İçeriğe atla
Sâd 27Cüz 23 · Sayfa 455

Sâd Sûresi 27. Âyet

ص

Sohbete sor

Vemâ ḣaleknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ bâtilâ(en)(c) żâlike zannu-lleżîne keferû feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr(i)

Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkar edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkar edenlerin haline!

Sâd Sûresi

Allah Teâlâ, hesap gününü unutanların çetin bir azaba uğrayacaklarını hatırlattıktan sonra, âhiretin zorunluluğunu beyan etmek üzere kâinatın amaçsız ve anlamsız yaratıldığını iddia edenleri reddetmektedir. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan her şeyi boş yere yaratmadığını vurgulayarak, âhireti inkâr edenlerin cehennem ateşine gireceklerini bildirmektedir. Zira âhiretin olmaması demek, dünya hayatında iman edip salih ameller işleyenlerle, inkâr ve fesat yoluna sapanların sonuç bakımından aynı seviyede tutulması anlamına gelir. Bu ise Allah’ın kâinata yerleştirdiği adalet düzenine aykırıdır. O hâlde Allah, iman edip güzel işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla bir tutmaz. İyilerin ve kötülerin amellerini karşılıksız bırakmamak için mutlaka bir âhiret, hesap ve ceza gününin bulunması gereklidir.

Haddizatında Cenâb-ı Hak, yeryüzünü, gökleri ve ikisi arasındaki her şeyi, kullarının cemâl ve celâl sıfatlarının tecellîlerini müşâhede edebilmeleri için halk etmiştir. Bu nedenle âlemler, Allah’ın güzellik ve yücelik sıfatlarının tecellîlerini seyreden mü’minler için bir ayna kılınmıştır. Âlem, bir bakıma Hakk’ın kendisine baktığı ayna, insan ise o aynanın en parlak yüzüdür. Bu sebeple “Biz gökleri ve yeri bâtıl olarak yaratmadık” ifadesi, âlemin hakikatsiz veya maksatsız olmadığını; bilakis her şeyin ilâhî isimlerin tecellîlerini göstermek için var olduğunu bildirir. Mü’minler bu hakikati idrak ettiklerinde, âleme bakışları sıradan bir bakış olmaktan çıkar. Onlar, dağlarda celâl sıfatını, çiçekte cemâl sıfatını, nefislerinde rubûbiyetin ahkâmını, ruhlarında ulûhiyetin nefhasını müşâhede ederler. Böylece âlem, Hakk’a işaret eden bir levha hâline gelir. Nitekim “Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim” “Biz onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz” (Fussilet 41/53) buyurulmuş, yine mü’minlerin diliyle “Rabbenâ mâ ḣalakte hâżâ bâtilen subhâneke fekinâ ‘ażâbe-nnâr”Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın; seni tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru” (Âl-i İmrân 3/191) diye dua edilmiştir.

İnkârcılar ise âleme yalnızca zahir gözüyle bakarlar. Onlar için dağ yalnız taştır, yıldız yalnız ışıktır, insan yalnız biyolojik bir varlıktır. Bu bakış, âlemin hakikatsiz ve amaçsız olduğu zannını doğurur. Böylece “bâtıl yaratılış” vehmine düşerler. Oysa bâtıl zanları, kendi idraklerinin perdelenmişliğinden ibarettir. İşte bu sebeple, âyetin sonunda bildirildiği gibi, onların payına düşen asıl azap “ateş” değil, Hak’tan uzak kalmaktır; bu uzaklık ateşten daha yakıcıdır.

Nitekim Mekke müşrikleri, her şeyi yaratanın Allah olduğunu ikrar etmekle birlikte, bu yaratılışın bir karşılığı ve âhiret gününde cezâsı olacağını reddetmekle, âlemin yaratılışını boş ve amaçsız görmek gibi bâtıl bir inanca sapmışlardır. Bu yüzden Kur’ân onların akıbetini “feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr”Vay o inkârcıların ateşteki hâline!” (Sâd, 38/27) diye haber verir; zira onları ateşten doğan şiddetli bir helâk beklemektedir.

Oysa göklerin, yerin ve bütün varlıkların yaratılışı, en yüce bir gaye ve en üstün bir hikmete dayanmaktadır. Çünkü Allah, insanı akıl ve idrâk ile donatmış, hak ile bâtılı, fayda ile zararı ayırt edebilme kabiliyeti vermiştir. Bununla yetinmeyip, âfâkî ve enfüsî deliller halk etmiş, onları kavrayabilecek istidat bahşetmiş; ardından da peygamberler gönderip hakikati açıklayan kitaplar indirmiştir. Bu kitaplarla bütün itiraz yollarını kapatmış, insanın dünya ve âhiret saadeti için hükümler vaz etmiş ve her amelin karşılığını verecek mükâfat ve cezaları hazırlamıştır. Böylece kâinâtın yaratılışındaki hikmet hem ilâhî isimlerin tecellisi hem de insanın hakikati bulup sorumluluğunu yerine getirmesi için apaçık kılınmıştır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)