Feseḣḣarnâ lehu-rrîha tecrî bi-emrihi ruḣâen hayśu esâb(e)
Biz de rüzgarı onun buyruğuna verdik. Rüzgar, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.
Bunun üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.
Bu ayet, Hz. Süleyman'a verilen özel lütufları, özellikle rüzgarın ve şeytanların onun emrine verilmesini anlatmaktadır. Ayet, ilahi kudretin peygamberlere bahşettiği olağanüstü yetenekleri ve bu yeteneklerin evrensel düzen içindeki işleyişini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'teshîr' kelimesini, bir şeyi zorla veya iradesi dışında bir işe koşmak olarak tanımlar. Ayetteki 'fesahhernâ' ifadesi, Allah'ın rüzgarı Hz. Süleyman'ın emrine, onun iradesi doğrultusunda hareket edecek şekilde tabi kıldığını gösterir. Bu, rüzgarın kendi doğal seyrinin ötesinde, ilahi bir müdahale ile Süleyman'ın isteğine göre yönlendirilmesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'teshîr'i 'emrine vermek, boyun eğdirmek' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, rüzgarın Süleyman'ın isteği üzerine hareket etmesini, ona itaat etmesini ifade eder. Bu, rüzgarın doğal gücünün Süleyman'ın kontrolüne verildiğini mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'teshîr' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın evrendeki varlıkları insanlığın hizmetine sunması bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, özel olarak rüzgarın bir peygamberin emrine verilmesi, ilahi lütfun ve peygamberlik mucizesinin bir göstergesi olarak öne çıkar. Bu, Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğinin ve dilediği zaman bu egemenliği kullarına tecelli ettirebileceğinin bir ifadesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rîh' kelimesinin Kur'an'da hem tekil (rüzgar) hem de çoğul (rîyâh - rüzgarlar) olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette tekil olarak kullanılması, belirli bir rüzgarın, yani Süleyman'ın istediği yöne giden rüzgarın kastedildiğini gösterir. Bu rüzgar, sıradan bir hava akımı olmaktan öte, ilahi bir mucize olarak Süleyman'ın kontrolüne verilmiş özel bir varlıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rîh' kelimesinin 'ruh' kökünden geldiğini ve 'nefes, can' anlamlarıyla ilişkili olduğunu ifade eder. Ayetteki 'rîh', canlı bir varlık gibi Süleyman'ın emrine itaat eden, ona hizmet eden bir güç olarak tasvir edilir. Bu, rüzgarın sadece fiziksel bir olgu olmanın ötesinde, ilahi bir iradeyle yönlendirilen bir varlık olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rîh' kelimesinin Kur'an'da bazen rahmet, bazen azap, bazen de ilahi kudretin bir tecellisi olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'rîh', Hz. Süleyman'a bahşedilen ilahi bir lütuf ve mucize olarak, onun hükümranlığının bir göstergesi olarak işlev görmektedir. Bu, kelimenin bağlamına göre anlam derinliğinin nasıl değiştiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'cereyân' kelimesinin 'akmak, gitmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tecrî', rüzgarın Süleyman'ın emriyle kesintisiz ve kolayca hareket ettiğini ifade eder. Bu, rüzgarın doğal akışının ötesinde, ilahi bir kontrolle yönlendirildiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'cereyân' fiilinin genellikle suyun akışı için kullanıldığını, ancak burada rüzgar için kullanılmasının, rüzgarın akışının suyun akışı gibi pürüzsüz ve engelsiz olduğunu mecazi olarak ifade ettiğini belirtir. Bu, rüzgarın Süleyman'ın emriyle ne kadar kolay ve hızlı hareket ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emr' kelimesinin hem 'iş, durum' hem de 'buyruk, talimat' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'biemrihî', rüzgarın Süleyman'ın doğrudan talimatı ve iradesi doğrultusunda hareket ettiğini açıkça ifade eder. Bu, Süleyman'a verilen olağanüstü yetkinin ve ilahi desteğin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'emr'in 'bir şeyi yapmayı veya yapmamayı talep etmek' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'biemrihî' ifadesi, rüzgarın Süleyman'ın bu tür bir talebine, yani onun yönlendirmesine göre hareket ettiğini vurgular. Bu, Süleyman'ın rüzgar üzerindeki otoritesinin ilahi bir kaynakla desteklendiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ruhâen' kelimesini 'yumuşak, kolay' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, rüzgarın Süleyman'ın emriyle sert ve yıkıcı değil, aksine nazik ve kolay bir şekilde aktığını, onun istediği yere rahatça ulaştığını ifade eder. Bu, ilahi lütfun bir tecellisi olarak rüzgarın Süleyman'a karşı itaatkar ve hizmetkar olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ruhâen' kelimesini 'sakin, rahat' olarak yorumlar. Bu, rüzgarın Süleyman'ın emriyle hareket ederken herhangi bir zorluk veya engelle karşılaşmadığını, aksine onun için her şeyin kolaylaştırıldığını mecazi bir dille anlatır. Bu kelime, Süleyman'a verilen gücün sadece yönlendirme değil, aynı zamanda kolaylaştırma boyutunu da vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ruhâ' kelimesinin 'gevşeklik, rahatlık' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ruhâen', rüzgarın Süleyman'ın emriyle hareket ederken herhangi bir gerginlik veya zorlama olmaksızın, tam bir rahatlık ve itaat içinde olduğunu ifade eder. Bu, Süleyman'ın emrinin evrensel düzen üzerindeki etkisini ve ilahi desteğin gücünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'isâbet' kelimesinin 'bir hedefe ulaşmak, doğru yere varmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'haythu esâbe', rüzgarın Süleyman'ın tam olarak istediği, hedeflediği yere ulaştığını, hiçbir sapma olmadan amacına vardığını ifade eder. Bu, Süleyman'a verilen kontrolün hassasiyetini ve etkinliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'isâbet'in 'bir şeyi tam yerine getirmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'esâbe', rüzgarın Süleyman'ın emrini eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yerine getirdiğini, onun istediği her noktaya tam olarak ulaştığını gösterir. Bu, ilahi kudretin Süleyman aracılığıyla nasıl tecelli ettiğinin bir örneğidir.
Sâd Sûresi
Hz. Süleyman, Allah’tan mülk ve hükümranlık talep ettiğinde, rüzgâr onun emrine boyun eğdirilmişti. Böylece dilediği yere kolayca ulaşabiliyordu. Bazı rivayetlerde onun ahşaptan yapılmış büyük bir platformu bulunduğu, sefer yahut gezinti sırasında bütün malzemelerin bu platforma yüklendiği, yükleme işi tamamlandığında rüzgâra emir verdiği ve platformun rüzgârın taşımasıyla istediği yere götürüldüğü nakledilmektedir.
İbnü’l-Arabî’ye göre rüzgâr ruh sahibidir; kâinâtın diğer parçaları gibi o da idrak eder ve akleder. Onun esmesi, Allah’ı tesbih etmesidir. Yelkenli gemiler onun sayesinde yol alır; kandiller onunla söndürülür, ateşler onunla tutuşur. Suların ve ağaçların hareketi de onunla gerçekleşir. Denizleri dalgalandıran, yeryüzünü sallayan, bulutları çıkarıp sevk eden hep rüzgârdır. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/378) İşârî manada rüzgâr, gönülde Hakk’a yönelen şevk ve muhabbetin remzidir. Nefsin başına buyruk, hevâ ve heveslere meyilli kuvveleri mücâhede ve riyâzetle disiplin altına alındığında, kalp onların engellerinden arınır. Böylece gönülde şevk ve muhabbet rüzgârları eser; sâlik bu rüzgârlarla uzun ve çetin yolları kısa zamanda kat eder, ulvî âlemlere yükselir ve Rabbinin yakınlığına erişir.
Böylece bu rüzgâr, sıradan bir hareket unsuru olmayıp Allah’ın sâlike ihsan ettiği bir manevî taşıyıcı hâline gelir. Nefis terbiyesiyle dizginlenen kalpte esen muhabbet rüzgârı, sâliki engebeli vadilerden, karanlık perdelerden hızla geçirir; onu doğrudan hakikatin sahiline ulaştırır.