İż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min tîn(in)
Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: "Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım."
Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım."
Bu ayet, Allah'ın insanı yaratma iradesini ve meleklere verdiği emri ifade eder. Anahtar kavramlar, yaratma eylemini, yaratılan varlığı ve yaratılış maddesini dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyin ifade edilmesi, sözlü olarak dile getirilmesidir. Ayetteki 'قَالَ رَبُّكَ' ifadesi, Allah'ın iradesini ve emrini meleklere açıkça bildirmesini, onlara hitap etmesini ifade eder. Bu, sadece bir konuşma değil, aynı zamanda bir hüküm ve talimat verme eylemidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl, Kur'an'da bazen 'emr' (emir) anlamında kullanılır. Burada da Rabbin meleklere 'söylemesi', onlara bir emir vermesi, bir talimat iletmesi anlamındadır. Bu, ilahi bir buyruğun tebliğidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kavl' kavramı, özellikle Allah'a atfedildiğinde, sadece bir sözden öte, yaratıcı bir gücü ve iradeyi de barındırır. Allah'ın 'sözü', aynı zamanda O'nun 'emri' ve 'yaratma fiili' ile eşdeğerdir. Bu ayetteki 'قَالَ', Allah'ın yaratma iradesini ve meleklere yönelik emrini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek, ölçü ve düzen içinde var etmek demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun eşsiz yaratma gücünü, bir şeyi yoktan veya belirli bir maddeden en uygun şekilde meydana getirmesini ifade eder. Ayetteki 'خَـٰلِقٌۢ بَشَرًا', Allah'ın insanı belirli bir plan ve amaç doğrultusunda yaratacağını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Halk, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmektir. Allah'ın 'hâlık' olması, O'nun yaratmada tek ve eşsiz olduğunu gösterir. Burada insanı çamurdan yaratma eylemi, Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Halk kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın yaratma fiilini ifade eder ve bu fiil, bir şeyi yoktan var etme veya mevcut bir maddeden yeni bir form oluşturma anlamlarını içerir. Ayetteki 'خَـٰلِقٌۢ', Allah'ın insanı çamurdan şekillendirerek var etme kudretini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beşer (بشر), insanın dış görünüşü, derisi ve fiziki yapısı itibarıyla diğer canlılardan ayrılan yönünü ifade eder. Bu kelime, insanın maddi yönüne vurgu yapar. Ayetteki 'خَـٰلِقٌۢ بَشَرًا', Allah'ın yaratacağı varlığın fiziki bir bedene sahip olacağını, yani insan formunda olacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Beşer, insanın zahiri, görünen yüzünü ve bedenini ifade eder. İnsan kelimesi ise hem zahiri hem batıni yönünü kapsar. Burada 'beşer' kullanılması, yaratılışın başlangıcında, yani çamurdan şekillendirilen bedensel varlığa işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'beşer' kelimesi, genellikle insanın biyolojik ve fizyolojik yönünü, yani etten ve kemikten oluşan bedenini vurgular. Bu ayette 'çamurdan bir beşer yaratacağım' ifadesi, insanın maddi kökenine ve fiziksel varlığına dikkat çeker, ruh üflenmeden önceki halini tasvir eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tîn (طين), su ile karışmış topraktır. İnsanın yaratılış maddesi olarak Kur'an'da sıkça geçer. Bu ayette 'مِّن طِينٍ' ifadesi, insanın başlangıçtaki basit ve değersiz görünen maddeden yaratıldığını, ancak Allah'ın kudretiyle yüce bir varlığa dönüştüğünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tîn, toprak ve suyun birleşimiyle oluşan maddedir. Kur'an'da insanın yaratılışının bu basit maddeden başladığı belirtilir. Bu, Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve en basit maddeden en mükemmel varlığı yaratabildiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tîn, insanın yaratılışının temelini oluşturan, şekil verilebilir, işlenebilir bir maddedir. Bu, insanın başlangıçtaki acizliğini ve Allah'ın yaratma kudretinin büyüklüğünü gösterir. Ayetteki 'مِّن طِينٍ', insanın maddi kökenine ve Allah'ın bu maddeye hayat verme mucizesine işaret eder.
Sâd Sûresi
Bu âyet Allah’ın, çamurdan halk ettiği insana secde etmeyi meleklere emretmesi ve meleklerin secde edip İblis'in, bu emre karşı çıkması hakkında anlatılacak olaylara bir giriş mahiyetindedir.
Allah Teâlâ ezel sahnesinde meleklerine şöyle seslenmişti: “Ben, kudretimin hayret veren zuhuru ve hikmetimin bilinmeyen incelikleriyle çamurdan bir beşer halk edeceğim ki benim için bir ayna olsun; onda bütün sıfat ve isimlerim tecellî etsin. Onu şekillendirdiğimde ve ezelî ilmimdeki hükmüm gereğince takdir edildiği üzere kalıbını düzelttiğimde, ona kendi ruhumdan üfleyeceğim; varlığımdan ve isimlerimin-sıfatlarımın gerektirdiği mânalardan ona feyz vereceğim ki benim hilâfetime ve nîyâbetime lâyık olsun. Böylece onda ve onun üzerinden isimlerim ve sıfatlarım zahir olacak. Ey melekler! siz de ona saygı için secdeye kapanın. Onun önünde tevazu gösterin ve bu şekilde ona tazimde bulunun.” Âdem’e “beşer” denmesinin sebebi, Allah Teâlâ’nın onu herhangi bir vasıta olmaksızın bizzat kendi “iki eliyle” (bi-yedeyye) doğrudan (mübâşeret) yaratmış olmasıdır. Bu yüzden insan, mahlûkat içinde ilâhî tecellîlerin en kâmil mazharı ve hilkati itibarıyla en mükemmel varlıktır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/388; Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/931)
İnsanın hakikatini anlayabilmek için onun hilkatinin dört aşamasının iyi bilinmesi gerekir. Terzi Baba bu aşamaları eserlerinde özetle şöyle izah etmektedir:
İnsânın hilkâtinin birinci aşaması, Kur’ân-ı Kerîm’de İnsân Sûresi’nin 76/1 âyetinde bildirilmiştir:
“Hel eta alel insâni hinun mined dehri lem yekun şey’en mezkura” “Anılmaya değer bir şey değilken, insânın üzerinden bir zaman gelip geçmedi mi?”
“Zât-ı mutlak” gizli hazînede “bilinmez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve şuurlu bir zuhûrun yâni insânın ilmî programını yaptı. Ezelde ilk programı yapılan “Hakîkat-i Muhammedî”dir. Bu hakîkatin bizim âlemimizde nokta zuhûr mahalli “Hazret-i Muhammed”dir. Onun da ilk zuhûr ismi “Âdem”, lâkabı, “Halîfe”dir. Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz” diye bildirmişlerdir.
Allâh Teâlâ hazretleri, insân denilen zuhûrun programını yaptıktan sonra onun hayâtını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını giderecek bir âlemi de zuhûra getirdi. Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu; fakat henüz insân zuhûra gelmediğinden bu âlemlerin varlığını idrâk ve şuur edecek bir mahall yoktu. Hâl böyle olunca bu âlemlerin varlığı veya yokluğu müsâvi idi.
Nihâyet vakit geldi, “Halîfe insân”ın zuhûru için şartlar oluştu, insânın hilkatinin ikinci aşamasına geçildi, insânı halk etme görevi “Rahmân”a verildi ve O da insân denilen varlığın latîf bâtınî düzenlemesini yaptı.
Rahmâniyyet sıfât ve ruh mertebesidir. Bu mertebede insân ve diğer varlıklar (daha varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi ilmî ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar.
Bu ikinci aşama, Rahman Sûresi’nin 55/1-4 âyetlerinde târif edilir: “Er-Rahmân. Allemel Kur’ân. Halâkal insân. Allemehul beyân.” “Rahmân. (Zât-ı İlâhî olan) Kur’ân’ı tâlim etti (öğrendi). (Almış olduğu bu eğitimle) İnsânı halk etti. Ona beyânı (maksadını anlatmayı) öğretti.” Burada, “insânı halk etti” ifâdesinin ne ma’nâya geldiğini doğru anlamak çok mühîmdir. Tefsîrlerde bu ifâde genellikle “yarattı” şeklinde geçer. “Yaratma” kelimesi şerîat ve tarîkat mertebelerinde geçerliyse de, hakîkat ve mârifet mertebelerinde geçersizdir. “Yaratma”, yaratan ve yaratılan olarak iki ayrı varlık gerektirir, oysa tevhîd’de ikiliğe yer yoktur, “illa Allâh”tır yâni “sadece Allâh vardır”.
“Halk etmek”ten murâd, Cenâb-ı Hakk’ın bireysel varlıklar sûretinde âlemlerde zuhûr ve tecellîsidir. Böylece Hakk “bâtın”, “halk” (yâni halk edilen varlıklar, mahlûkât) ise “zâhir” olur.
Cenâb-ı Hakk âlemlerde esmâ ve sıfâtlarıyla zuhûr eder. “Halîfe insân”da ise Zâtıyla zuhûr eder. İnsânda Zât tecellîsi olduğundan “ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Yine bir hadîs-i kudsî’de “Halaka Âdeme alâ sûretihî” “Allâh, Âdem’i kendi sûretinde halk etti” buyrulmuştur.
İşte bu sebeple, yâni ilâhî hakîkatleri en geniş sûrette zuhûra getirmesi nedeniyle, Tîn Sûresi 95/4 âyetinde şöyle buyrulur: “Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm” “Andolsun ki biz insânı en güzel biçimde halk ettik.” Âriflerden biri bu hakîkatleri şu beyt ile ifâde etmiştir:
Sen ona korkma de Kur’ân-ı nâtık Gönül Ka’besi’ne gir ol mutâbık Devreyle ol Kâ’be’nin etrâfını Devrederler bir gün gelir şems-i zâtını İnsânın hilkatinin üçüncü aşaması, insânın zûhura gelişinin başlangıcı, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde târif edilir: “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” “Hani Rabbin meleklere, ‘Muhakkak ki ben arzda bir halîfe ceâl edeceğim’ demişti.” Bu aşamada insân, Melekût âleminde, yâni Rubûbiyyet-esmâ mertebesinde, hareket edebilir, latîf bir melek olarak halk edildi. Burası insânın ilk mahlûkiyyet yâni zuhûr mertebesidir.
Bu üçüncü aşama, bir başka yönüyle, Hicr Sûresi 15/28 ve Sâd Sûresi 38/81 âyetlerinde “hâlikun beşeren” “bir beşer halk edeceğim” şeklinde târif edilir. “Halîfe ceâl etmek” ifâdesiyle Âdem’in ilmî ve ruhânî programı, “beşer halk etmek” ifâdesiyle de bu programın faaliyet sahasına gelişi belirtilmektedir.
“Beşer” kelimesi, insân varlığının ef’âl yâni madde âlemindeki hâlini, cismânî ve nefsânî yönünü târif eder. “Halîfe” ise “ardından gelen” anlamındadır ve insân varlığının sıfât mertebesindeki bâtınî ve ruhânî hâlini ifâde eder.
Beşer lügatte “müjdelenmiş” ma’nâsına gelir. Bu müjde, Hakk’ın varlığının o varlıkta mevcûd olmasıdır. “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” ve “Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i kudsîleri bu hakîkati işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hakîkati destekleyen âyetler vardır. Örneğin: “ve nefahtu fîhi min ruhî” “ve ona ruhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72); “ve lekad kerremnâ benî âdeme” “ve andolsun ki Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık” (İsrâ 17/70).
“Halk etmek”, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. “Ceâl etmek” ise hâricî vücûdda zuhûr eden bir şeyin başka bir hâle tahvîl veya tebdîl edilmesidir. Yeryüzüne beşer olarak gelen varlık halîfe namzetidir, ancak bu makâma yâni Âdem’lik hakîkatine ve Hakîkat-i İnsâniyye’sine ancak çalışması ve gayreti netîcesinde, mânevî bir tekâmül ile tâyin olur.
İnsân beşeriyyeti yönüyle mahlûk’tur yâni halk edilmiştir. Ancak, ruhâniyyeti itibâri ile hâlıktır, halk edilmemiştir. Bu sebeple, halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır. Ceâl etmek, halîfe programının, arzda yâni yeryüzünde ve toprak olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder.
Halîfelik zuhûru ile faaliyete başlayan Zâtî tecellî, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve vârisleri ile bu kemâlât kıyâmete kadar devam edecektir.
İnsânın hilkatinin dördüncü ve son aşaması, Bakara Sûresi 2/36 âyetinde târif edilir: “ihbitû ba’dukum li ba’din aduvv” “Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz!”
“Âdem” ile “Havvâ”, Cenâb-ı Hakk’ın “şu ağaca yaklaşmayın” emrine uymadı, şeytân onları şaşırtıp ayaklarını letâfet ve ruhâniyyetten, kesâfet ve beşeriyyete doğru kaydırdı. Böylece, ma’nâ âleminden ef’âl yâni madde âlemine inin emri vâkî oldu.
Bu sahnede görünen üç karakterden; Âdem, Hakîkat-i İlâhiyye; Havvâ, Hakîkat-i Nefsiyye; ve Şeytân, Hakîkat-i Vehîm ve Hayâliyye’dir. Bunlar her ne kadar üç ayrı ve birbirine zıt varlık gibi görünüyor olsalar da bâtınen aynı varlıktaki üç ayrı mertebedirler.
Buraya kadar insânın Zât mertebesinden ef’âl âlemine doğru seyrini, inişini târif ettik; bu inişin bir de çıkışı (mi’râc) vardır, ki indirilenin kendisini tanıyarak aslî makâmına ulaşmasıdır. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 1/154-279)
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ
(38/72) Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min ruhî feka’û lehu sâcidîn.
(38/72) “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.”