İnnâ seḣḣarnâ-lcibâle me'ahu yusebbihne bil'aşiyyi vel-işrâk(i)
(18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud'un emrine verdik. Onların her biri Allah'a yönelmişlerdi.
Biz, dağları onun emrine vermiştik. Akşamsabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve Davud'a bahşettiği mucizeleri vurgulamaktadır. Özellikle 'tesbih etme' ve 'boyun eğdirme' kavramları üzerinden yaratılışın ilahi düzene tabi oluşu ve Davud'un peygamberlik makamının yüceliği dilbilimsel olarak öne çıkmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sehara' fiilini 'bir şeyi zorla veya kolaylıkla bir işe koşmak, emrine amade kılmak' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, dağların kendi iradeleri dışında Allah'ın emriyle Davud'a hizmet etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sehara' fiilinin mecazi olarak 'bir şeyi bir başkasının hizmetine sunmak, ona boyun eğdirmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Burada dağların Davud'un tesbihine eşlik etmesi, onların Allah tarafından bu göreve tahsis edildiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'teshir' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın evrendeki yaratılmışları insanlığın faydasına veya belirli bir amaca hizmet etmeleri için emrine amade kılması anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette dağların Davud'un tesbihine katılması, bu ilahi teshirin özel bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cibel' kelimesinin bilinen 'dağlar' anlamında olduğunu ve Kur'an'da genellikle Allah'ın yaratma gücünün ve yeryüzünün istikrarının sembolü olarak geçtiğini belirtir. Burada ise Davud'un tesbihine katılan canlı varlıklar gibi tasvir edilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cebel' kelimesinin 'büyük ve yüksek yeryüzü kütlesi' olduğunu ve Kur'an'da bazen mecazi olarak 'sağlamlık, istikrar' anlamında da kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, normalde cansız kabul edilen dağların tesbihe katılması, ilahi bir mucizeyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tesbih' kelimesinin temel anlamının 'suda hızla yüzmek' olduğunu, mecazi olarak ise 'Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek, O'nu yüceltmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayette dağların tesbihi, onların Allah'ın kudretine boyun eğerek O'nu zikretmeleridir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tesbih'in 'Allah'ı her türlü noksanlıktan uzak tutmak ve O'nu kemal sıfatlarla anmak' olduğunu ifade eder. Dağların tesbihi, onların yaratılış gayelerine uygun olarak Allah'ın azametini ilan etmeleridir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tesbih' kavramının Kur'an'da sadece sözlü zikirle sınırlı olmadığını, aynı zamanda tüm varlıkların kendi halleriyle Allah'ın kudretini ve azametini ortaya koymaları şeklinde de anlaşıldığını belirtir. Dağların tesbihi, bu evrensel tesbihin bir parçasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'aşiyy' kelimesinin 'gündüzün son kısmı, güneşin batmaya yakın olduğu vakit' olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Davud'un tesbihinin günün bu özel vaktinde gerçekleştiğini ve dağların da ona eşlik ettiğini belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'aşiyy'in 'öğleden sonra başlayıp güneş batana kadar devam eden zaman dilimi' olduğunu ifade eder. Bu vakit, ibadet ve zikir için özel bir zaman dilimi olarak vurgulanmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'işrak' kelimesinin 'güneşin doğması, aydınlığın yayılması' anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'aşiyy' ile birlikte kullanılması, tesbihin günün başlangıcından sonuna kadar devam ettiğini, yani sürekli olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'işrak'ın 'güneşin doğup etrafı aydınlatması' olduğunu ve bu vaktin ibadet için faziletli zamanlardan biri olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, Davud'un tesbihinin sabahın erken saatlerinde de devam ettiğini gösterir.
Sâd Sûresi
Âyet, Hz. Davud’un kulluktaki kemalini ortaya koyduktan sonra, Allah’ın ona olan özel lütuflarını haber vermektedir. Zira kul, ubûdiyette kemâl gösterdiğinde, rubûbiyetin inâyetlerine kavuşur. Dağların ve kuşların onunla birlikte zikre katılması, halinin kâinata sirayet etmesi ve varlıkların da onun tesbihine iştirak etmesi demektir. Bu ise Hz. Davud’un zikrinin sadece kendisiyle sınırlı kalmayıp bütün varlık âlemini kapsadığını gösterir. Nitekim kendisine verilmiş bir mûcize olarak dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih eder, o da bunları duyar ve anlardı.
Müfessirler dağların tesbîhinin nasıl bir şey olduğu hususunda farklı görüşlere sâhiptir:
1) Allah dağlara hayat, akıl, kudret ve konuşma vermiş, dağlar da Davud'la beraber Allah'ı tesbih etmişlerdir.
2) Davud'un çok güzel olan sesi dağlarda yankılanmış, kuşlar onun sesine gelmişler ve o tesbih ederken, ötüşerek Allah'ı tesbih etmişlerdir.
Hakikat ehline göre hayatın sırrı, cemâd, nebât ve hayvan olsun bütün varlıklara sirayet etmiştir. Yani hayat, bütün varlıklarda arızî, temsîlî yahut mecazî olarak değil, hakikî anlamda mevcuttur. Ancak bu hakikati, ancak kemâle ermiş keşif sahipleri idrak edebilir.
Rivayet olunur ki Allah Teâlâ, Dâvud’a öyle bir güzel ses vermiştir ki yarattıklarından hiç kimseye nasip etmemiştir. Dâvud’un nağmeleri dağlara ulaştığında, dağlar bu sesin zevkinden onun zikir ve tesbihine katılırdı. Kuşlar onun sesini işittiklerinde tesbih ve takdisi andıran nağmelerle şakırlardı. Vahşî hayvanlar ise bu nağmeleri duyunca sükûnetle yaklaşır, adeta teslimiyet gösterirlerdi. Hâsılı, bütün varlıklar kendi istidatları ölçüsünde mârifet ve hâl akışını (feyezân) kabule elverişlidirler. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/38-39) Netice itibarıyla ister Davud’un şahsı olsun ister dağlar veya kuşlar olsun hepsi “evvâb”dır. Yani sürekli Allah’a dönen, O’nu tesbih eden, O’nu noksan sıfatlardan tenzih eden varlıklardır. Bu yöneliş daimî olup kesintisizdir; bir an bile Hakk’ın huzurundan ayrılmayan bir ubûdiyet hâlidir.
İşarî manada ise dağlar, nefsin sert yönü ve katı tabiatıdır. Normalde hareketsiz, katı ve zikre karşı donuk olan nefis, ilâhî aşk ve zikrin tesiriyle çözülür, sarsılır, hatta zikre iştirak eder hâle gelir. Bu da nefsin tezkiye sonucu dağlar gibi heybetli ama artık zikre yönelmiş bir hâl almasını ifade eder.
Kuşlar, ruhun letafetini simgeler. Yani insanın nuranî olan ve semâya yükselen yönüdür. Zikirle birlikte kuşlar gibi latîfeler de hareketlenir, zikre iştirak eder. Ruhun semavî tarafı, zikrin cezbetmesine kapılır.
Her ikisinin birlikte zikre katılması ise insandaki bütün boyutların Hakk’a yönelmesi demektir. Yani hem nefsin kaba tarafı (dağlar), hem de ruhun latif tarafı (kuşlar) zikre dâhil olur. Bu, sâlikin seyrü sülûkunda cem’u’l-cem mertebesine işaret eder: zahir ve bâtın, celâl ve cemâl, sertlik ve letafet aynı zikirde birleşir. İlahî feyiz varlık âlemine sirayet edince fiillerin tecellisi eşyaya, sıfatların ve isimlerin tecellisi de varlıkların hakikatine ulaşır. Böylece dağların heybetinde celâlin zuhuru, kuşların letafetinde ise cemâlin akisleri belirir. Nihayet nefis, kalp ve sır hep beraber zikre iştirak ettiğinde, kişi bütünüyle Hakk’ın inâyetine mazhar olur. Hakiki zikir de yalnız dilin değil, nefsin ve kalbin bütün mertebeleriyle Hakk’a yönelmesidir.
Öte yandan Baklî’ye göre âyette belirtilen işrak vakti, “sekr” ehlinin mânevî sarhoşluğundan ayılıp saf bir idrakle şuur hâline gelmesine işarettir. Yani sabahın aydınlığında, vecd hâlinden temkine geçiş ve şuurun berraklaşması vardır. Akşam vakti ise, Hakk’a yönelen âriflerin münâcât niyazlarının kabul edildiği, kalplerinin müşâhede nurlarıyla dolduğu, “ilâhî hitapların hoş kokulu nefeslerini” işittikleri andır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/189)
Konu gelmişken Terzi Baba’nın zikir ve tesbih konusundaki değerlendirmelerini özetle burada aktaralım:
Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır. (İz. T.B. 214-Gökyüzü İnsanları, 1/272) Tesbih emrini varlıklar kendi hakîkatlerinden alırlar. İsti’dâtları hangi ismin kaynağında ise, fıtratları o yönde hareket eder ve o ismin ifâde ettiği tesbîhlerini yaparlar. Her varlık başka türlü bir zuhûrda olduğundan, tesbîhleri de başkadır. Bu tesbîhler dışarıdan açık olarak anlaşılmaz, ancak bazı irfân ehli ârifler tarafından müşâhede edilebilirler. İnsânın varlığında bu tesbîh aynı zamanda zikre dönüşür. Tesbîh fıtrî, zikir ise irâdî’dir. (Daha geniş bilgi için bk. Necdet Ardıç, 28-Kur’ân-ı Kerîm’de Tesbih ve Zikir.)
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
(38/20) Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhu-lhikmete vefasle-lḣitâb.
(38/20) Biz Davud’un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.