İçeriğe atla
Sâd 26Cüz 23 · Sayfa 454

Sâd Sûresi 26. Âyet

ص

Sohbete sor

Yâ dâvûdu innâ ce'alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi fahkum beyne-nnâsi bilhakki velâ tettebi'i-lhevâ feyudilleke ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) inne-lleżîne yadillûne ‘an sebîli(A)llâhi lehum ‘ażâbun şedîdun bimâ nesû yevme-lhisâb(i)

Ona dedik ki: "Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır."

Sâd Sûresi

Âyetin zâhirî mânası, Hz. Dâvûd’un yeryüzünde hükümranlıkla ve insanlar arasında adaletle hükmetmekle halife kılınmış olmasıdır. Yani nasıl ki sultanlar belli bölgelere kendi adlarına tasarrufta bulunacak valiler tayin ederlerse, Allah Teâlâ da Dâvûd’u yeryüzünde hükmü geçen, tasarruf yetkisine sahip bir halife kılmıştır. Daha önce peygamberlik Dâvûd’un kabilesinde (sıbt) bulunmakla beraber hükümdarlık başka bir soydan idi. Allah ise bu iki makamı bir araya getirerek hem nübüvveti hem de hükümdarlığı Dâvûd’da toplamış, böylece ona şer‘î ve siyasî otoriteyi bahşetmiştir. O da halkını Allah’ın emirleri doğrultusunda idare etmeye başlamış, hükmünü Hakk’ın hükmüne dayandırmıştır. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/59) Hadidzatında bâtınî anlamda hilâfet, yalnızca zâhirî suretlerle sınırlı değildir; hakikatte onun alanı mânâ âlemidir. Nasıl ki halk edilme (halkıyyet) sûret âlemine taalluk ederse, hilâfet de bâtında mânâ âlemiyle ilgilidir. Bu yüzden Allah, Âdem hakkında önce (اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ ط۪ينٍ) “Ben balçıktan bir beşer halk edeceğim” (Sâd, 38/71) buyurarak onun sûret (halkıyyet) yönüne işaret etmiş, fakat mânâsından bahsederken, (اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ) “Ben yeryüzüne birini halife kılacağım (câiliyyet)” (Bakara 2/30) diyerek onun bâtın (câiliyyet) yönüne dikkat çekmiştir.

Halifelik istidadı, sadece insana özgüdür. “Vehuve-lleżî ce’alekum ḣalâ-ife-l-ardi”Sizi yeryüzünün halifeleri kıldı” (Enâm, 6/165) âyeti bunu gösterir. Zira insanî ruh, “feyz-i evvel”dir. “Kün (Ol!)” emrinin taalluk ettiği ilk şeydir. Bu yüzden Allah onu kendi emrine nisbet ederek ”kuli-rrûhu min emri rabbî”De ki: ‘Ruh Rabbimin emrindendir” (İsrâ 17/85) buyurmuştur. İnsanî ruh “feyz-i evvel” olduğu için Allah’ın halifesi o olmuştur. Dolayısıyla her insan potansiyel olarak halifeliğe istidatlı yaratılmıştır, fakat halifelik derecelerine bilfiil ızhar edebilenler ise azdır; zira hilâfetin kemali, nefsin olumsuz sıfatlardından arınmayı, Hakk’a tam yönelişi ve mârifetle tahakkuku gerektirir.

İnsanî ruh, Allah’ın hem zâtının hem de sıfatlarının halîfesidir. Zâtının halîfesidir; çünkü ruhun varlığı, başka bir vasıta olmaksızın doğrudan Allah’ın varlığından feyezan etmiştir. Bu sebeple onun varlığı, Hakk’ın varlığının halifeliğini taşır. Sıfatlarının halifesidir zira ruhun sıfatları da doğrudan Allah’ın sıfatlarından feyezan etmiştir. Dolayısıyla ruh hem zâtı hem de sıfatları bakımından halîfetullâhtır.

Bundan sonra gelen bütün varlıklar, bu hilâfetin mertebe mertebe tenezzülünden ibarettir. Zincirin en sonunda, insanın sûreti yani bedeni yer alır. Beden, “esfel-i sâfilîn” olan en aşağı mertebede bulunduğu için hilâfetten en az nasip almış olandır.

Nitekim Allah Teâlâ, insanı yeryüzünde halife kılmak murad edince, ruhun konaklaması için elverişli bir menzil olan bedeni hazırladı. Bedende hilâfetin merkezini kalbi kıldı. Kalbe yardımcı ve hizmetçi olarak da nefsi verdi. Ruhu insanlık mülkünün halifesi kılınca kalp, sır, nefis, beden, duyular, kuvveler, organlar ve azalar onun tebaası oldu. Eğer insan, “Allah’ın ona verdiği selim fıtrat” üzere safiyetini koruyabilirse, bu hiyerarşi kusursuz işler: Ruh, doğrudan Allah’tan aldığı irade ile kalpte hükümran olur. Kalp, ruhun nurunu nefse geçirir. Nefis, bedeni idare eder. Beden de yeryüzünde Allah’ın emrine göre hareket eder. Böylece insan, Allah’ın arzında, O’nun hüküm ve emirlerini şerîatın fermanlarına göre uygulayan bir “halîfetullah” olur.

Dâvûd’un halife kılınması, ilâhî imtihanlardan geçip arındıktan sonra kendisine Rabbanî hilatın giydirilmesi gibidir. Nitekim Âdem de bir imtihanla sınandıktan sonra yeryüzünde halifelik makamına oturtulmuştu. Ancak İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Dâvûd’un halifeliği, Âdem’inkinden daha üstündür. Zira Âdem’in halifeliği, insan türünün henüz azlığı sebebiyle genel bir hüküm ve yaygın bir temsil niteliği taşımıyordu. Bu yüzden onun halifeliğini bildiren âyet, Dâvûd hakkında gelen nass gibi değildir. Allah meleklere hitabında, Âdem’in adını anmaksızın “innî câ’ilun fi-l-ardi ḣalîfe”Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” (Bakara, 2/30) buyurmuştur. Oysa Dâvûd hakkında doğrudan kendisine hitap ederek “innâ ce’alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi” “Biz seni yeryüzünde halife kıldık” (Sâd, 38/26) demiş ve halifeliğini açık, belirgin ve şahsî bir şekilde ifade etmiştir. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahman, 4/370-371) Diğer yandan Allah Teâlâ Hz. Davud’a halife kılındığını hatırlatmasının ardından ona, insanlar arasında hak ile hüküm vermesini ve nefsin arzusuna uymamasını emretmiştir. Çünkü hilâfetin temel özelliklerinden biri, halkın arasında hakkaniyetle hükmetmek, ilâhî emir doğrultusunda davranmak, adaleti tesis etmek, hevâ ve hevesin hükmünden yüz çevirmektir.

Haddizatından Cenâb-ı Hak, insanın bâtınına hevâyı, hakikate muhalif bir eğilim olarak yerleştirmiştir. Bu, kulun imtihanı ve hilâfetin sırrıdır. Çünkü hilâfetin hikmeti, kulun kendi nefsinde hakkı bâtıldan ayırarak hevâsına muhalefet etmesi ve Allah’a yönelmesidir. Bu muhalefet, kulun kemal yolculuğunu mümkün kılar. Zira Hak Teâlâ, zatının nuru ve emirlerinin doğruluğu ile kullarını kendine çekerken; hevâ ise bâtılın cazibesi ile kulun yolunu keser. Böylece sâlik, bir ayağı Hakk’ın emrine uygunlukta, diğer ayağı hevâya muhalefette ilerleyerek Allah’a doğru yol alır. Seyrin esası da bu mücadeleyi daimî kılabilmektir. (Dâye, Te’vîlât, 5/184-186) Hevânın saptırıcı gücü öylesine etkilidir ki, peygamberler bile bu hususta uyarılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Dâvûd’a hitaben âdeta şöyle buyurmuştur: “Hüküm verirken asla nefsin arzusuna kapılma, kalbinin temayüllerine göre karar verme! Zira hevâya uymak seni sırf adalet ve saf hakikat üzerine kurulmuş olan tevhîd yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar ise fıtratlarını unutan, ezelde verdikleri ahdi bozan, âhireti ve hesap gününü inkâr eden kimselerdir. Onlar, şiddetli bir azaba dûçar olacaklardır.” Bu ikaz bize şunu gösterir: Allah yolundan sapmak, yalnızca ilâhî hükümleri görmezden gelip arzuların peşinden gitmek değildir; aynı zamanda rubûbiyetin sende tecellî eden hakikatlerini görememektir. Çünkü kim ki, kendisini Hakk’a ulaştıracak seyrini terk eder, irfan yolculuğundan sapar ve arayış istikametini kaybederse, o kimse en ağır azaba dûçar olur. Bu azap, yalnız ateşten ibaret değil; asıl olarak Hakk’ın sevgisini yitirme, vuslattan uzak düşme, cemâl ve kurbiyyetten mahrum kalma azabıdır.


Hilafetin Sırrı Halifelik konusunun daha iyi anlaşıbalilmesi için Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsanları Araştırması (1/192-225) isimli eserinden özetle şöyle aktarabiliriz:

İnsânın zûhura gelişinin başlangıcı, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde târif edilir: “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” “Hani Rabbin meleklere, ‘Muhakkak ki ben arzda bir halîfe ceâl edeceğim’ demişti.” Bu aşamada insân, Melekût âleminde, yâni Rubûbiyyet-esmâ mertebesinde, hareket edebilir, latîf bir melek olarak halk edildi. Burası insânın ilk mahlûkiyyet yâni zuhûr mertebesidir.

Bu üçüncü aşama, bir başka yönüyle, Hicr Sûresi 15/28 ve Sâd Sûresi 38/81 âyetlerinde “hâlikun beşeren” “bir beşer halk edeceğim” şeklinde târif edilir. “Halîfe ceâl etmek” ifâdesiyle Âdem’in ilmî ve ruhânî programı, “beşer halk etmek” ifâdesiyle de bu programın faaliyet sahasına gelişi belirtilmektedir.

Beşer” kelimesi, insân varlığının ef’âl yâni madde âlemindeki hâlini, cismânî ve nefsânî yönünü târif eder. “Halîfe” ise “ardından gelen” anlamındadır ve insân varlığının sıfât mertebesindeki bâtınî ve ruhânî hâlini ifâde eder.

Beşer lügatte “müjdelenmiş” ma’nâsına gelir. Bu müjde, Hakk’ın varlığının o varlıkta mevcûd olmasıdır. “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” ve “Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i kudsîleri bu hakîkati işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hakîkati destekleyen âyetler vardır. Örneğin: “ve nefahtu fîhi min ruhî” “ve ona ruhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72); “ve lekad kerremnâ benî âdeme” “ve andolsun ki Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık” (İsrâ 17/70).

Halk etmek”, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. “Ceâl etmek” ise hâricî vücûdda zuhûr eden bir şeyin başka bir hâle tahvîl veya tebdîl edilmesidir. Yeryüzüne beşer olarak gelen varlık halîfe namzetidir, ancak bu makâma yâni Âdem’lik hakîkatine ve Hakîkat-i İnsâniyye’sine ancak çalışması ve gayreti netîcesinde, mânevî bir tekâmül ile tâyin olur.

Cenâb-ı Hakk âlemlerde esmâ ve sıfâtlarıyla zuhûr eder. “Halîfe insân”da ise Zâtıyla zuhûr eder. İnsânda Zât tecellîsi olduğundan “ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Yine bir hadîs-i kudsî’de “Halaka Âdeme alâ sûretihî” “Allâh, Âdem’i kendi sûretinde halk etti” buyrulmuştur.

İnsân beşeriyyeti yönüyle mahlûk’tur yâni halk edilmiştir. Ancak, ruhâniyyeti itibâri ile hâlıktır, halk edilmemiştir. Bu sebeple, halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır. Ceâl etmek, halîfe programının, arzda yâni yeryüzünde ve toprak olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder.

Halîfelik zuhûru ile faaliyete başlayan Zâtî tecellî, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve vârisleri ile bu kemâlât kıyâmete kadar devam edecektir.


Âyet 27

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًاۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ

(38/27) Vemâ ḣaleknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ bâtilâ żâlike zannu-lleżîne keferû feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr.

(38/27) Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkâr edenlerin hâline!


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)