Kâle lekad zalemeke bisu-âli na'cetike ilâ ni'âcih(i)(s) ve-inne keśîran mine-lḣuletâ-i leyebġî ba'duhum ‘alâ ba'din illâ-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti ve kalîlun mâ hum(k) ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festaġfera rabbehu ve ḣarra râki'an ve enâb(e)
Davud dedi ki: "Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi.
Davud dedi ki: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, rüku ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
Bu ayet, Davud (a.s.) kıssasından bir kesit sunarak, haksızlık, ortaklık ilişkileri ve tövbe kavramlarını işlemektedir. Dilbilimsel olarak, fiillerin ve masdarların derin anlam katmanları, Kur'an'ın ahlaki ve hukuki mesajlarını yansıtmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Ayetteki 'ظَلَمَكَ' ifadesi, davacının, davalının tek koyununu kendi koyunlarına katma isteğiyle ona haksızlık ettiğini, yani hakkını gasp etmeye yeltendiğini belirtir. Bu, adalet sınırlarını aşan bir davranıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulüm, burada 'haksızlık etmek' anlamındadır. Davud (a.s.)'ın bu sözü, davalının, davacının malına karşı gösterdiği haksız talebi açıkça ifade eder. Bu, bir başkasının mülkiyet hakkına tecavüz etme mecazıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hult (خلط), bir şeyi başka bir şeye karıştırmaktır. 'Hulâtâ' ise, malda veya işte birbirine karışan, ortak olan kimselerdir. Ayetteki 'كَثِيرًا مِّنَ الْخُلَطَاء' ifadesi, ortaklık ilişkilerinde insanların birbirlerinin haklarına tecavüz etme eğiliminde olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hult, iki şeyin bir araya gelmesidir. 'Hulâtâ' ise, ortaklık kuran, malını veya işini birleştiren kişilerdir. Ayetteki kullanımı, ortaklık ilişkilerinde ortaya çıkabilecek ihtilaflara ve haksızlıklara dikkat çekmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'h-l-t' kökü, genellikle sosyal ilişkilerdeki karışıklığı ve ortaklığı ifade eder. 'Hulâtâ' kavramı, özellikle mal ortaklığında, insanların birbirlerinin haklarına karşı zaaflarını ve bu zaafların yol açtığı haksızlıkları belirtir. Bu, Kur'an'ın sosyal adalet vurgusunun bir parçasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bağy (بغي), haddi aşmak ve zulmetmektir. Ayetteki 'لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ' ifadesi, ortakların birbirlerinin haklarına tecavüz ettiğini, yani belirlenen sınırları aştığını ve haksızlık yaptığını açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bağy, bir şeyi istemek ve onu elde etmek için sınırı aşmaktır. Burada, ortakların birbirlerinin haklarına karşı haksız bir talep veya eylemde bulunduğunu, yani meşru sınırların dışına çıktığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fitne (فتنة), altını ateşle eriterek saflığını anlamak gibi, bir şeyi denemek ve imtihan etmektir. Ayetteki 'ظَنَّ دَاوُۥدُ أَنَّمَا فَتَنَّـٰهُ' ifadesi, Davud (a.s.)'ın, Allah'ın kendisini bu olayla bir imtihana tabi tuttuğunu anladığını gösterir. Bu, Allah'ın kullarını sınama yöntemidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Fitne kavramı, Kur'an'da genellikle bir deneme, sınama veya imtihan anlamında kullanılır. 'Fetenna' fiili, Allah'ın Davud'u bu olayla bir sınava tabi tuttuğunu, onun tepkisini ve teslimiyetini ölçtüğünü ifade eder. Bu, peygamberlerin dahi imtihan edildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstiğfar (استغفار), günahın örtülmesini ve bağışlanmasını istemektir. Ayetteki 'فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُۥ' ifadesi, Davud (a.s.)'ın, imtihan edildiğini anladıktan sonra Rabbinden af ve mağfiret dilediğini, yani günahlarının örtülmesini talep ettiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İstiğfar, Allah'tan günahların affını dilemektir. Davud (a.s.)'ın bu fiili, onun Allah'a olan teslimiyetini ve hatasını idrak edip tövbe etme arzusunu yansıtır. Bu, peygamberlerin dahi beşeri zaaflar karşısında Allah'a yönelişini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnabe (إنابة), bir şeye tekrar tekrar dönmektir. Allah'a inabe ise, günahlardan dönüp Allah'a yönelmek, tövbe etmektir. Ayetteki 'وَأَنَابَ' ifadesi, Davud (a.s.)'ın sadece mağfiret dilemekle kalmayıp, aynı zamanda kalben ve fiilen Allah'a yöneldiğini, tövbe ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İnabe, Kur'an'da 'tövbe' kavramının daha derin bir boyutunu ifade eder. Sadece pişmanlık değil, aynı zamanda Allah'a tam bir yöneliş ve teslimiyet halidir. Davud (a.s.)'ın inabesi, onun imtihan karşısında gösterdiği samimi dönüşü ve Allah'a olan bağlılığını simgeler.
Sâd Sûresi
Bu kıssa Ahd-i Atîk’te de yer alır ve Hz. Davud’un (hâşâ) zina edişiyle ilgili bir misal olmak üzere zikredilir. Buna göre dokuz karısı ve pek çok câriyesi olan Davud, ordusu Ammonoğulları’na karşı sefere çıktığında bu savaşa iştirak etmez ve Kudüs’te kalır. Bir akşam kral evinin damında gezinirken yıkanmakta olan bir kadın görür ve kim olduğunu soruşturur. Orduda asker olan Uriya’nın karısı olduğunu öğrenip evine aldırır ve onunla birlikte olur. Daha sonra kocasını çağırtıp ordu kumandanına teslim edilmek üzere bir mektup vererek tekrar cepheye gönderir. Uriya kuşatma sırasında, Davud’un mektupta yazdığı tâlimat doğrultusunda ön safa konulur ve ölür. Davud da Uriya’nın karısını evine alıp eşleri arasına katar.
Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’un tövbesine böyle bir zina suçunun sebep olduğundan söz edilmez. İslâmî kaynaklarda ise bu kıssa ile ilgili başlıca üç görüş ve izah tarzı yer almaktadır. Bunlardan birincisi Hz. Davud’un büyük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Davud Uriya’nın karısına âşık olmuş, hile ile kadının kocasını öldürterek onunla evlenmiştir. Bunun üzerine birbirinden davacı iki insan şeklinde iki melek gönderilmiş, bunlar söz konusu kıssayı naklederek Davud’un suçlu olduğunu ima etmişler, Davud da suçunu anlayıp tövbe etmiştir. Ahd-i Atîk’teki yoruma benzeyen bu değerlendirme kaynaklarda şu şekilde açıklanır: Hz. Davud’un doksan dokuz karısı vardı. Rivayete göre Davud okuduğu kitaplarda ataları İbrahim, İshak ve Yakub’un faziletteki üstünlüklerini görünce, “Yâ rabbi! Görüyorum ki hayrın tamamını benden önceki atalarım almış. Onlara verdiğin gibi bana da ver, bana da onlara yaptığın gibi yap” diye dua etmiş. Bunun üzerine Allah, “Ataların çeşitli şeylerle imtihan edildiler; sen o tür bir imtihan geçirmedin. İbrâhim oğlunu kurban etmekle, İshak gözlerini kaybetmekle, Yakub ise Yusuf’a olan üzüntüsüyle imtihan edildi” buyurmuş. Davud’un, “Beni de onlar gibi dene; onlara verdiğin gibi bana da ver” demesi üzerine, “Bekle, sen de deneneceksin” denilmiştir. Nitekim bir süre sonra şeytan altın bir güvercin şekline bürünerek namaz kılan Hz. Davud’un önüne konar. Davud onu tutmak istedikçe kaçar. Nihayet güvercini kovalarken yıkanmakta olan bir kadın görür. Son derece güzel olan bu kadın Davud’u farkedince saçlarıyla kendini gizlemeye çalışırsa da bu tutumu Davud’un arzusunu daha da kamçılar. Kadına kim olduğunu sorar; kocasının asker olduğunu öğrenince ordu kumandanına mektup yazarak o askerin ön safa sürülmesini emreder. Adam cephede ölür, Davud da bu kadınla evlenir (Sa‘lebî, Arâisü’l-Mecâlis, 213-214).
Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin dışında tarih ve tefsir kitaplarında buna benzer pek çok rivayet vardır ki çoğu İsrâiliyat’tandır. Kur’ân’daki kıssanın, Ahd-i Atîk’te olduğu gibi Hz. Davud’un kadınla evlenmek için kocasını öldürttüğünü gösterdiği iddiası ise hem gerçeklerle hem de İslâm’daki nübüvvet anlayışıyla bağdaşmayan bir iftiradır. Zira peygamberlere zina isnadı onların ismet sıfatlarına ters düşmektedir. Normal insan için bile haram olan, ayrıca Mûsâ şeriatında yasaklanmış bulunan bir fiilin bir peygamber tarafından işlenmesi mümkün değildir. Söz konusu kıssadan önce ve sonra Hz. Davud’un birçok fazileti zikredilmektedir. Dinî yasayışta güçlü ve sağlam, Allah’a yönelen, onu çok anan, kendisine hikmet verilen, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti gelişmiş, Allah’a yakın olan ve güzel bir gelecek kazanmış bir kimsenin zina gibi büyük bir günahı işlemiş olması düşünülemez.
Kıssa ile ilgili diğer bir yorum da Hz. Davud’un küçük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Davud, evli olan bir kadını almak için onun kocasını öldürtmemiştir, zira kadın Uriya ile evli değil nişanlı idi. Hz. Davud nişanlı olan bu kadını almıştır. Onun hatası, birçok karısı olduğu halde bir mümin kardeşinin nişanlısını elinden almasıdır. Bir başka açıklamaya göre de dönemin âdeti uyarınca Hz. Davud Uriya’dan karısını boşamasını, onunla evlenmek istediğini söylemiş, Uriya da kralın isteğini reddetmenin uygun olmayacağını düşünerek bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar bu davranış o dönemdeki şer‘î hükümlere uygunsa da Davud’un kemaliyle bağdaşmadığı için günah sayılmış, bu sebeple de Davud tövbe etmiştir. (Harman, DİA, 9/22-24).
Zira Hz. Dâvûd, muhâkeme meclisinde cereyan eden bu konuşmalardan Allah Teâlâ’nın bunu sırf kendisini denemek ve imtihan etmek için yaptığını ve kendisinden sâdır olan davranışın günah olduğunu anlamış ve tıpkı Âdem’in: “Rabbenâ zalemnâ enfusenâ” “Rabbimiz biz nefsimize zulmettik” (A’râf, 7/23) ve Musa’nın “tubtu ileyke” “Sana tövbe ettim” (A’râf, 7/143) şeklindeki tövbelerindeki gibi Rabbinden mağfiret dileyerek secdeye kapanmıştır.
Fakat bütün bu rivayetler, bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü ne Kur’ân’da böyle bir ayrıntı zikredilmiştir, ne de Hz. Peygamber’den sahih bir hadis nakledilmiştir. Dolayısıyla bu tür yorumlar, Kur’ân ve Sünnet’in bildirdiği sahih bilgilere dayanmadığı için kabul edilmemelidir. (İbn Berrecân, 4/522-523) Öte yandan âyet aynı zamanda nefsin tabiatı itibariyle zulüm, bencillik, hırs, öfke, kibir gibi kötü sıfatlarla donanmış ve günaha meyilli olduğuna işaret eder. Bu genel kaideden istisna edilenler ise imanlarını sağlamlaştırıp kötü huylarından nefis tezkiyesiyle arınan ve salih amel işleyenlerdir. Bununla birlikte Allah Teâlâ “kalîlun mâ hum” “Onlar da pek azdır.” (Sâd, 38/24) buyurarak, gerçekten imanla beraber nefsini tezkiye edenlerin ve güzel ahlâk sahibi olanların çok az olduğunu bildirmektedir. Bu seçkin azınlık, nebîler, veliler, ârifler, rabbani âlimlerdir. (Dâye, Tevilât, 183) Ey aşk imtihanına tâbî tutulan kişi! Bilmelisin ki Allah Teâlâ, peygamberlerin ve velîlerin aşkla dolu kalplerini, kendi cemâl ve celâlinin, muhabbet ve iştiyâkının tecellîlerinden yarattı. Onları kendi nurlarının denizine bıraktı, tenzih ve takdîs sularıyla yıkadı. Ardından bu kalplere ulûhiyyetin hakikatini açtı. Onlar, ezelî kudretin haşyet verici tecellîleri karşısında zaaf gösterince, Allah onlara lütfetti; celâlini doğrudan değil, fiillerinde ve âyetlerinde yansıttı. Böylece onlar fânî olduktan sonra yeniden bekâ bulabildiler.
Bu sırla: Hz. Âdem’in Havvâ ile, Hz. Yûsuf’un Züleyhâ ile, Hz. Yakub’un Yusuf ile, Hz. Davud’un Uryâ’nın hanımıyla, Hz. Süleyman’ın Belkıs’la ve Hz. Muhammed’in Zeyneb’le olan imtihanları hep aynı hakikate işaret eder: Allah onları, fiillerinin güzelliğiyle kendine çekti, sonra cemâlinin hakikatini onlara müşâhede ettirdi. Böylece aşkın ilk perdelerinde “teşbih” ile başlayan yolculuk, sonunda “tenzih” ile tevhîdde tamamlandı.
Ey muhibb! Tevhîd makamına dikkat et. Çünkü gerçekte olan yalnızca O’dur, O’ndan başkası yoktur. Nitekim Mûsâ’ya bazen bir ağaçtan, bazen dağdan, bazen de asâdan tecellî etti. Bütün bunlar aslında celâlin birer tezahürüydü. Davud’un Uryâ’nın hanımını görmesi sadece bir ilâhî imtihan perdesiydi. O ise bunun kendisine verilmiş bir nimet olduğunu sandı. Hakikate yönelince bunun bir imtihan olduğunu idrak etti. O an kendi fiilinden, Fâil’e yöneldi; hicap ve hayâ içinde tövbe etti, tefrikadan cem‘e, şaşkınlıktan tevhîde rücû etti. Böylece, fenâ makamında gözyaşlarıyla yakarıp inâbe kapısına vardı. Hakk’tan Hakk’a kaçtı; perdelenmeyi aşıp vuslata doğru ilerledi.
Hz. Davud’un zellesi, “zât tecellîsinden sıfat tecellîsine, sıfat tecellîsinden fiil tecellîsine yönelmesiydi.” Yani hakikatin mutlak birlik (ahadiyyet) mertebesinden bir an için ayrılıp kesret tecellîsine bakmasıydı. Ancak o tekrar hakikatin başlangıcına dönüp tevhîdin asıllarına rücû edince, Allah bu imtihan perdesini ondan kaldırdı; bundan sonra vahdet makamından kesret âlemine dönmek onun için mümkün olmadı; çünkü o, artık “cem” makamında fânî olmuştu. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/190-191)
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ
(38/25) Feġafernâ lehu żâlik ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb.
(38/25) Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.