İçeriğe atla
Sâd 35Cüz 23 · Sayfa 455

Sâd Sûresi 35. Âyet

ص

Sohbete sor

Kâle rabbi-ġfir lî veheb lî mulken lâ yenbeġî li-ehadin min ba'dî(s) inneke ente-lvehhâb(u)

Süleyman, "Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!" dedi.

Sâd Sûresi

Hz. Süleyman sağlığına kavuşup eski hâline dönünce, Allah’tan kendisinden sonra kimsenin erişemeyeceği bir mülk talep etti. Ancak bu talep, dünyevî bir iktidar arzusu yahut başkalarına karşı bir övünme isteği değildi. Onun muradı, zamanında Allah düşmanı olan zâlim hükümdarları zelil etmek ve bir peygamber olarak yalnız kendisine mahsus olmak üzere mûcizelerle teyit edilmekti. Nitekim sonraki âyetlerde de ona bahşedilen mûcizeler zikredilmektedir.

Gerçekten de onun sahip olduğu hükümranlık ve tasarruf kudreti, ondan sonra hiç kimseye nasip olmamıştır. Bu durumu Peygamber Efendimiz’in şu hadisi de teyit eder:

“Cinden bir ifrit bu gece namazımı bozmak için karşıma çıktı. Allah bana ona karşı galip gelme kudreti verdi. Onu mescidin direklerinden birine bağlamak istedim ki sabah olduğunda hepiniz onu görün. Fakat kardeşim Süleyman’ın ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver’ sözünü hatırladım da bundan vazgeçtim.” (Buhârî, Tefsir, 38) Burada Hz. Peygamber’in tasarruf gücünün Hz. Süleyman’dan eksik olduğu düşünülmemelidir. Zira Allah ona da cinler üzerinde tasarruf imkânı bahşetmiştir. Ancak Hz. Süleyman’ın duasına icabet edilmiş olması sebebiyle, Allah Resûlü bu kudretini ızhâr etmekten menedilmiş ve Süleyman’ın duasına hürmeten bundan kaçınmıştır. Dolayısıyla Hz. Süleyman’a verilen hükümranlıktan maksat, şehâdet âlemindeki her şey üzerinde mutlak tasarruf değil; bu gücü açıkça ortaya çıkarıp göstermekle ilgili özel bir hükümdarlıktır.

Öte yandan Hz. Süleyman’ın bu imtihanın ardından hemen tövbe etmesi, kalbinde hiçbir şey bırakmaksızın Allah’a yönelmesi demektir. Burada “inâbe”, sadece dil ile istiğfar değil; bütün benliğiyle kalbi tekrar Hakk’a döndürmektir. Sâlikin seyrü sülûkunda da durum böyledir: Her perdelenmeden sonra inâbe ile safiyet kazanılır, kalpte yalnızca Hakk’ın nuru bâki kılınması için gayret edilir.

Hz. Süleyman’ın “Bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver” talebi, zahirde dünyevî bir iktidar gibi görünse de bâtında kalbin mülküdür. Bu, sadece dış âleme hükmetmek değil; iç âlemde de nefsin kuvvelerine hâkim olup onları Allah’a yöneltmek anlamına gelir. Böylece zâhirde mülk, bâtında ise mârifet saltanatı birleşmiş olur.

Nitekim hakikî mülk, “mülk-i zâhir” (dış âlemde tasarruf) ile “mülk-i bâtın”ın (nefsin kuvvelerine hâkimiyetin) cem edilmesidir. Hz. Süleyman bu talebiyle, kendisini Allah’ın mutlak rubûbiyyeti karşısında tam bir ubûdiyyet şuuruna yerleştirmiştir.

Âyetin sonunda onun Allah’ın Vehhâb ismine sığınması dikkat çekicidir. Zira Vehhâb, hiçbir karşılık gözetmeksizin sırf lütfundan bağışlayan demektir. Burada işaret edilen hakikat, mülkün ve mârifetin kulun gayretiyle değil, bütünüyle ilâhî hibeyle verildiğidir. Ceset imtihanı da sâlike bu gerçeği kavratmak için bir vesile olmuştur.

Böylece mülk, Allah’ın mağfiretine erişen ve ilâhî inayet nazarıyla korunan bir kulun eline geçtiğinde, ondan sadır olacak her tasarruf adalet ve insafla gerçekleşir. Bu sayede kişi hem mülkün afetlerinden hem de saltanatın ağır sorumluluklarından korunmuş olur.

Mârifet Mülkü İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Süleyman’a verilen bu mülk mârifet mülküdür ve ondan sonra hiç kimseye dünyada aynı şekilde verilmemiştir. Çünkü Allah’ın tecellîleri isimlerine göredir. İsimler farklı olduğu için, kulların kabiliyetleri de farklıdır. Bu yüzden Allah, aynı tecellîyi iki farklı kişide tekrarlamaz. Hz. Süleyman’ın ayn-ı sâbitesinin istidâdı bu idi ve ona bu şekilde bir tecellî nasip oldu.

Aslında her insan kendi kabiliyetiyle, Süleyman gibi, “benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk” ister. Ama bu mülk herkeste farklı genişlikte veya darlıkta gerçekleşir. Süleyman’a ise Allah’ın genel ve özel rahmetlerinin tamamı verildiği için hem bâtını hem de zâhiri kapsayan geniş bir mülk ihsan edildi ve o bu mülk içinde hüküm sürdü. Zira yaptığı dua onun ezelî kabiliyetini uygundu. Bu yüzden hem zâhirî hem de bâtınî saltanat ona verildi. Eğer ilâhî mârifetten doğan bâtınî saltanatı olmasaydı, dıştaki saltanatı da tamam olmazdı.

İlâhî mârifete ermiş kâmil velîler ve mürşidler de Allah’ın emriyle hem maddî hem manevî âlemde tasarruf ederler. Ancak onlar Süleyman gibi zahirde padişah olarak görünmezler. Buna rağmen, hakikat bakımından her biri kendi zamanının bir “Süleyman”ıdır. (Konuk, Fusus Şerhi, 2/975-976)


Âyet 36

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ

(38/36) Feseḣḣarnâ lehu-rrîha tecrî bi-emrihi ruḣâen hayśu esâb.

(38/36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)