Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme'ûn(e)
Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.
Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
Bu ayet, meleklerin Allah'ın emrine itaat ederek secde etmelerini ve İblis'in bu emre karşı gelerek kibirlenmesini ve kâfirlerden olmasını anlatmaktadır. Ayet, itaat, secde, kibir ve inkâr gibi temel kavramlar üzerinden yaratılış ve imtihanın ilk anlarına ışık tutar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'secde' kelimesini 'tevazu ile eğilmek' olarak tanımlar ve bunun hem fiili (bedenle) hem de kavli (sözle) olabileceğini belirtir. Ayetteki kullanımı, meleklerin Allah'ın emrine mutlak itaati ve tevazuunu gösteren fiili bir secdeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'secde'yi 'itaat' ve 'boyun eğme' anlamında kullanır. Meleklerin secde etmesi, onların Allah'ın emrine kayıtsız şartsız itaat etmelerinin bir mecazıdır ve bu ayetteki bağlamda bu itaatin somutlaşmış halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'secde' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir eylemden öte, Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve boyun eğme anlamı taşıdığını vurgular. Meleklerin secde etmesi, onların Allah'ın iradesine tam bir uyum içinde olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'melek' kelimesinin 'elçi' veya 'güçlü' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın emrini yerine getiren, iradesi olmayan ve sadece itaatle yükümlü olan varlıklar topluluğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, meleklerin Allah'ın yaratıkları olduğunu ve O'nun emirlerine karşı gelmeyen, sürekli ibadet halinde olan varlıklar olduğunu açıklar. Bu ayetteki kullanımları, onların Allah'ın Hz. Âdem'e secde emrine istisnasız uymalarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, melekleri 'latif cisimler' olarak tanımlar ve onların Allah'ın kudretinin tecellileri olduğunu belirtir. Ayetteki 'bütün melekler' ifadesi, bu varlıkların tamamının Allah'ın emrine itaat ettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'küll' kelimesinin 'tamamı, hepsi' anlamında kullanıldığını ve bir topluluğun bütün fertlerini kapsadığını belirtir. Ayetteki 'küllühüm' ifadesi, meleklerin secde emrine uymada hiçbirinin geri kalmadığını, tam bir ittifak içinde olduklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'küll'ün 'cem' (toplama) ve 'ihata' (kuşatma) anlamlarını taşıdığını ifade eder. Bu ayette, meleklerin tamamının secde etmesiyle, İblis'in tek başına bu emre karşı gelmesinin zıtlığı daha belirgin hale gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ecmeûn' kelimesinin 'küll' kelimesini pekiştirmek için geldiğini ve bir topluluğun tamamının, istisnasız bir şekilde bir eylemi gerçekleştirdiğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, meleklerin secde etme konusunda tam bir birlik içinde olduklarını ve hiçbirinin bu emirden kaçınmadığını kesinleştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cem'' kökünden türeyen 'ecmeûn'un 'toplanma, bir araya gelme' anlamlarını taşıdığını ve bir şeyin bütün parçalarını kapsadığını açıklar. Bu ayette, meleklerin secde emrine topluca ve eksiksiz bir şekilde uyduklarını, İblis'in ise bu topluluğun dışında kaldığını vurgular.
Sâd Sûresi
Bu ilâhî emir kaşısında bütün melekler hep birlikte saygı ile eğilip secde ettiler. İbnü’l-Arabî’nin de belirttiği üzere buradaki secde ibadet maksadıyla değil de teşrif ve saygı secdesidir; bir tür tevazu ve alçak gönüllülüğün ifadesi, Âdem’in önceliğinin, üstünlüğünün ve şerefinin itirafıdır. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/389) Zira bu secde, aslında Âdem’in şahsına değil, onda tecellî eden ilâhî hakikate ve hilâfete idi. Çünkü Hak Teâlâ, kendi isim ve sıfatlarının aynası olarak Âdem’de tecellî etmişti. Bu tecellînin heybeti meleklere galebe çalınca, hepsi secdeye kapandı.
Çünkü Âdem, Allah’ın izzet ve kibriyâ nurlarının kıblesi, zât ve sıfat tecellîlerinin mazharı kılınmıştı. Melekler, Âdem’i bu nurlarla parlayan ve ilâhî bir tesviye ile şekillenmiş bir halde görünce, hepsi secdeye kapandı. Yalnız İblîs secde etmedi; çünkü o, kâfirlerden ve perdelenenlerden idi. Hak onun gözünü mühürlemiş, ezelî güzellik nuruyla bakma liyakatini ona vermemişti.
Bu hadise, aynı zamanda fenâ makamına işarettir. Melekler, Allah’ın yüceliğini müşâhede ile cezbedilmiş, muhalefeti akıllarına bile getirmemişlerdi. İblîs ise kendi benliğini ve üstünlük vehmini görmesi sebebiyle perdelendi. Hakk’ın azametini görebilseydi asla kibirlenmezdi. Zira kim Hakk’ın istilâsına mazhar olursa, O’nun kudreti altında mutlak surette ezilir.
Meleklerin Mahiyeti Meleklere iman, İslâm akaidinin temel esaslarındandır. Onlar, farklı sûretlere girebilen, duyularla idrak edilemeyen, nûrânî mahiyette varlıklardır. Naslarda meleklerin özellikleri, yetkinlikleri ve görevleri hakkında pek çok bilgi verilmiştir. İnsanlar ve cinlerden farklı olarak nurdan yaratıldıkları nakledilen melekler, Hz. Âdem’in yaratılışından önce mevcut olup Allah’ın hitabına muhatap olmuş ve O’nunla doğrudan konuşmuşlardır. Yemezler, içmezler; görevleri gereği güçlü ve iri cüsseli olabilirler. Kur’ân’da onların birden çok kanatlarının bulunduğu, büyük bir kudreti temsil ettikleri bildirilmiştir. Müşriklerin melekleri “Allah’ın kızları” olarak nitelendirmeleri reddedilmiş; akaid kitaplarında onların cinsiyet taşımadıkları özellikle vurgulanmıştır.
Meleklerin vazifeleri arasında sürekli tesbih, Allah’a secde, O’nun emirlerini yerine getirme, peygamberlere salât u selâm getirme, müminler için dua ve istiğfar etme vardır. Bazıları ise hususi görevlerle tavsif edilmiştir: Cebrâil vahiy meleği, Mikâil rızık ve rahmet meleği, Azrâil eceli gelenlerin ruhunu kabzeden, İsrâfîl ise sûra üfleyerek yeniden dirilişi haber veren melektir. Bunların dışında Kur’ân’da “el-melâiketü’l-mukarrebûn” diye geçen, ulûhiyyet makamına yakın melekler; Arşı taşıyanlar ve çevresinde bulunanlar zikredilir. İnsanların söz ve amellerini kaydeden “kirâmen kâtibîn”, onları gözetleyen “rakīb” ve “atîd”, koruyan “hafaza” melekleri; kabirde sorgu yapan Münker ve Nekir hadislerde geçer. Âhirette müminleri karşılayan cennet bekçileri “Rıdvân”, cehennemin muhafızları “Mâlik” ve “zebânîler” olarak zikredilmiştir.
Meleklerin tür ve sayısını yalnız Allah bilir. Onlar, ulviyetin ve Allah’a teslimiyetin sembolü olup, zaman ve mekândan münezzeh ulûhiyyet makamı ile fizik âlem arasında köprü vazifesi görürler. Kur’ân’da göklerde ve yerde Allah’ın ordularının bulunduğu, gök gürültüsüyle beraber meleklerin de Allah’ı tesbih ettiği ifade edilmiştir. Böylece tabiatın işleyişinin ilâhî irade altında olduğu gösterilmiştir. Bu sebeple melekler, Allah’ın birliğinin şahitleri ve ilâhî mesajın peygamberlere ulaştırılmasının vasıtalarıdır. Bu nedenle özellikle Cebrâil ve Mikâil’e düşmanlık, Allah’a ve resullerine düşmanlıkla eş tutulmuştur.
Melekler müminlere dua eder, istiğfarda bulunur ve onlarla manevî bir dostluk kurarlar. Kur’ân’da, iman eden ve dürüst yaşayan kimselere son nefeslerinde meleklerin gelerek ölümden korkmamalarını, kendilerini nimetlerle dolu bir hayatın beklediğini bildirecekleri; onların dünya hayatında olduğu gibi âhirette de dostları olacakları haber verilmiştir.
Melekler, Allah’ın verdiği görevleri eksiksiz yerine getirir, günah işlemez ve mâsum varlıklardır. Onlar söz ve fiillerinde Allah’a karşı gelmez, sadece O’nun emirleriyle hareket ederler. Bu vasıflarıyla itaatsizlik edebilen cinlerden ve insanlardan ayrılırlar. Allah’ın Hz. Âdem’in yaratılışını haber verdiğinde meleklere yönelttiği hitap, onların itaatsizliği değil, hikmetin tecellisi adına soru sormaları yahut hakikati daha iyi anlamaya yönelmeleri olarak yorumlanmıştır.
Ayet ve hadislerde, meleklerin zaman zaman temessül yoluyla insan sûretine girdikleri de belirtilir. Hz. İbrâhim’e misafir olarak gelen melekler, Lût kavmini cezalandırmak için görevlendirilmişlerdi. Yine Cebrâil, Hz. Meryem’e insan sûretinde görünmüş ve ilâhî müjdeyi iletmiştir. Hz. Peygamber ise Cebrâil’i aslî sûretinde de görmüştür. Peygamberlerin meleklerle doğrudan iletişim kurmaları tabiidir. Diğer insanların onları görmesi ise istisnaî hallerle sınırlıdır. Bununla birlikte meleklerin, görünmeden müminlere destek olmaları, mübarek gecelerde yeryüzüne inmeleri ve Kur’ân dinlemeleri, dinin metafizik boyutuyla uyumlu bir şekilde kabul edilmiştir. (Özvarlı, DİA, 29/40-41) Diğer yandan melekler, latif ve nûrânî yapıya sahip, müstakil ve gerçek bir varlık türü olmalarının yanı sıra; rüzgâr, şimşek gibi tabiat güçleriyle de özdeşleştirilmişlerdir. Bu bağlamda İbnü’l-Arabî, İsa Fassı’nda şu açıklamayı yapar: “Anâsır (dört unsur), tabiatın sûretlerinden biridir. Anâsırın üstünde bulunan ve onlardan türeyen şeyler de yine tabiatın sûretlerindendir. Bunlar, yedi semânın fevkinde bulunan rûhânî varlıklardır. Buna karşılık semâların rûhları ve onlara ait hakîkatler ise unsurîdir; zira bunlar unsurlardan türeyen dumanlardan meydana gelmiştir. Her bir semâda var olan melekler de o semâya mensuptur; dolayısıyla onlar unsurî meleklerdir. Ancak onların üstünde bulunan melekler tabîî meleklere dahildir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ onları meleʾü’l-aʿlâ (yüce topluluk) diye nitelemiş ve onların ihtilâf ve mücâdelesinden söz etmiştir.” Ahmed Avni konuyu şöyle şerh etmektedir:
Melek kuvvet mânasına gelir. Bu kesif âlemde birtakım unsurî kuvvetler vardır ki fen ilmi bunları “tabiî kuvvetler” diye adlandırır: buhar kuvveti, elektrik kuvveti, cazibe kuvveti, merkezkaç ve merkeze yönelen kuvvetler gibi… Bu kuvvetlerin etkileri duyularla görülür, fakat kendilerinin mahiyet ve hakikatleri görünmez. Meselâ elektriğin ne olduğunu kimse tarif edemez; ancak eserini ve varlığını gösterebilir.
Bu kuvvetler küllî olarak sayılabilir; ama cüz’î olarak sınırsızdır. Bunun için şeriatta şöyle haber verilmiştir: “Her bir yağmur damlası bir melek tarafından indirilir; ve bir damlayı indiren melek bir daha geri dönmez.” Hakikatte yağmur damlasının inişi mutlaka bir kuvvetle yeryüzüne gerçekleşir. Sonra gelen damlanın inişi için kullanılan kuvvet, öncekinin aynısı değildir; ilk kuvvetin tekrar geri dönmesi de mümkün değildir. Elektrik akışında da hâl böyledir; diğer kuvvetler de buna kıyas edilebilir.
Bilinsin ki, her bir kuvvet ilâhî tecellîlerden bir tecellîdir ve her bir tecellî de bir ism-i ilâhînin tasarrufu altındadır. Nasıl ki her bir zerre Allah’ın hayatı ile diri ise, her bir kuvvet de öyledir. İşte bu yüzden melâike-i unsuriyye, yani unsurlar âlemindeki kuvvetler, ilâhî tecellîlerden bir tecellî olmaları sebebiyle hayy’dırlar; üzerlerine tevdi edilen görevleri yerine getirirler. Cenâb-ı Hak da bu hakikate şöyle işaret buyurur:
“Gök gürlemesi O’na hamd ile tesbîh eder, melekler de O’ndan korkarak tesbîh ederler” (Ra‘d, 13/13).
Unsuriyye meleklerin fevkinde ise, gök cisimleri arasındaki sonsuz feza âleminde bulunan melâike-i tabîiyye vardır. Bunlar da ilâhî kudretin tecellîleridir. İşte Allah Teâlâ bu melâikeyi, yani meleʾü’l-aʿlâyı, tartışma ve mübâhase ile vasfetmiştir. Nitekim Kur’ân’da: “Benim için mele-i aʿlâ’nın tartıştıkları zamana dair hiçbir bilgim yoktu” (Sâd, 38/69) buyrulmuştur.
Çünkü tabiat zıt unsurlardan mürekkep bir bütündür. Nefsi-tabiat, birbirine karşıt olan dört unsurun terkibidir: hararet, burûdet, yübûset (kuruluk) ve rutûbet (yaşlık). Tabiî sûretler bu dört esastan meydana gelir. Gerçi yübûset rutûbetten, hararet burûdetten ortaya çıkar; ama yübûset hararetin, rutûbet de burûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebesindeki hükümleri farklıdır. Bu yüzden tabiatın unsurları birbirine karşıttır.
Ve tabiat, ulûhiyet mertebesinin zâhiridir. Ulûhiyetin rükünleri hayat, ilim, irade ve kudrettir. Bunlar tabiatta şöyle tezahür eder:
- Hayat → hararete,
- İlim → burûdete,
- İrade → yübûsete,
- Kudret → rutûbete bakar.
Tabiatta yaratma emri bu karşıtlıkların etkileri çerçevesinde gerçekleşir. Özellikle Nefes-i Rahmânî, esmâ-i ilâhiyyenin tamamını gerektirir. “Mu‘tî–Mâni‘, Hâdî–Mudill, Rahîm–Müntekim, Nâfi‘–Dârr” gibi mütekābil (karşılıklı, zıt) isimler tabiatta tezahür eder. İlâhî isimler arasındaki bu tekābülü (karşıtlığı) da ancak Nefes-i Rahmânî ortaya çıkarmıştır. İşte bu tekābül, zıddeyn arasında çekişmeyi zorunlu kılar. (Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/920-921; 925-926)
Terzi Baba’nın meleklerin mahiyeti ve secde etmelerine dair izahı ise özetle şöyledir:
Melekler= İki türlüdür. (1) Afakî; yani bizim varlığımızın dışında olanlar. (2) Enfüsi; yani bizim varlığımızda, bizde, bizim ürettiğimiz melekler, “melekeler” yani kuvvetlerdir. Afaki olanlar da iki türlüdür; unsûrî ve tabiiyye’dir. Unsûrî olanlar anâsır, yani dört unsûr; toprak, su, ateş, hava kaynaklı olan meleklerdir. Tabiiyye olanlar ise anâsır âleminin dışında Nûr-i lâtif, olanlardır.
Bütün bu melekler, sıfat-ı İlâhiyye ve esmâ-i İlâhiyye’leri, ef’âl-i İlâhiyye’ler olarak zuhura getirmektedirler. Enfüsî olanları ise birey varlıklarda İlâhi ve nefsi fiilleri zuhura çıkarmaktadırlar.
Melek, kuvvet demektir. Melekler, sıfât-ı ilâhiyye ve esmâ-i ilâhiyye’yi ef’âli ilâhiyye’ler olarak zuhûra getirmekle görevli varlıklardır. İnsân ise Halîfe ve Sultân’dır, Zât-ı ilâhî’nin tecellî mahallidir. Melekler, Hâlife insân olan Âdem’deki Zâtî tecellî sebebiyle ona secde etmekle emrolundular.
Meleklerin, Âdem’e secde husûsunda Zât-ı ilâhî’den bir emir aldıklarında, o emre muhâlefet etmeleri söz konusu değildir. Zîrâ emr-i ilâhî karşısında ancak mukâbele ve itâat ile hareket ederler.
Meleklerin kaynak isimleri, esmâ-i ilâhiyyeden “Sübbûh” ve “Kuddûs”tür. Halîfe İnsân’ın (gönlün) ise kaynak isimleri “Allâh”, “Câmî” ve “Selâm” isimleridir ki, bu şerefli isimler diğer bütün esmâ-i ilâhiyyeye hâkim olduklarından, meleklere de hâkimdirler.
Halîfe, idrâk, şuur ve irfâniyetle hayâta bakarken, melek sadece yukarıdaki iki isimle Rabb’lerini tesbîh ve takdîs eder.
Yaptığımız ibâdetlerden meydana gelen mânevî melekler, bizlere sadece sevap üretirler; fakat irfâniyyet üretemez ve bu sahayı bilmezler. “Âdem” ismi verilen halîfe gönülde ise, bütün hakîkat-i ilâhiyye’yi idrâk edecek kâbiliyet mevcûddur.
Melekler, esmâ-i ilâhiyyenin yalnızca Cemâlî ve latîf olan-larını bilirler. Hayvanlar ise Celâlî ve kesîf olanlarını bilirler. Bu ikisi de kemâl değildir. Âdem ve Havvâ cennette iki melek olarak yaşarken, toprak bedenle birleştiler, böylece latîf meleklik yönü ile Cemâlî isimleri, kesîf toprak beden yönüyle Celâlî isimleri cem ettiler. İşte bu sebepten, ilmen meleklere üstün geldiler. Bu husûs Bakara sûresi 2/31-32 âyetlerinde şöyle beyân edilir:
“Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sâdikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm” “Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. Melekler: ‘Seni tenzîh ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler.” Bu hâdisenin ardından, melekler Âdem’in kendilerinden üstün bir varlık olduğunu idrâk ettiler ve Hakk’ın emrine uyarak ona secde ettiler. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsanları Araştırması 1/203-212)
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
(38/74) İllâ iblîse-stekbera vekâne mine-lkâfirîn.
(38/74) Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.