İçeriğe atla
Sâd 29Cüz 23 · Sayfa 455

Sâd Sûresi 29. Âyet

ص

Sohbete sor

Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun liyeddebberû âyâtihi veliyeteżekkera ulû-l-elbâb(i)

Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

Sâd Sûresi

Zât mertebesinden gelen bu ilâhî hitap, peygamberimiz vasıtasıyla, sahih akıl sahiplerinin vehim ve kuruntulardan arınarak âyetler üzerinde tefekkür etmeleri, onların mânâlarını ve yapılan yorumlarını idrak edebilmeleri için Kur’ân’ın indirildiğini haber vermektedir. Kur’ân’ın gayesi sadece lafızlarının ezberlenmesi değildir; aynı zamanda onun üzerinde düşünmek, hatırlamak, öğüt almak ve hükümleriyle amel etmektir.

Nüzul sırasına göre “Kitap” kelimesi ilk kez bu âyette geçmektedir. Burada öncelikle Kur’ân kastedilmekle birlikte, “Kitap” başka bağlamlarda daha önce vahyedilen ilâhî kitaplara, insanların iş ve fiillerinin kaydedildiği amel defterlerine ve Allah’ın ezelî ilmine de işaret etmektedir.

Nitekim “Sana da, kendinden önceki Kitapları doğrulayıcı ve onları gözetici olarak bu Kitabı indirdik.” (Mâide, 5/48) âyetinde “Kitap”, hem daha önceki ilâhî kitapları hem de Kur’ân-ı Kerîm’i ifade eder. “Kimin kitabı sağından verilirse, o, kolay bir hesaba çekilecektir.” (İnşikâk, 84/7-8) âyetinde ise “kitap”, insanın amel defteridir. Yine “Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar şöyle diyeceklerdir: ‘Andolsun, siz, Allah’ın yazısına göre yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden dirilme günüdür; fakat siz bilmiyordunuz.’” (Rûm, 30/56) âyetinde “kitap”, Allah’ın ezelî ilmidir. “Tâ-Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık bir Kitab’ın âyetleridir.” (Neml, 27/1) âyetinde ise “Kitap” ve “Kur’ân” birlikte zikredilmiştir. (Ateş, Tefsir, 5/467-468) Allah Teâlâ Kur’ân ile insanlara üç mertebede hitap etmektedir:

Birinci grup, Kur’ân’ı yalnızca tebliğ yönüyle kabul edenlerdir. Onlar, Kur’ân’ın harflerini işitir, Allah’tan geldiğine iman ederler; fakat bundan ötesine nüfuz edemezler.

İkinci grup, Kur’ân’ın âyetlerini düşünmek ve mânâları üzerinde tefekkür etmek üzere okuyanlardır. Onlar, böylece Kur’ân’ın kendi başına ortaya konabilecek bir söz olmadığını, ancak onu gönderen Allah’ın kelâmı olduğunu idrak ederler.

Üçüncü grup ise, haklarında “akıl sahipleri öğüt alsın” denilen kimselerdir. Onlar, hakikati zaten ezelde bilmektedirler. Zira öğüt almak ve hatırlamak, ancak daha önce bilinen fakat unutulan şey için geçerlidir. Bu kimseler, ezelde kendilerinden ahid alındığında ilim sahibiydiler; fakat dünyaya gelince unutkanlık perdesine büründüler ve o önceki hallerini hatırlayamadılar. Kur’ân, onlara bir hatırlatıcı (tezekkür) olarak hitap eder ki unuttukları hakikati yeniden idrak etsinler. (İbnü’l-Arabî, Rahmenün Mine’r-Rahmân, 4/373-374) Âyetteki tedebbür ifadesi, tefekkürün daha ileri bir merhalesi olup kalbin mânâlar üzerinde tasarruf etmesidir. Bunun gerçekleşebilmesi için ise tezekkürle, kalbi örten perdelerin kaldırılması gerekir. Böylece kişi, ezelde bâtınına yerleştirilmiş olan tevhîd ve mârifeti idrak eder; âfâkta ve enfüste tecellî eden âyetleri müşâhede etme imkânı bulur.

Yine tedebbür, bütün âlimlere şâmil kılınmışken; tezekkür özellikle “ulû’l-elbâb”a, yani kalbin arındırılmış saf aynasında hakikati seyreden ve eşyada Hakk’ın nurunu gören kimselere mahsustur. Çünkü tedebbür idrake yöneliktir; tezekkür ise yücelik ve haşyetin kalplerde yerleşmesine vesile olur. Bu hâl, özellikle âriflerin kalplerinde gerçekleşir. Onlar, ruhlarının gözleriyle Kur’ân’da sıfatların güzelliklerini temaşa ederler ve onda ulûhiyyet ilimlerinin derin sırları kendilerine açılır. Âlemde tecellî eden her hakikati, âyetlerin bir tefsiri olarak okur, bu manaları kendi varlıklarında yaşarlar. Zira ârifler kalplerini mâsivâdan arındırmış, hakikati “cem” ve “fark” tecellîleri içinde müşâhede eden kimselerdir. Böylelikle suretlerin perdesini aralayarak her taayyünde Hakk’ın tecellisini görür, lafızların ötesine geçerek ilâhî manalara nüfuz ederler.

Şu hâlde Kur’ân’ın bereketine erişen kimse, âyetlerinde tedebbür nimetiyle rızıklandırılır. âyetlerini tedebbür eden de tezekkürden ve onunla ibret almaktan mahrum bırakılmaz. Böyle bir kimse, Kur’ân’dan murad edilen mânâyı anlar, onun edep ve şeriat hükümlerini koruyup gözetir. Kur’ân’la hayatı bereketlenir, kalbi dirilir, hakikat nuru tüm varlığını kuşatır. Böylece doğruyu, huzuru ve mutluluğu bulur. Rabbi tarafından muhatap alınmış olmanın idrakiyle de Kur’ân’la övünür.


Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’ân-ı Kerîm’in farklı mertebelerdeki tecellilerini bilmek gerekir.

Üzerinde düşünüp tedebbür edilmesi yönüyle Kitap, Kur'ân ve Furkân olmak üzere ikiye ayrılır: Kur’ân ahadiyyet; Furkân vâhidiyyettir; Kur’ân Zât’tır, Furkân sıfattır. Zat mertebesi itbariyle “Ümmül Kitap”ta muhafaza edilmekte, sıfat mertebesi itibariyle “Furkân” ismiyle, “Levhi Mahfuz” da muhafaza edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, Ulûhiyyet (Zât) mertebesinde, “Ümmü’l Kitâb”ta “Kur’ân” ismi ile Allâh’ça idi. O mertebede hiçbir zuhûr ve tecellî olmadığından başka türlü de olamazdı.

Rahmâniyyet (sıfât) mertebesinde “Levh-i Mahfûz”da “Furkân” ismiyle, mertebesi gereği Hakk’çaya tercüme edildi. Yâni Ulûhiyyet’ten Rahmâniyyet’e tenezzül etti.

Rubûbiyyet (esmâ) mertebesinde “Kitâbü’l Mübîn” (beyân olan açık kitap) ismiyle, mertebesi gereği Rabb’çaya tercüme edildi. Yâni Rahmâniyyet’ten Rubûbiyyet’e tenezzül etti.

Melikiyyet (ef’âl) mertebesinde “İmâmü’l Mübîn” (en önde, en açık) ismiyle, mertebesi gereği, baş tarafına bir “a” “Elif” harfinin ilâvesiyle A-Rabça’ya tercüme edildi. Yâni Rubûbiyyet’ten Melîkiyyet’e tenezzül etti.

Fussilet Sûresi’nin 41/1-3 âyetlerinde belirtildiği gibi, bu tercümeler Kur’ân’ın beşer tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için, bâtın âleminde Hakk tarafından yapılmıştır:

Hâ Mîm. Tenzîlun miner rahmânir rahîm. Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn.” “Hâ Mîm. Rahmân ve Rahîm olandan nâzil olmuştur. Bilen bir kavim için, Arapça bir Kur’ân olarak âyetleri açıklanmış bir Kitap’tır.” Tercümenin ma’nâsı Rabça, lâfzı ise Arapça’dır. (Necdet Ardıç, 10-Kelime-i Tevhîd, 15-16; 214-Gökyüzü İnsanları Araştırması, 2/161)


Âyet 30

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ

(38/30) Ve vehebnâ li Dâvûde Suleymâne ni’me-l’abdu innehu evvâb.

(38/30) Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık. One güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.