İçeriğe atla
Sâd 24Cüz 23 · Sayfa 454

Sâd Sûresi 24. Âyet

ص

Sohbete sor

Kâle lekad zalemeke bisu-âli na'cetike ilâ ni'âcih(i)(s) ve-inne keśîran mine-lḣuletâ-i leyebġî ba'duhum ‘alâ ba'din illâ-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti ve kalîlun mâ hum(k) ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festaġfera rabbehu ve ḣarra râki'an ve enâb(e)

Davud dedi ki: "Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi.

Sâd Sûresi

Bu kıssa Ahd-i Atîk’te de yer alır ve Hz. Davud’un (hâşâ) zina edişiyle ilgili bir misal olmak üzere zikredilir. Buna göre dokuz karısı ve pek çok câriyesi olan Davud, ordusu Ammonoğulları’na karşı sefere çıktığında bu savaşa iştirak etmez ve Kudüs’te kalır. Bir akşam kral evinin damında gezinirken yıkanmakta olan bir kadın görür ve kim olduğunu soruşturur. Orduda asker olan Uriya’nın karısı olduğunu öğrenip evine aldırır ve onunla birlikte olur. Daha sonra kocasını çağırtıp ordu kumandanına teslim edilmek üzere bir mektup vererek tekrar cepheye gönderir. Uriya kuşatma sırasında, Davud’un mektupta yazdığı tâlimat doğrultusunda ön safa konulur ve ölür. Davud da Uriya’nın karısını evine alıp eşleri arasına katar.

Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’un tövbesine böyle bir zina suçunun sebep olduğundan söz edilmez. İslâmî kaynaklarda ise bu kıssa ile ilgili başlıca üç görüş ve izah tarzı yer almaktadır. Bunlardan birincisi Hz. Davud’un büyük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Davud Uriya’nın karısına âşık olmuş, hile ile kadının kocasını öldürterek onunla evlenmiştir. Bunun üzerine birbirinden davacı iki insan şeklinde iki melek gönderilmiş, bunlar söz konusu kıssayı naklederek Davud’un suçlu olduğunu ima etmişler, Davud da suçunu anlayıp tövbe etmiştir. Ahd-i Atîk’teki yoruma benzeyen bu değerlendirme kaynaklarda şu şekilde açıklanır: Hz. Davud’un doksan dokuz karısı vardı. Rivayete göre Davud okuduğu kitaplarda ataları İbrahim, İshak ve Yakub’un faziletteki üstünlüklerini görünce, “Yâ rabbi! Görüyorum ki hayrın tamamını benden önceki atalarım almış. Onlara verdiğin gibi bana da ver, bana da onlara yaptığın gibi yap” diye dua etmiş. Bunun üzerine Allah, “Ataların çeşitli şeylerle imtihan edildiler; sen o tür bir imtihan geçirmedin. İbrâhim oğlunu kurban etmekle, İshak gözlerini kaybetmekle, Yakub ise Yusuf’a olan üzüntüsüyle imtihan edildi” buyurmuş. Davud’un, “Beni de onlar gibi dene; onlara verdiğin gibi bana da ver” demesi üzerine, “Bekle, sen de deneneceksin” denilmiştir. Nitekim bir süre sonra şeytan altın bir güvercin şekline bürünerek namaz kılan Hz. Davud’un önüne konar. Davud onu tutmak istedikçe kaçar. Nihayet güvercini kovalarken yıkanmakta olan bir kadın görür. Son derece güzel olan bu kadın Davud’u farkedince saçlarıyla kendini gizlemeye çalışırsa da bu tutumu Davud’un arzusunu daha da kamçılar. Kadına kim olduğunu sorar; kocasının asker olduğunu öğrenince ordu kumandanına mektup yazarak o askerin ön safa sürülmesini emreder. Adam cephede ölür, Davud da bu kadınla evlenir (Sa‘lebî, Arâisü’l-Mecâlis, 213-214).

Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin dışında tarih ve tefsir kitaplarında buna benzer pek çok rivayet vardır ki çoğu İsrâiliyat’tandır. Kur’ân’daki kıssanın, Ahd-i Atîk’te olduğu gibi Hz. Davud’un kadınla evlenmek için kocasını öldürttüğünü gösterdiği iddiası ise hem gerçeklerle hem de İslâm’daki nübüvvet anlayışıyla bağdaşmayan bir iftiradır. Zira peygamberlere zina isnadı onların ismet sıfatlarına ters düşmektedir. Normal insan için bile haram olan, ayrıca Mûsâ şeriatında yasaklanmış bulunan bir fiilin bir peygamber tarafından işlenmesi mümkün değildir. Söz konusu kıssadan önce ve sonra Hz. Davud’un birçok fazileti zikredilmektedir. Dinî yasayışta güçlü ve sağlam, Allah’a yönelen, onu çok anan, kendisine hikmet verilen, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti gelişmiş, Allah’a yakın olan ve güzel bir gelecek kazanmış bir kimsenin zina gibi büyük bir günahı işlemiş olması düşünülemez.

Kıssa ile ilgili diğer bir yorum da Hz. Davud’un küçük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Davud, evli olan bir kadını almak için onun kocasını öldürtmemiştir, zira kadın Uriya ile evli değil nişanlı idi. Hz. Davud nişanlı olan bu kadını almıştır. Onun hatası, birçok karısı olduğu halde bir mümin kardeşinin nişanlısını elinden almasıdır. Bir başka açıklamaya göre de dönemin âdeti uyarınca Hz. Davud Uriya’dan karısını boşamasını, onunla evlenmek istediğini söylemiş, Uriya da kralın isteğini reddetmenin uygun olmayacağını düşünerek bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar bu davranış o dönemdeki şer‘î hükümlere uygunsa da Davud’un kemaliyle bağdaşmadığı için günah sayılmış, bu sebeple de Davud tövbe etmiştir. (Harman, DİA, 9/22-24).

Zira Hz. Dâvûd, muhâkeme meclisinde cereyan eden bu konuşmalardan Allah Teâlâ’nın bunu sırf kendisini denemek ve imtihan etmek için yaptığını ve kendisinden sâdır olan davranışın günah olduğunu anlamış ve tıpkı Âdem’in: “Rabbenâ zalemnâ enfusenâ”Rabbimiz biz nefsimize zulmettik” (A’râf, 7/23) ve Musa’nın “tubtu ileyke”Sana tövbe ettim” (A’râf, 7/143) şeklindeki tövbelerindeki gibi Rabbinden mağfiret dileyerek secdeye kapanmıştır.

Fakat bütün bu rivayetler, bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü ne Kur’ân’da böyle bir ayrıntı zikredilmiştir, ne de Hz. Peygamber’den sahih bir hadis nakledilmiştir. Dolayısıyla bu tür yorumlar, Kur’ân ve Sünnet’in bildirdiği sahih bilgilere dayanmadığı için kabul edilmemelidir. (İbn Berrecân, 4/522-523) Öte yandan âyet aynı zamanda nefsin tabiatı itibariyle zulüm, bencillik, hırs, öfke, kibir gibi kötü sıfatlarla donanmış ve günaha meyilli olduğuna işaret eder. Bu genel kaideden istisna edilenler ise imanlarını sağlamlaştırıp kötü huylarından nefis tezkiyesiyle arınan ve salih amel işleyenlerdir. Bununla birlikte Allah Teâlâ “kalîlun mâ hum”Onlar da pek azdır.” (Sâd, 38/24) buyurarak, gerçekten imanla beraber nefsini tezkiye edenlerin ve güzel ahlâk sahibi olanların çok az olduğunu bildirmektedir. Bu seçkin azınlık, nebîler, veliler, ârifler, rabbani âlimlerdir. (Dâye, Tevilât, 183) Ey aşk imtihanına tâbî tutulan kişi! Bilmelisin ki Allah Teâlâ, peygamberlerin ve velîlerin aşkla dolu kalplerini, kendi cemâl ve celâlinin, muhabbet ve iştiyâkının tecellîlerinden yarattı. Onları kendi nurlarının denizine bıraktı, tenzih ve takdîs sularıyla yıkadı. Ardından bu kalplere ulûhiyyetin hakikatini açtı. Onlar, ezelî kudretin haşyet verici tecellîleri karşısında zaaf gösterince, Allah onlara lütfetti; celâlini doğrudan değil, fiillerinde ve âyetlerinde yansıttı. Böylece onlar fânî olduktan sonra yeniden bekâ bulabildiler.

Bu sırla: Hz. Âdem’in Havvâ ile, Hz. Yûsuf’un Züleyhâ ile, Hz. Yakub’un Yusuf ile, Hz. Davud’un Uryâ’nın hanımıyla, Hz. Süleyman’ın Belkıs’la ve Hz. Muhammed’in Zeyneb’le olan imtihanları hep aynı hakikate işaret eder: Allah onları, fiillerinin güzelliğiyle kendine çekti, sonra cemâlinin hakikatini onlara müşâhede ettirdi. Böylece aşkın ilk perdelerinde “teşbih” ile başlayan yolculuk, sonunda “tenzih” ile tevhîdde tamamlandı.

Ey muhibb! Tevhîd makamına dikkat et. Çünkü gerçekte olan yalnızca O’dur, O’ndan başkası yoktur. Nitekim Mûsâ’ya bazen bir ağaçtan, bazen dağdan, bazen de asâdan tecellî etti. Bütün bunlar aslında celâlin birer tezahürüydü. Davud’un Uryâ’nın hanımını görmesi sadece bir ilâhî imtihan perdesiydi. O ise bunun kendisine verilmiş bir nimet olduğunu sandı. Hakikate yönelince bunun bir imtihan olduğunu idrak etti. O an kendi fiilinden, Fâil’e yöneldi; hicap ve hayâ içinde tövbe etti, tefrikadan cem‘e, şaşkınlıktan tevhîde rücû etti. Böylece, fenâ makamında gözyaşlarıyla yakarıp inâbe kapısına vardı. Hakk’tan Hakk’a kaçtı; perdelenmeyi aşıp vuslata doğru ilerledi.

Hz. Davud’un zellesi, “zât tecellîsinden sıfat tecellîsine, sıfat tecellîsinden fiil tecellîsine yönelmesiydi.” Yani hakikatin mutlak birlik (ahadiyyet) mertebesinden bir an için ayrılıp kesret tecellîsine bakmasıydı. Ancak o tekrar hakikatin başlangıcına dönüp tevhîdin asıllarına rücû edince, Allah bu imtihan perdesini ondan kaldırdı; bundan sonra vahdet makamından kesret âlemine dönmek onun için mümkün olmadı; çünkü o, artık “cem” makamında fânî olmuştu. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/190-191)


Âyet 25

فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

(38/25) Feġafernâ lehu żâlik ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb.

(38/25) Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)