Vemâ ḣaleknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ bâtilâ(en)(c) żâlike zannu-lleżîne keferû feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr(i)
Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkar edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkar edenlerin haline!
Hem o göğü, yeri ve aralarındakileri biz boşuna yaratmadık. O, kâfirlerin zannıdır. Onun için vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline!
Bu ayet, yaratılışın anlamsız olmadığı ve inkar edenlerin bu gerçeği kavrayamadığı temel mesajını taşımaktadır. Anahtar kavramlar, yaratma eyleminin amacı, boşunalık fikri ve inkarın sonuçları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin takdir ve icat anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'halk' fiili, Allah'ın gökleri ve yeri belirli bir düzen ve hikmetle, önceden bir örneği olmaksızın var etmesini ifade eder. Bu, yaratılanların tesadüfi değil, amaçlı olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halk' kelimesini 'takdir' ve 'icat' olarak açıklar. Ayetteki 'halknâ' ifadesi, Allah'ın kudretini ve yaratıcılığını gösterir; göklerin ve yerin varlığı, O'nun takdiriyle ve belirli bir amaç doğrultusunda gerçekleşmiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'halk' kavramının sadece yaratma eylemini değil, aynı zamanda yaratılan şeylerin bir amacı ve anlamı olduğunu da ima ettiğini belirtir. Bu ayette 'halknâ' fiili, evrenin anlamsız bir varoluş olmadığını, aksine ilahi bir hikmetle yaratıldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bâtıl' kelimesini 'hakkın zıddı' olarak tanımlar ve 'faydasız, anlamsız' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bâtılen' ifadesi, göklerin ve yerin yaratılışının bir hikmetten yoksun olmadığını, aksine büyük bir amaç taşıdığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'bâtıl' kelimesinin 'yok olan, zail olan' ve 'faydasız olan' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, yaratılışın geçici ve anlamsız bir oyun olmadığını, aksine kalıcı ve derin bir anlamı olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'bâtıl' kelimesinin 'hakikati olmayan, faydasız olan' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'bâtılen' kelimesi, Allah'ın yaratma eyleminin boş ve anlamsız olmadığını, aksine her şeyin belirli bir hikmet ve gaye ile var edildiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zann' kelimesinin hem kesin bilgiye yakın bir kanaati hem de şüpheyi ifade edebileceğini belirtir. Bu ayette 'zann' kelimesi, inkar edenlerin yaratılışın boşuna olduğu yönündeki inançlarının kesin bilgiye dayanmadığını, aksine bir yanılgı ve tahminden ibaret olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zann' kelimesinin Kur'an'da bazen 'şüphe', bazen de 'yakîn' (kesin bilgi) anlamında kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki 'zann' kelimesi, inkar edenlerin yaratılışın anlamsızlığına dair sahip oldukları inancın temelsiz ve yanlış bir kanaat olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'zann' kavramının genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını ve hakikate ulaşmada bir engel teşkil ettiğini belirtir. Ayetteki 'zann' kelimesi, inkar edenlerin yaratılışın amacına dair yanlış ve temelsiz düşüncelerini ifade ederek, onların hakikatten uzak olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin aslının 'örtmek' olduğunu ve bu anlamdan türeyerek nimeti örtmek (nankörlük) veya hakkı örtmek (inkar) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'keferû' fiili, Allah'ın yaratılışındaki hikmeti ve amacı inkar edenleri, bu gerçeği görmezden gelenleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' kelimesinin 'örtmek' anlamından hareketle, Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'keferû' fiili, yaratılışın amacını ve Allah'ın kudretini inkar edenleri, bu gerçeği kabul etmeyenleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini ve işaretlerini görmezden gelme, nankörlük etme anlamlarını da içerdiğini vurgular. Ayetteki 'keferû' fiili, yaratılışın hikmetini ve amacını idrak edemeyen, bu gerçeği reddeden kişileri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'veyl' kelimesinin 'helak, azap' anlamlarına geldiğini ve 'yazıklar olsun' gibi bir beddua veya tehdit ifadesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'veylün' kelimesi, inkar edenlerin yaratılışın amacını reddetmeleri sebebiyle karşılaşacakları şiddetli azabı ve kötü sonu haber verir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'veyl' kelimesinin 'şiddetli azap' ve 'helak' anlamlarına geldiğini ifade eder. Bu ayette 'veylün' kelimesi, inkar edenlerin ahiretteki kötü akıbetlerini ve cehennem azabını vurgulayan güçlü bir uyarıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'veyl' kelimesinin 'şiddetli azap' ve 'helak' anlamında kullanıldığını ve genellikle kötü bir sonu haber verdiğini belirtir. Ayetteki 'veylün' kelimesi, yaratılışın amacını inkar edenlerin karşılaşacakları cehennem azabının şiddetini ve kaçınılmazlığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nâr' kelimesinin 'ışık veren, yakan ateş' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da genellikle cehennem ateşi için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'en-nâr' kelimesi, inkar edenlerin yaratılışın amacını reddetmeleri sonucunda karşılaşacakları nihai ceza yeri olan cehennemi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nâr' kelimesinin 'ateş' anlamına geldiğini ve Kur'an'da ahiret azabının bir sembolü olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'en-nâr' kelimesi, inkar edenlerin boşuna sandıkları yaratılışın aksine, kendi inkar ve nankörlüklerinin bir sonucu olarak karşılaşacakları azabın somut bir ifadesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nâr' kelimesinin Kur'an'da hem dünyevi ateşi hem de ahiretteki cehennem ateşini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'en-nâr' kelimesi, inkar edenlerin yaratılışın hikmetini reddetmelerinin bir sonucu olarak karşılaşacakları ebedi azap mekanını açıkça belirtir.
Sâd Sûresi
Allah Teâlâ, hesap gününü unutanların çetin bir azaba uğrayacaklarını hatırlattıktan sonra, âhiretin zorunluluğunu beyan etmek üzere kâinatın amaçsız ve anlamsız yaratıldığını iddia edenleri reddetmektedir. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan her şeyi boş yere yaratmadığını vurgulayarak, âhireti inkâr edenlerin cehennem ateşine gireceklerini bildirmektedir. Zira âhiretin olmaması demek, dünya hayatında iman edip salih ameller işleyenlerle, inkâr ve fesat yoluna sapanların sonuç bakımından aynı seviyede tutulması anlamına gelir. Bu ise Allah’ın kâinata yerleştirdiği adalet düzenine aykırıdır. O hâlde Allah, iman edip güzel işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla bir tutmaz. İyilerin ve kötülerin amellerini karşılıksız bırakmamak için mutlaka bir âhiret, hesap ve ceza gününin bulunması gereklidir.
Haddizatında Cenâb-ı Hak, yeryüzünü, gökleri ve ikisi arasındaki her şeyi, kullarının cemâl ve celâl sıfatlarının tecellîlerini müşâhede edebilmeleri için halk etmiştir. Bu nedenle âlemler, Allah’ın güzellik ve yücelik sıfatlarının tecellîlerini seyreden mü’minler için bir ayna kılınmıştır. Âlem, bir bakıma Hakk’ın kendisine baktığı ayna, insan ise o aynanın en parlak yüzüdür. Bu sebeple “Biz gökleri ve yeri bâtıl olarak yaratmadık” ifadesi, âlemin hakikatsiz veya maksatsız olmadığını; bilakis her şeyin ilâhî isimlerin tecellîlerini göstermek için var olduğunu bildirir. Mü’minler bu hakikati idrak ettiklerinde, âleme bakışları sıradan bir bakış olmaktan çıkar. Onlar, dağlarda celâl sıfatını, çiçekte cemâl sıfatını, nefislerinde rubûbiyetin ahkâmını, ruhlarında ulûhiyetin nefhasını müşâhede ederler. Böylece âlem, Hakk’a işaret eden bir levha hâline gelir. Nitekim “Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim” “Biz onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz” (Fussilet 41/53) buyurulmuş, yine mü’minlerin diliyle “Rabbenâ mâ ḣalakte hâżâ bâtilen subhâneke fekinâ ‘ażâbe-nnâr” “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın; seni tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru” (Âl-i İmrân 3/191) diye dua edilmiştir.
İnkârcılar ise âleme yalnızca zahir gözüyle bakarlar. Onlar için dağ yalnız taştır, yıldız yalnız ışıktır, insan yalnız biyolojik bir varlıktır. Bu bakış, âlemin hakikatsiz ve amaçsız olduğu zannını doğurur. Böylece “bâtıl yaratılış” vehmine düşerler. Oysa bâtıl zanları, kendi idraklerinin perdelenmişliğinden ibarettir. İşte bu sebeple, âyetin sonunda bildirildiği gibi, onların payına düşen asıl azap “ateş” değil, Hak’tan uzak kalmaktır; bu uzaklık ateşten daha yakıcıdır.
Nitekim Mekke müşrikleri, her şeyi yaratanın Allah olduğunu ikrar etmekle birlikte, bu yaratılışın bir karşılığı ve âhiret gününde cezâsı olacağını reddetmekle, âlemin yaratılışını boş ve amaçsız görmek gibi bâtıl bir inanca sapmışlardır. Bu yüzden Kur’ân onların akıbetini “feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr” “Vay o inkârcıların ateşteki hâline!” (Sâd, 38/27) diye haber verir; zira onları ateşten doğan şiddetli bir helâk beklemektedir.
Oysa göklerin, yerin ve bütün varlıkların yaratılışı, en yüce bir gaye ve en üstün bir hikmete dayanmaktadır. Çünkü Allah, insanı akıl ve idrâk ile donatmış, hak ile bâtılı, fayda ile zararı ayırt edebilme kabiliyeti vermiştir. Bununla yetinmeyip, âfâkî ve enfüsî deliller halk etmiş, onları kavrayabilecek istidat bahşetmiş; ardından da peygamberler gönderip hakikati açıklayan kitaplar indirmiştir. Bu kitaplarla bütün itiraz yollarını kapatmış, insanın dünya ve âhiret saadeti için hükümler vaz etmiş ve her amelin karşılığını verecek mükâfat ve cezaları hazırlamıştır. Böylece kâinâtın yaratılışındaki hikmet hem ilâhî isimlerin tecellisi hem de insanın hakikati bulup sorumluluğunu yerine getirmesi için apaçık kılınmıştır.