İçeriğe atla
Sâd 28Cüz 23 · Sayfa 455

Sâd Sûresi 28. Âyet

ص

Sohbete sor

Em nec'alu-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti kelmufsidîne fî-l-ardi em nec'alu-lmuttekîne kelfuccâr(i)

Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?

Sâd Sûresi

Şu hâlde Allah Teâlâ bütün bu âlemleri boş yere yahut mahlûkatına zarar vermek için var etmiş değildir; zira bu, O’nun rahmet ve keremine aykırıdır. Ancak dünya hayatı kısa, imkânları sınırlı, faydası az ve sıkıntıları çoktur. Bu sebeple insanlar burada tam bir karşılık göremezler. Dünya hayatında nice kimseler haksızlığa ve zulme uğrar, pek çok mü’min sabırla direnir; buna karşılık zalimler de zulümlerini sürdürürler. Eğer mazlumların sabırlarının karşılığı verilmez, zalimlerin de zulümlerinin cezası görülmezse, bu durumda Yaratıcı’nın adaleti tam olarak tecellî etmemiş olur. Oysa Allah’ın adaleti mutlak ve şaşmazdır. Demek ki dünya, adaletin bütün yönleriyle gerçekleşeceği yer değildir. Bu yüzden Allah’ın hikmeti, mutlaka âhiret âlemini gerekli kılar. Çünkü kâinat boşuna değil, hikmetle halk edilmiştir; bu hikmet hem mazluma mükâfatın hem de zalime cezanın tam mânâsıyla verileceği âhireti zorunlu kılar.

Bu durumda sana gereken âleme bakışını düzeltmektir. Eğer âleme “bâtıl” nazarıyla bakarsan, nefsin perde olur, hakikati göremezsin. Fakat âleme “ilâhî isimlerin aynası” olarak bakarsan, o zaman her şey seni Hakk’a götürür. Böylece, bâtıl zannın ateşinden kurtulur, âyetlerin nurunda Hakk’ın cemâl ve celâlini müşâhede edenlerden olursun.


Âyet 28

اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ

(38/28) Em nec’alu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti kelmufsidîne fî-l-ardi em nec’alu-lmuttekîne kelfuccâr.

(38/28) Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?


Allah Teâlâ bütün bu âlemleri boş yere yahut mahlûkatına zarar vermek için yaratmadığı gibi iman edip iyi işler yapanlarla bozgunculuk çıkaranları da bir tutmaz. Zira bu durum, O’nun hikmet, rahmet ve keremine aykırıdır. İman edenler, salih amel işleyenler ve müttakîler, Allah’ın lütuf ve rahmet sıfatlarının mazharıdırlar. Onlar, ilâhî inâyetin gölgesinde yetişir, rahmetin tecellîsiyle korunurlar. Müfsidler ve fâcirler ise, Allah’ın kahır ve intikam sıfatlarının mazharıdırlar. Onların hâli, ilâhî gazabın ve adaletin tecellîsidir. Dolayısıyla bu iki zümreyi birbirine denk görmek mümkün değildir; çünkü biri lütfun aynasıdır, diğeri kahır ve azabın. Hakikat, onları bir tutmayı reddeder. (Dâye, Te’vîlât, 5/187) Zira muttakîler, kâinat aynalarında ve kudret tecellîlerinde açığa çıkan Allah’ın azamet ve kibriyâ nurlarını müşâhede eden kimselerdir. Onlar bu nurların celâlini görüp, her şeyden yüz çevirerek yalnız Hakk’ın heybetiyle meşgul olurlar. Bu yüzden, bütün varlıklar gözlerinde silinir; Hak’tan gayrısı nazarlarında değerini kaybeder. Buna karşılık fâcirler ise nefis perdelerinde kalmış, hevâ karanlıklarını aşamamış, hidâyet nurlarını görememiş kimselerdir. Onlar, nefsânî arzuların gölgelerinde yaşar, hakikatin ufkuna yükselemezler. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/192) Rivayete göre Mekkeli müşrikler müminlere “Âhirette size verilecek mükâfatlar bize de verilecek, hattâ bize daha fazlası verilecek. Nasıl olur da sizin gibi fakir, yoksul ve köleler bizim gibi varlıklı, zengin ve şerefli insanların olduğu yerde izzet ve ikram görürler?” deyince Allah onlara cevaben sâlih amel sâhibi mü’minler ile kâfirlerin; aynı şekilde takva sahipleriyle günahkârların bir tutulmayacağını bildirmiştir. Onlar ”Ve kâlû nahnu ekśeru emvâlen ve evlâden vemâ nahnu bimu’ażżebîn”Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur. Bize azap edilmeyecektir demişlerdi.” (Sebe’ 34/35) Buna karşılık Allah da “Efenec’alu-lmuslimîne kelmucrimîn”Biz müslümanları mücrimler gibi bir tutar mıyız?” (Kalem 68/35) buyurmuştur.

Bununla birlikte Cenâb-ı Hak dünya hayatından faydalanma hususunda her iki grubu da bir tutmakta, hattâ kâfirlere bu hayattan müminlere verdiğinden daha fazla pay vermektedir. Çünkü Allah katında dünyanın sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. Müminlere ise veriecek olan ebedî ve üstün nimetler, göz alıcı mükâfatlar âhirete ertelenmiştir. “Tilke-ddâru-l-âḣiratu nec’aluhâ lilleżîne lâ yurîdûne ‘uluvven fî-l-ardi velâ fesâdâ”İşte âhiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız” (Kasas 28/83). Zira dünya hayatı kısa, imkânları sınırlı, faydası az ve sıkıntıları çoktur. Bu sebeple müminler burada tam bir karşılık göremezler.

İşarî olarak “salih amel” kalbin rubûbiyet terbiyesi altında safiyet kazanmasıdır. Arınmış olan kalp nefsin kirlerinden temizlenip ilâhî tecellîlere ayna kesilir. Buna mukabil “fesat” nefsin hevâsına uyup bâtın âlemini ifsâd etmektir. Kalp bundan etkilenir, fayzinden kesilir, batın âleminde zulmet doğar, sır perdelenip hakikat nurlarını yansıtamaz. “Muttakî” sadece haramlardan sakınan değil aynı zamanda kalben ilâhî huzurda olma bilincine ulaşan, her anında murâkabe ve takvâ ile yaşayan, ilâhî nurların müşâhedesiyle terakki edip Hakk’a vâsıl olan kimsedir. Bu hâl, onu cemâl tecellîlerinde Allah’ın lütfunu, celâl tecellîlerinde ise Allah’ın heybetini müşâhedeye götürür; böylece varlık perdesinin ötesinde her şeyde Hakk’ın nurunu görerek tevhîde erer. “Fâcir” ise, nefsin hevâsına dalıp kalbinin gözünü perdeleyen kimsedir. Onun kalbi, gafletle mühürlenmiş, nazarı dünyaya takılıp kalmıştır. Böylece nefsin hevâsını “hakikat” sanıp Hakk’ı göremez; âhireti unutur, hesabı inkâr eder.

Ey sâlik-i râh-ı Hak! Kalbinde salih amelin nurunu taşırsan, rubûbiyyetin terbiyesiyle yetişmiş, rahmâniyyetin rahmetiyle kuşanmış, rahîmiyyetin latif feyziyle yakınlığa erişmişsin demektir. Ruhunda iman tecellî ederse, ulûhiyyetin aşkın nurunu müşâhede edersin. Sırrında bu nur karar kılarsa, o vakit cemâl ve celâl tecellîlerinin birlikte mazharı olursun. Ama hevâya uyarsan, bu isimlerin tecellîleri senden çekilir; kalp kararır, ruh perdelenir, sır susar. İşte imtihan tam da budur: insan, her nefeste rahmâniyyetin cömert sofrasına mı oturacak, yoksa hevânın karanlık çölünde mi kaybolacaktır?


Âyet 29

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

(38/29) Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun liyeddebberû âyâtihi veliyeteżekkera ulû-l-elbâb.

(38/29) Bu Kur’ân, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)