Ve vehebnâ lidâvûde suleymân(e)(c) ni'me-l'abd(u)(s) innehu evvâb(un)
Davud'a Süleyman'ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.
Bir de Davud'a Süleyman'ı bahşettik. Süleyman ne güzel kuldu. Çünkü o seslice tesbih edip Allah'a yönelirdi.
Bu ayet, Davud'a Süleyman'ın bahşedilmesini ve Süleyman'ın 'ne güzel bir kul' olduğunu vurgulamaktadır. Ayetin dilbilimsel derinliği, 'vehb', 'abd' ve 'evvâb' kelimelerinin semantik analizleriyle ortaya konmaktadır. Bu kelimeler, Allah'ın lütfunu, kulluk bilincini ve sürekli yönelişi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vehb (الوهب), karşılıksız olarak bir şeyi vermektir. Ayetteki 'vehebnâ' ifadesi, Allah'ın Davud'a Süleyman'ı herhangi bir karşılık beklemeksizin, bir lütuf olarak verdiğini belirtir. Bu, Allah'ın cömertliğini ve seçilmiş kullarına olan ihsanını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vehb (وهب), Allah'ın bir şeyi hibe etmesi, bağışlamasıdır. Burada Süleyman'ın Davud'a verilmesi, Allah'ın bir ihsanı ve lütfu olarak mecazi bir anlatımdır. Bu, Süleyman'ın peygamberlik ve krallık gibi büyük nimetlerle donatılmasının başlangıcıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vehb (وهب) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara bahşettiği, karşılıksız ve ilahi bir lütfu ifade eder. Bu ayette Süleyman'ın Davud'a 'bahşedilmesi', sadece bir evlat vermekle kalmayıp, aynı zamanda ona peygamberlik ve hükümranlık gibi manevi ve dünyevi nimetleri de lütfetme anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Abd (العبد), boyun eğme ve itaat etme anlamını taşır. Allah'a nispet edildiğinde, O'na tam bir teslimiyetle kulluk eden, emirlerine uyan kişiyi ifade eder. Ayette Süleyman için 'ni'me'l-abd' denilmesi, onun Allah'a olan kulluğunun mükemmelliğini ve örnekliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Abd (العبد), hürriyetini kaybedip başkasının mülküne geçen kişi anlamına gelir. Ancak Allah'a nispetle kullanıldığında, O'nun rububiyetini kabul edip emirlerine boyun eğen, O'na ibadet eden varlığı ifade eder. Süleyman'ın 'abd' olarak nitelenmesi, onun Allah'ın iradesine tam bir teslimiyetle bağlı olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Abd (عبد) kelimesi, Kur'an'da hem kölelik hem de Allah'a kulluk anlamlarında kullanılır. Süleyman bağlamında 'ni'me'l-abd' ifadesi, onun Allah'a karşı gösterdiği üstün itaat, şükür ve ibadetle öne çıkan, örnek bir kul olduğunu belirtir. Bu, onun peygamberlik makamına yakışır bir kulluk sergilediğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Evvâb (أوّاب), 'evbe' kökünden gelir ve dönmek, geri gelmek demektir. 'Evvâb' ise çokça dönen, yani günahlarından Allah'a çokça tövbe eden ve O'na yönelen kişidir. Süleyman için bu sıfatın kullanılması, onun sürekli Allah'ı anan, O'na şükreden ve her durumda O'na sığınan bir peygamber olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Evvâb (الأوّاب), Allah'a çokça dönen, O'na itaat eden ve O'nun rızasını arayan kimsedir. Bu, sadece günahlardan tövbe etmekle kalmayıp, aynı zamanda her durumda Allah'a yönelme, O'nu zikretme ve O'na şükretme anlamını da içerir. Süleyman'ın bu vasfı, onun Allah ile olan güçlü ve sürekli bağını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Evvâb (أوّاب), mübalağa sigası olup, çokça tövbe eden, Allah'a çokça dönen demektir. Bu, kişinin Allah'a olan bağlılığının ve O'na yönelişinin sürekliliğini ve yoğunluğunu ifade eder. Süleyman'ın 'evvâb' olması, onun peygamberlik görevini yerine getirirken dahi sürekli Allah'a yöneldiğini, O'ndan yardım dilediğini ve O'na şükrettiğini vurgular.
Sâd Sûresi
Allah Teâlâ, Hz. Dâvûd’u hem soyunu hem de mülkünü devam ettirecek bir evlâtla müjdelemiş ve bu ihsanını “hibe” olarak nitelemiştir. Çünkü “hibe”, hibe edenin karşılıksız bir ihsan ve ikram olarak verdiği bağıştır; yoksa kulun ameline uygun bir karşılık yahut belirli bir bedel karşılığında verilen şey “hibe” değildir. Bu nedenle İbn Abbâs’ın, “Çocuklarımız bize Allah’ın birer hibesidir” dedikten sonra şu âyeti okuduğu nakledilmiştir: “Yehebu limen yeşâu inâśen ve yehebu limen yeşâu-żżukûr” “Allah, dilediğine kız çocuklarını, dilediğine de erkek çocuklarını bahşeder.” (Şûrâ, 42/49).
Buna göre Süleyman, Hz. Dâvûd için tam bir nimet ve hibe olmuştur. Çünkü zâhirî hilâfetin eksiksiz şekilde ortaya çıkışı Dâvûd’a ait bir mazhariyet iken, bunun kemali Süleyman’da zuhur etmiştir. Bu sebeple peygamberlik ve hilâfet makamını hakkıyla üstlenebilecek bir liyakate sahip olduğundan, “Süleyman ne güzel bir kuldu!” ifadesiyle övülmüştür.
Kulluk (ubûdiyyet) ise, rubûbiyyet iddiasında bulunmaksızın ulûhiyyet sıfatları altında fânî olmayı gerektirir. Hz. Süleyman tam bir ubûdiyyet şuuruyla dünyevî veya uhrevî bir gaye gözetmeksizin daima ilâhî huzura yönelmiştir. Nimet anında şükür, bela anında sabır göstermek üzere her hâlinde Allah’a sığınmış; hüküm sürerken, kalben sürekli muhtaçlık içinde ve acziyetini yalnızca Hakk’a arz eden bir kul olmuştur. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/74) Bu nedenle Kur’ân-ı Kerîm’de Süleyman’ın, Hz. Dâvûd’un oğlu ve vârisi olduğu, Allah tarafından üstün kılındığı, şükreden, sâlih, hakîm ve anlayışlı bir kul olduğu bildirilir. Onun daima Allah katında büyük bir değere ve yüce bir makama sahip bulunduğu vurgulanır. Ayrıca keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma yeteneğine sahip olduğu da zikredilmektedir. Nitekim Allah, diğer peygamberlerde olduğu gibi Hz. Süleyman’a da vahiy indirmiş ve onu dosdoğru yola iletmiştir. (Harman, DİA, 38/59)
اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ
(38/31) İż ‘urida ‘aleyhi bil’aşiyyi-ssâfinâtu-lciyâd.
(38/31) Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.