İçeriğe atla
Sâd 18Cüz 23 · Sayfa 454

Sâd Sûresi 18. Âyet

ص

Sohbete sor

İnnâ seḣḣarnâ-lcibâle me'ahu yusebbihne bil'aşiyyi vel-işrâk(i)

(18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud'un emrine verdik. Onların her biri Allah'a yönelmişlerdi.

Sâd Sûresi

Âyet, Hz. Davud’un kulluktaki kemalini ortaya koyduktan sonra, Allah’ın ona olan özel lütuflarını haber vermektedir. Zira kul, ubûdiyette kemâl gösterdiğinde, rubûbiyetin inâyetlerine kavuşur. Dağların ve kuşların onunla birlikte zikre katılması, halinin kâinata sirayet etmesi ve varlıkların da onun tesbihine iştirak etmesi demektir. Bu ise Hz. Davud’un zikrinin sadece kendisiyle sınırlı kalmayıp bütün varlık âlemini kapsadığını gösterir. Nitekim kendisine verilmiş bir mûcize olarak dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih eder, o da bunları duyar ve anlardı.

Müfessirler dağların tesbîhinin nasıl bir şey olduğu hususunda farklı görüşlere sâhiptir:

1) Allah dağlara hayat, akıl, kudret ve konuşma vermiş, dağlar da Davud'la beraber Allah'ı tesbih etmişlerdir.

2) Davud'un çok güzel olan sesi dağlarda yankılanmış, kuşlar onun sesine gelmişler ve o tesbih ederken, ötüşerek Allah'ı tesbih etmişlerdir.

Hakikat ehline göre hayatın sırrı, cemâd, nebât ve hayvan olsun bütün varlıklara sirayet etmiştir. Yani hayat, bütün varlıklarda arızî, temsîlî yahut mecazî olarak değil, hakikî anlamda mevcuttur. Ancak bu hakikati, ancak kemâle ermiş keşif sahipleri idrak edebilir.

Rivayet olunur ki Allah Teâlâ, Dâvud’a öyle bir güzel ses vermiştir ki yarattıklarından hiç kimseye nasip etmemiştir. Dâvud’un nağmeleri dağlara ulaştığında, dağlar bu sesin zevkinden onun zikir ve tesbihine katılırdı. Kuşlar onun sesini işittiklerinde tesbih ve takdisi andıran nağmelerle şakırlardı. Vahşî hayvanlar ise bu nağmeleri duyunca sükûnetle yaklaşır, adeta teslimiyet gösterirlerdi. Hâsılı, bütün varlıklar kendi istidatları ölçüsünde mârifet ve hâl akışını (feyezân) kabule elverişlidirler. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/38-39) Netice itibarıyla ister Davud’un şahsı olsun ister dağlar veya kuşlar olsun hepsi “evvâb”dır. Yani sürekli Allah’a dönen, O’nu tesbih eden, O’nu noksan sıfatlardan tenzih eden varlıklardır. Bu yöneliş daimî olup kesintisizdir; bir an bile Hakk’ın huzurundan ayrılmayan bir ubûdiyet hâlidir.

İşarî manada ise dağlar, nefsin sert yönü ve katı tabiatıdır. Normalde hareketsiz, katı ve zikre karşı donuk olan nefis, ilâhî aşk ve zikrin tesiriyle çözülür, sarsılır, hatta zikre iştirak eder hâle gelir. Bu da nefsin tezkiye sonucu dağlar gibi heybetli ama artık zikre yönelmiş bir hâl almasını ifade eder.

Kuşlar, ruhun letafetini simgeler. Yani insanın nuranî olan ve semâya yükselen yönüdür. Zikirle birlikte kuşlar gibi latîfeler de hareketlenir, zikre iştirak eder. Ruhun semavî tarafı, zikrin cezbetmesine kapılır.

Her ikisinin birlikte zikre katılması ise insandaki bütün boyutların Hakk’a yönelmesi demektir. Yani hem nefsin kaba tarafı (dağlar), hem de ruhun latif tarafı (kuşlar) zikre dâhil olur. Bu, sâlikin seyrü sülûkunda cem’u’l-cem mertebesine işaret eder: zahir ve bâtın, celâl ve cemâl, sertlik ve letafet aynı zikirde birleşir. İlahî feyiz varlık âlemine sirayet edince fiillerin tecellisi eşyaya, sıfatların ve isimlerin tecellisi de varlıkların hakikatine ulaşır. Böylece dağların heybetinde celâlin zuhuru, kuşların letafetinde ise cemâlin akisleri belirir. Nihayet nefis, kalp ve sır hep beraber zikre iştirak ettiğinde, kişi bütünüyle Hakk’ın inâyetine mazhar olur. Hakiki zikir de yalnız dilin değil, nefsin ve kalbin bütün mertebeleriyle Hakk’a yönelmesidir.

Öte yandan Baklî’ye göre âyette belirtilen işrak vakti, “sekr” ehlinin mânevî sarhoşluğundan ayılıp saf bir idrakle şuur hâline gelmesine işarettir. Yani sabahın aydınlığında, vecd hâlinden temkine geçiş ve şuurun berraklaşması vardır. Akşam vakti ise, Hakk’a yönelen âriflerin münâcât niyazlarının kabul edildiği, kalplerinin müşâhede nurlarıyla dolduğu, “ilâhî hitapların hoş kokulu nefeslerini” işittikleri andır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/189)


Konu gelmişken Terzi Baba’nın zikir ve tesbih konusundaki değerlendirmelerini özetle burada aktaralım:

Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır. (İz. T.B. 214-Gökyüzü İnsanları, 1/272) Tesbih emrini varlıklar kendi hakîkatlerinden alırlar. İsti’dâtları hangi ismin kaynağında ise, fıtratları o yönde hareket eder ve o ismin ifâde ettiği tesbîhlerini yaparlar. Her varlık başka türlü bir zuhûrda olduğundan, tesbîhleri de başkadır. Bu tesbîhler dışarıdan açık olarak anlaşılmaz, ancak bazı irfân ehli ârifler tarafından müşâhede edilebilirler. İnsânın varlığında bu tesbîh aynı zamanda zikre dönüşür. Tesbîh fıtrî, zikir ise irâdî’dir. (Daha geniş bilgi için bk. Necdet Ardıç, 28-Kur’ân-ı Kerîm’de Tesbih ve Zikir.)


Âyet 20

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

(38/20) Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhu-lhikmete vefasle-lḣitâb.

(38/20) Biz Davud’un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)