-101)
İblîsin Secde Etmemesinin Nedeni İblîs meleklerden farklı bir oluşuma sahipti. Melekler “nûr”dan İblîs ise “nâr” yâni “ateş”ten halk edilmiştir. Ateş nûrdan daha kesîf olduğundan, İblîs de meleklerden daha kesîftir. Kesîf varlıklarda bireysel benlik şuuru ve nefsâniyyet latîf varlıklardan daha fazladır. Bu sebeple, kendi cüz’i akıllarına dönük değer yargıları ağır basarsa, bazı kıstas ve ölçüler kullanarak fikir yürütebilirler.
İşte İblîs de bu özelliği dolayısıyla secde emrini aldığında kendince mantıksal bir kıyâs yaptı; “onu topraktan halk ettin, beni ise ateşten halk ettin; ateş topraktan hayırlıdır, bu sebeple ben ondan hayırlıyım ve yüksek olan, aşağı olana boyun eğmez,” dedi. Büyüklük tasladı, secde etmedi ve kâfirlerden oldu.
Bu hâdiseyle İblîs, âlemde ilk def’a bireysel benlik üzere akıl yürüten varlık olmuştur. Kendi hayâl ve vehmine dayanarak ki, âlemde üretilen ilk birimsel hayâl ve vehim’dir, “ben ondan hayırlıyım” dedi, Hakk’ın karşısında benlik, gurur ve kibir göstermeye cü’ret etti. Secde emrine yaptığı muhâlefet, ilâhî varlığa ve hükme karşı âlemde üretilen ilk itirazdır.
Ef’âl mertebesine doğru yaklaştıkça bireysel akıl, ilâhî aklı perdeler ve öne geçer. İblîs’in yaşadığı hâl de budur. “ (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/231-232) Özet yorum:
Yukarıda da ifade edildiği gibi melekler, zât-ı mutlağın isim ve sıfatlarını “ef’âli İlâhiyye” İlâhi fiiller olarak ortaya koymaktadırlar ve bu hale ihtilâfları, karşı koymaları söz konusu değildir.
“Kulnâ” görüldüğü gibi bu Âyet-i Keriyme zatidir. Yani Cenâb-ı Hakk aracısız bu Âyet-i Keriyme’yi kendi zatından, “Biz demiştik.” diye ifade buyurmuşlardır ki çok mühimdir. “Biz” olarak ifade edilen husus, Hakk’ın her bir sıfat ve ismine verdiği değer ve şahsiyeti açık olarak göstermektedir. Ayrıca, özelde ise “Kâmil insanla” yaptık demektir.
Zatına bağlı olan her bir sıfat ve ismin zuhuruna görevli olan melâike, Âdem’de mevcud olan zatî zuhurda da her bir ismin ve sıfatın toplu olarak mevcud olması sebebiyle Âdem’e secde, Hakk’a secde olduğundan, “iscidü li âdeme” “Âdem’e secde edin.” denildiğinde, emre amade olan melâike, “fesecedü” (hemen secde ettiler). Çünkü bu “zatın zuhurlarına” olan emri idi.
“İllâ iblis” “Ancak iblis secde etmedi.” ifadesiyle de bir başka oluşum belirtilmiş olmaktaydı. Bilindiği gibi melekler, “nûr”dan; İblis-şeytân, “nar-ateş”ten halk edilmişlerdir. Bu iki ayrı kaynaktan meydana gelmiş “melekkuvvetler” tabii ki değişik oluşumlar göstereceklerdir.
Eski ismi, Süryanice, “azazil”; Arapça, “haris” olan “iblis-şeytân” nûrani melek kuvvetlerinden daha değişik bir özelliğe sahiptir. Ateş nûra göre daha kesiftir, ondan meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha kesiftir. Kesafet arttıkça bireysel benlik ve nefsani şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne çıkmaktadır. Bu yüzden zâhirî yüzeysel değerlendirmeler artarak kıyasta başa geçmektedir.
Bütün varlık âlemi, “akl-ı kül” ün hükmü altında, bir bütün olarak faaliyet göstermektedirler. Bunlardan lâtiften kesife doğru zuhura çıkmaya başlayan iblis ve şeytânlar o nispette bireysel şuur sahibi olmaktadırlar.
En son koyu kesafete sahip olan insanlar ise, onlardan daha ileri bir şuur ve akla sahip olmaktadırlar.
Azazil. “Aziz” haris, “cebbar” ikisinin ittifakı, “mütekebbir” isimlerini ifade ettiklerinden iblisin ahlâkı, bu isimlerin özellikleri ile oluşmaktadır. Bu isimlerin Rahmâni mânâda kullanılması, büyük yüceliklerdir.
Nefsani ve bireysel menfeat yönünde kullanılması ise, seviyesizlik, düşkünlük ve zilleti getirir.
“Halife-i Âdem” halk edilmezden evvel varlıkların içinde en akıllı varlık, “azazil” idi ve meleklere gerektiğinde hocalık yapıyordu.
“Halife-Âdem” topraktan halk edildi, kendine İlâhi isimler talim ettirildi. “İlâhi-nefha” sunuldu:”Allah” ismi câmi-i hediye edildi. Böylece Rahmân sûret-i üzere techiz edilerek cennette iskân edildi. Azazil’in, Âdem’in bu iç özelliklerinden haberi yoktu, olsa idi dahi anlaması mümkün değildi; çünkü mutlak tevhîd ilmini de bilmiyordu.
Cenâb’ı Hakk’ın meleklere, “Âdem’e secde edin.” emrini verdiğinde, melekler, “fesecedü” (hemen secde ettiler). İblis ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/214-216)
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَال۪ينَ
(38/75) Kâle yâ iblîsu mâ mene’ake en tescude limâ ḣalektu biyedeyye estekberte em kunte mine-l’âlîn.
(38/75) Allah, “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi.