İçeriğe atla
Sâd 25Cüz 23 · Sayfa 454

Sâd Sûresi 25. Âyet

ص

Sohbete sor

Feġafernâ lehu żâlik(e)(s) ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in)

Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

Sâd Sûresi

Hz. Dâvûd, bu hâdisede başkaları arasında adaletle hükmetmesine rağmen kendi nefsine aynı ölçüyü tatbik etmediğini fark ederek bunun ilâhî bir imtihan olduğunu idrak etti. Bunun üzerine kalbi kırık, boynu bükük, gözyaşları içinde samimi bir tövbe ile Rabbine yöneldi; rükû hâlindeyken secdeye kapanıp hayâ ve huşû ile titreyerek affını diledi. Allah da onun bu içten dönüşünü kabul edip rahmetiyle kuşattı, mağfiretine mazhar kıldı.

Âyette geçen “zulfâ: yakınlık” ifadesi, Hz. Dâvûd’un tövbesiyle birlikte sergilediği boyun büküş, huşû, gözyaşı, inilti ve içten yakarışlarının neticesinde elde ettiği Allah’a yakınlığı ifade eder. Bu yakınlık, onun gönülden dönüşünün (inâbe) ve sürekli yönelişinin (evbe) ilâhî bir mükâfatıdır. Âyette geçen “husne meâb: güzel bir dönüş” ise, bu yönelişin sonucu olarak Allah katında güvenli bir akıbet ve emin bir yer bulmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ, Dâvûd’u ezeliyyet, ebediyyet ve daimiyyet denizlerine daldırarak onun kurbiyyetini artırmış, onu kendi huzuruna kabul etmiş, kahır ve celâl tecellîlerinden koruyarak inayetine mazhar kılmıştır.

İlk sûfîlerden Ebû Saîd el-Harrâz’a göre, peygamberlerin zâhirde görünen zelleleri dışarıdan bakıldığında birer hata gibi görünür; fakat hakikatte bunlar onların Allah’a yakınlıklarını artıran vesilelerdir. Nitekim Hz. Dâvûd başına gelen imtihanı idrak eder etmez istiğfara yönelmiş, gönülden tazarrûda bulunmuş; Allah da onun bu hâlini zikrederek, zannettiği kusurun aslında kendisine yakınlık (zulfâ) kazandırdığını haber vermiştir. Çünkü peygamberlerin ve velîlerin ilâhî imtihanlara tâbi tutulmaları, onların değerlerinden hiçbir şey eksiltmez; bilakis şereflerini artırır, derecelerini yüceltir. Zira hilâfet makamı yalnızca cemâl tecellîlerinin değil, aynı zamanda celâl tecellîlerinin de zuhur mahallidir. Bu makam, imtihanlar vesilesiyle ortaya çıkan celâl tecellîleri sayesinde hakiki mâhiyetini bulur. Böylece imtihan, onlar için bir eksiklik değil, bilakis mânevî terakkî ve vuslat vesilesi olur.

Bu yüzden Ebû Süleymân ed-Dârânî de şöyle demiştir: “Davud’un, kendisi için o günahından daha faydalı bir ameli olmamıştır. Çünkü o günahın korkusunu hep içinde taşımış, ondan daima ürkmüş ve onunla yüzleşmekten kaçarak Allah’a sığınmıştır. Nihâyet bu hâl üzere Rabbinin huzuruna varmıştır.” (Sülemî, Hakâik, 184-185) Dolayısıyla seni Allah’a yaklaştıran bir günah, beğenip de Rabbinden uzaklaştıran ibadetten daha değerlidir. (Kuşeyrî, Letâif, 5/1780) Âyet aynı zamanda şu hakikate işaret eder: Kendisini Allah’ın koruduğu kimse gerçekten korunmuş olandır. Nitekim “Men yudlili(A)llâhu felâ hâdiye leh veyeżeruhum fî tuġyânihim ya’mehûn”Allah kime hidayet ederse işte o hidayete ermiştir; kimi de saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur” (A‘râf, 7/186). Demek ki asıl masumiyet, kulun kendi nefsiyle değil, Allah’ın lütfettiği ilâhî hıfz ve inâyetle mümkündür. (Dâye, Te’vîlât; 5/184; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/190-191) İnâbe ise sadece günahlardan dönmek değil, aynı zamanda gafletten zikre dönüş, kalbin kırıklığı ile Hakk’a yöneliş ve her an ilâhî gazabı bekleme şuurudur. Bu yönüyle inâbe, tövbeden daha üstündür. Çünkü tövbe eden kimse nefsine yönelerek dönmüş olur; bu sebeple ona tâib denir. Ancak munîb, bütün benliğiyle Rabbine dönmüş ve bütün muhalefetlerden ayrılmış kimsedir. Dolayısıyla kulun inâbesi üç mertebede gerçekleşir: Nefsin inâbesi, onu Hakk’ın hizmeti ve itaatiyle meşgul etmektir. Kalbin inâbesi, gönlü Allah’tan başka her şeyden boşaltmaktır. Ruhun inâbesi ise zikri daim kılmak, Allah’tan gayrısını anmamak ve O’ndan başkasını düşünmemektir. (Sülemî, Hakâik, 184-185)


Öte yandan konu mertebeler açısından ele alındığında yakınlık (zulfâ) şu üç tecelli düzeyinde tahakkuk eder:

  • Zâtî yakınlık: Kulun kendi varlığının Hak’tan ayrı bir asla sahip olmadığını idrak etmesiyle gerçekleşir. Burada yakınlık, mesafe üzerinden değil, “aynîyyet” üzerinden kavranır. Kul, “Ben O’ndanım” idrakine erer.
  • Sıfatî yakınlık: Kul, Allah’ın sıfatlarının kendi üzerinde işlediğini görür. İlmiyle bilen, kudretiyle yapan, rahmetiyle bağışlayan aslında Hak’tır. Bu yakınlık, kulun kendi sıfatlarını O’nun sıfatlarının tecellisi olarak müşâhede etmesidir.
  • Fiilî yakınlık: Burada artık kulun fiilleri dahi Hakk’ın fiillerine bağlanır. “Attığında sen atmadın, fakat Allah attı” hakikati bu düzeyde idrak edilir. Zulfâ, işte bu üç tecellî mertebesinde kulun Hak’la bağını açığa çıkarır.

Aynı şekilde insanın aslına dönüşünün de (hüsne meâb) üç aşaması vardır:

  • Nefsin dönüşü: Hevâ ve gafletin kirinden arınarak kendi aslî saflığına kavuşmasıdır.
  • Kalbin dönüşü: Hak’tan gayrıyı çıkarıp yalnızca ilâhî tecellîlerin aynası haline gelmesidir.
  • Ruhun dönüşü: Zâtî menşeine rücû ederek “Dönümüşüm muhakkak ki O’nadır” idrakinde olmasıdır.

Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında “zulfa” fenâ hâlini, “hüsne meâb” da bekâyı temsil eder. Sâlik zât, sıfat ve fiil bakımından fenâya ulaştığında güzel bir dönüşle bekâya kavuşur. Bu noktada artık kendi benliğiyle değil Hak ile var olur. Zahiren insanlar arasında yaşar fakat kalbi daima ilâhî huzurdadır. Fiilleri kendi iradesinden doğmuş gibi görünse de gerçekte Hakk’ın fiillerinin bir aynası hâline gelir.


Âyet 26

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟

(38/26) Yâ Dâvûdu innâ ce’alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi fahkum beyne-nnâsi bilhakki velâ tettebi’i-lhevâ feyudilleke ‘an sebîlillâhi inne-lleżîne yadillûne ‘an sebîlillâhi lehum ‘ażâbun şedîdun bimâ nesû yevme-lhisâb.

(38/26) Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefsin arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”