İn kullun illâ keżżebe-rrusule fehakka ‘ikâb(i)
(O grupların) her biri peygamberleri yalanladı da onları cezalandırmam hak oldu.
Hepsi de gönderilen peygamberleri yalanladılar da azabım böyle hak oldu.
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin peygamberleri yalanlaması ve bunun sonucunda ilahi azabı hak etmeleri temasını işlemektedir. Anahtar kavramlar, yalanlama eylemi ve bu eylemin doğal sonucu olan azabın gerçekleşmesi üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezzebe' fiilinin 'yalanlamak, yalan isnat etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri ve mucizeleri inkâr etme, onları yalancılıkla itham etme eylemini ifade eder. Bu, sadece sözlü bir inkâr değil, aynı zamanda peygamberlerin getirdiği ilahi mesajı reddetmeyi de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kezzebe' fiilinin Kur'an'da bazen 'inkâr etmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette de, önceki ümmetlerin peygamberlerin risaletini ve getirdikleri vahyi inkâr etmeleri, onları yalanlamaları kastedilmektedir. Bu inkâr, ilahi azabın sebebi olarak sunulmuştur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece bir şeyi yalan söylemekle itham etmekten öte, aynı zamanda o şeyin gerçekliğini ve geçerliliğini reddetmek anlamına geldiğini vurgular. Bu ayette, peygamberlerin getirdiği hakikatin reddedilmesi ve böylece ilahi düzene karşı çıkılması anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resûl' kelimesinin 'gönderilen, elçi' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah tarafından insanlara vahiy ile gönderilen peygamberler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'er-rusul' ifadesi, belirli bir peygamberi değil, genel olarak tüm peygamberler zümresini kapsar ve onların yalanlanmasının evrensel bir sonuç doğurduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'resûl'ün, Allah'ın emirlerini ve yasaklarını insanlara ulaştıran kişi olduğunu açıklar. Ayetteki 'er-rusul' kelimesi, geçmiş ümmetlere gönderilen tüm elçileri ifade eder ve onların yalanlanmasının, ilahi emirlere karşı gelmek anlamına geldiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'resûl' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker ve peygamberlerin Allah ile insanlar arasındaki iletişimin temel aracı olduğunu belirtir. Bu ayette, peygamberlerin yalanlanması, aslında Allah'ın mesajının reddedilmesi ve dolayısıyla ilahi otoriteye karşı gelme olarak yorumlanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakka' fiilinin 'bir şeyin sabit olması, gerçekleşmesi, vacip olması' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fehakka ikâbî' ifadesi, peygamberleri yalanlamanın doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak azabın kesinleştiğini, sabit hale geldiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hak' kelimesinin 'sabit olan, gerçek olan' anlamlarını taşıdığını ve 'hakka' fiilinin de bu sabitliğin ve gerçekleşmenin ifadesi olduğunu açıklar. Bu ayette, peygamberleri yalanlama eyleminin ardından ilahi azabın kesinlikle vuku bulduğunu, bunun bir hakikat olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ikâb' kelimesinin 'bir şeyin ardından gelen ceza, karşılık' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ikâbî' (benim azabım) ifadesi, Allah'ın peygamberleri yalanlayanlara verdiği cezayı, yani ilahi azabı ifade eder. Bu azap, yalanlama eyleminin doğrudan bir sonucudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ikâb'ın, bir fiilin ardından gelen kötü sonuç, ceza olduğunu açıklar. Ayetteki kullanım, peygamberleri yalanlama fiilinin ardından Allah tarafından takdir edilen ve gerçekleşen cezayı, yani ilahi azabı ifade eder. Bu, ilahi adaletin bir tecellisidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ikâb'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın, kullarının isyan ve günahlarına karşılık olarak verdiği cezayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, peygamberleri yalanlama gibi büyük bir günahın ardından gelen ilahi azabı, yani dünyevi veya uhrevi cezayı anlatır.
Sâd Sûresi
Nitekim Nûh’un kavmi tufanla sulara gömülüp helâk edilmişti. Hz. Nûh, onları putperestlikten vazgeçirip tevhîd inancına döndürmek için gönderilmişti. Kavmini yalnız Allah’a ibadet etmeye çağırmış, aksi hâlde başlarına gelecek azapla onları uyarmıştı. Fakat haddi aşmış olan zalim ve azgın kavmi ona inanmadı; aksine kendisini mecnunlukla itham etti, yalancılıkla suçladı, taşlamakla tehdit etti. Hatta Nûh’a, yanındaki fakir ve alt tabakadan kimseleri kovmasını veya vaat ettiği azabı derhal getirmesini istediler.
Hz. Nûh ise onlara karşı hiçbir dünyevî beklentisi olmadığını, gaybı bilmediğini, melek olmadığını, sadece Allah’ın kendisine vahyettiğini tebliğ etmekle görevli olduğunu ifade ederek davetini sürdürdü. Ancak uzun yıllar süren bu çetin mücadelenin sonunda kavminin putperestlikten vazgeçmeyeceğini görünce, inkârcıların cezalandırılması için Allah’a dua etti. Allah onun duasını kabul ederek kâfirlerin tufanla helâk edileceğini, Nûh’un ve inananların kurtulacağını bildirdi ve ona bir gemi yapmasını emretti.
Hz. Nûh gemiyi inşa ederken kavmi onunla alay etti. Fakat gemi tamamlanınca, her hayvan türünden birer çift, ayrıca iman edenler ve ailesinden kurtuluşu takdir edilenler gemiye bindirildi. İnananlarla birlikte Nûh kurtuldu; fakat eşi ve oğlu iman etmedikleri için kavmiyle beraber boğuldular. Tufan sona erdiğinde ise onlara şöyle nida edildi: “Yâ Nûhu-hbit biselâmin minnâ veberakâtin ‘aleyke ve’alâ umemin mimmen me’ak” “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte olanlara bizden selâm ve bereketle gemiden in.” (Hûd, 11/48). (Harman, DİA, 33/226) Âd kavmi azgın bir kasırga ile savrularak helâk edilmiştir. Yemen bölgesinde yaşayan bu kavim, görkemli saraylara, geniş servetlere, sürülere ve eşsiz bağ ve bahçelere sahipti. Fakat bu nimetler onları gurura ve kibre sürükledi; putlara tapmaya başladılar, insanlara zulmederek azgınlık ve taşkınlıkta bulundular. Allah, Hz. Hûd’u onları hakka davet etmek için gönderdi. Hz. Hûd, kendilerine Allah’ın nimetlerini hatırlatarak şükretmelerini ve yalnız O’na kulluk etmelerini istedi. Fakat onlar: “Sevâun ‘aleynâ eve’azte em lem tekun mine-lvâ’izîn” “Sen öğüt versen de vermesen de bizim için birdir” (Şuarâ, 26/136) diyerek uyarıları küçümsediler ve inkârda direndiler. İsyanlarının karşılığı olarak Allah önce yağmurlarını kesti, kuraklık sebebiyle meşhur İrem bağları kurudu. Ardından üzerlerine yedi gece sekiz gün boyunca kesintisiz esen kasıp kavuran bir rüzgâr gönderildi. Kur’ân’ın tasvirine göre bu rüzgâr, Âd kavmini hurma kütükleri gibi kökünden söküp savurdu. Hz. Hûd ve ona iman edenler ise bu helâketten kurtuldular. (Kırca, DİA, 1/333-334) Firavun ve ordusu denizde boğularak helâk edilmişti. Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş dört yerde adı geçen Firavun, Hz. Mûsâ’nın karşısında duran, büyüklük taslayan, böbürlenen, ilâhlık iddiasına kadar varan taşkınlıklar gösteren, Mûsâ’nın tanrısına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar azgınlaşan, halkını küçümseyip zayıfları ezen ve hakikate sırt çeviren bir hükümdar olarak tasvir edilir. Allah’ın elçisine karşı geldiği için Firavun ve kavmi yıllarca kıtlık ve ürün azlığıyla imtihan edilmiş, ardından üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan musallat edilmiştir. Buna rağmen inkârda ısrar etmişlerdir. Sonunda yaptıkları ve yükselttikleri her şey yerle bir edilmiş, Firavun ve ordusu denizde boğulmuştur. Firavun boğulmak üzereyken iman ettiğini dile getirmiş, fakat bu “ölüm anındaki iman” kabul edilmemiştir. Onun cesedi, sonradan gelenlere ibret olmak üzere korunmuştur. Nitekim Cebeleyn mevkiinde mumyalanmadan bulunduğu hâlde bozulmamış bir ceset tespit edilmiş, bugün British Museum’da muhafaza edilen bu cesedin en az 3000 yıllık olduğu belirtilmiştir. (Harman, DİA, 13/120) Müfessirlere göre Firavun’un “kazıklar sahibi” olarak anılması, onun uzun yıllar süren saltanatına, mülk ve hükümranlığının sağlam ve köklü oluşuna yahut sahip olduğu güçlü ordulara işaret eden mecazî bir ifadedir. Bunun yanında, insanlara kazıklarla işkence etmesi nedeniyle hakikî mânada da kullanılmış olabilir. Rivayetlere göre Firavun, gazabına uğrayan kimseleri yere çaktırdığı dört kazığa bağlatarak işkence ederdi.
Semûd kavmi de korkunç bir sayha ile helâk edilmişti. Âd kavminden sonra yaşayan Semûdlular; bağ ve bahçelerin, pınarların, ekinliklerin ve hurmalıkların bulunduğu verimli bir bölgeye sahiptiler. Dağları oyarak yaptıkları evlerle ve düzlüklerde kurdukları görkemli saraylarla öne çıkmışlardı. Başlangıçta tevhîd inancına bağlı olan bu kavim, zamanla kendilerine verilen nimetlere nankörlük ederek Allah’tan başka ilâhlara tapmaya, bulundukları yerde bozgunculuk çıkarmaya başladılar. Bunun üzerine Allah, içlerinden Hz. Sâlih’i peygamber olarak gönderdi. O, onları yalnız Allah’a kulluğa ve taşkınlıktan sakınmaya çağırdı. Fakat Semûd kavmi peygamberlerini yalanladılar, kibir ve azgınlıkta direndiler. Onlara mûcize ve imtihan olarak verilen kayadan çıkan ve sorumlulukları altına bırakılan dişi deveyi bütün uyarılara rağmen boğazladılar; ardından Hz. Sâlih’i öldürmeye teşebbüs ettiler. Bunun üzerine, ilâhî azap olarak gönderilen korkunç bir sayha onları yakaladı ve helâk oldular. (Kırca, DİA, 36/500-501) Lût kavmi, şehirleri altüst edilerek ve üzerlerine taş yağdırılarak helâk edilmişti. Hz. Lût, kavmini Allah’a isyan etmekten sakındırmış; kendisine itaat etmelerini, kadınlar yerine erkeklerle birlikte olmalarının büyük bir ahlâksızlık ve günah olduğunu söyleyerek bundan vazgeçmelerini istemişti. Ancak kavmi, uyarıları küçümseyip ona meydan okuyarak, işlerine karışmaya devam ederse sürgün edileceğini bildirmiş, hatta: “Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit ettiğin azabı getir de görelim!” demişlerdi. Bunun üzerine Lût, yaptıkları fısk ve fücurun vebalinden kendisini kurtarması için Allah’a dua etti. Duası kabul edildi ve kavmin helâk edilmesi için Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil oldukları rivayet edilen üç melek görevlendirildi. Melekler, genç ve güzel erkek sûretinde önce Hz. İbrâhim’e gelip ona İshak’ın doğumunu müjdelediler ve ardından Lût kavminin helâk edileceğini haber verdiler. Hz. İbrâhim, Lût’un da orada bulunduğunu hatırlatarak helâkin ertelenmesi ve inananların kurtulması için niyazda bulundu. Melekler ise artık azap emrinin kesinleştiğini, fakat Lût’un ve ailesinin kurtulacağını bildirdiler. Sonunda Lût ve iman eden aile fertleri şehirden çıkarıldı. Sabaha karşı şehirlerin altı üstüne getirildi; üzerlerine balçıktan pişirilmiş, kat kat taşlar yağdırıldı. Böylece Lût’un kavmi, karısı da dâhil olmak üzere bütünüyle helâk edildi. (Harman, DİA, 27/228-229) Eyke halkı ise şiddetli bir sarsıntıyla kökünden sökülüp helâk edilmişti. “Eyke” kelimesi “sedir ağacı, sık ve bol ağaçlık” anlamına geldiğinden, burada yaşayan Medyen halkına da, çok ağaçlı bir bölgede oturmaları sebebiyle bu isim verilmiştir. Bu kavme peygamber olarak gönderilen Hz. Şuayb, onları çok tanrıcılıktan uzaklaştırarak yalnız Allah’a kulluğa çağırmış; ölçü ve tartıda hile yapmayı, alışverişte haksızlık etmeyi, ülkede fesat çıkarmayı ve tehdit yoluyla insanları Allah’ın yolundan alıkoymayı bırakmalarını istemişti. Ancak kav minin önde gelenleri, Şuayb’ı yalancılıkla suçlamış; onun çağrısına karşı çıkarak iman edenleri tehdit etmiş ve kendisini de kavmiyle birlikte ülkeden sürmekle korkutmuştu. Bunun üzerine Hz. Şuayb, onlara yaklaşan ilâhî azabı haber verdi. Nihayet, şiddetli bir deprem ve korkunç bir gürültü onları yakaladı; böylece kavim kökten sökülüp helâk edildi. (Harman, DİA, 28/346) Mekkeli müşrikler de aynı durumdadır; sûra üflenecek anı beklemektedirler. Hâlbuki onlar güçsüz, âciz ve amaçlarına ulaşmaktan uzak bir topluluktur. İddiaları kuru bir hayalden ibarettir; söylediklerini ispatlayacak hiçbir delilleri yoktur. Zira taptıkları putlar ne fayda sağlamaya ne de zararı gidermeye muktedirdir. Bu sebeple müşrikler, zahirde güçlü görünseler de hakikatte mağlup bir güruhtur. Tarih boyunca hakkı inkâr eden bütün topluluklar peygamberlere karşı hizipleşmiş “ahzâb” olmuşlardır. Onlar kuvvet ve şiddetçe önde görünseler de sonunda Allah’ın yardımıyla peygamberler galip gelmiş, kavimler ise zelil ve perişan hâlde tarihe karışmıştır.
Senin dinini, risaletini ve kitabını yalanlayan bu inatçı müşriklerin bekledikleri ise sadece bir tek sayhadır: Allah’ın izniyle İsrafil’in sûra üflemesi. O an geldiğinde bu sapkınlar, sayhayı duyar duymaz derhal helâk olacaklardır; hiçbir gecikme ve mühlet söz konusu değildir. Zira o sayhanın “fevâk”ı (فَوَاقٍ) yoktur; yani nefesin çıkıp geri dönmesi kadar bile bir fırsat bulunmaz. İlâhî azap ansızın gelip bütün varlığı bir anda kuşatacaktır.
Âyetlerde zikredilen geçmiş kavimlerin helâk sebepleri, yalnız tarihî birer olay değil, aynı zamanda nefsin iç dünyasında tezahür eden hâllere dair işaretlerdir. Örneğin;
Nûh kavminin tufanı, gaflet seline işarettir. Nefsin emmârenin çirkin sıfatları, kalbi hevâ ve heves selleriyle boğar; bütün istidatları sular altında bırakır. Bundan ancak “tevhîd gemisine” binen kurtulur.
Âd kavminin rüzgârı, nefsin savurucu arzularıdır. Hangi yönden eserse, sâliki oraya sürükler. Çünkü hevânın rüzgârı karşısında direnmek ancak mücâhede ile mümkündür.
Firavun ve ordusunun denizde boğulması, benliğin (ene) iddiasıdır. “Ben sizin en büyük rabbinizim” (Enâ rabbükümü’l-aʿlâ) diyen nefis, ilahlık vehmine kapıldığında, hakikat denizinde boğulur. Çünkü Hakk’ın engin denizi, benliği eritip yok eder.
Semûd’un sayhası, kalbi titreten ilâhî tecellîdir. Nefis, hevâsına güvenerek direndiğinde, Hakk’ın haşyetli nefhası onu bir anda darmadağın eder.
Lût kavminin taş yağmuru, hevânın üzerine inen ilâhî kahırdır. Şehvet ve haram arzularla hakikati inkâr eden nefis, eninde sonunda kahr taşlarının altında ezilir.
Eyke halkının helâki, ticaret ve menfaat perdesine saplanmış kalbin hâlidir. Dünyevî çıkarlarla hakikati perdeleyen nefis, kökten sökülüp yok olmaya mahkûmdur.
Zâhirde Mekkeli müşriklerin beklediği “sayha”, kıyamet günü sûra üfürülmesidir. İşârî mânada ise, kalpteki perdeleri bir anda yıkan ilâhî tecellî nefhasıdır. Nefis, hevâsına ve inkârcı kuvvelerine güvenerek yaşarken, Hakk’ın kahır ve celâl tecellîsi ansızın kalbe iner; nefsi sarsar, bütün dayanaklarını yıkar, hevâ ilahlarını kökünden söküp atar. Hakikatin zuhuru karşısında nefis hiçbir mazeret ileri süremez ve kendine sığınacak bir an bile bulamaz. Zira ilâhî hüküm geldiğinde ne gecikme vardır ne de kaçış. Hakikat ansızın doğar, bütün perdeleri paramparça eder.
Bütün bu kıssalar, sâlike şu hakikati öğretir: Nefsin hizipleri ve orduları ne kadar güçlü görünürse görünsün, tevhîd nurunun galebesi karşısında hepsi yenilmeye mahkûmdur. Hakikat tecellî ettiğinde nefis için beklemek yahut geri dönmek imkânı kalmaz. O an, bütün perdeler kalkar ve Hakk’ın hükmü tam olarak gerçekleşir.
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
(38/16) Ve kâlû rabbenâ ‘accil lenâ kittanâ kable yevmi-lhisâb.
(38/16) Müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!