İsbir ‘alâ mâ yekûlûne veżkur ‘abdenâ dâvûde żâ-l-eyd(i)(s) innehu evvâb(un)
Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Davud'u hatırla. O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.
Şimdi sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Çünkü o, zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.
Bu ayet, peygamberlere yönelik sabır ve Allah'a yönelişin önemini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, sabır, zikir, güç ve sürekli Allah'a dönüş anlamlarını içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır (الصبر), nefsi, akıl ve şeriatın gerektirdiği şey üzerinde tutmak veya akıl ve şeriatın gerektirmediği şeyden alıkoymaktır. Ayetteki 'ısbir' emri, Hz. Peygamber'in, müşriklerin sözlerine karşı metanetini korumasını ve tahammül etmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sabır, nefsin hoşlanmadığı şeylere katlanmasıdır. Bu ayetteki sabır, peygamberin, inkarcıların alaylarına ve yalanlamalarına karşı gösterdiği dayanıklılığı ve sebatı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre sabır, Kur'an'da genellikle zorluklar karşısında gösterilen metanet ve sebat anlamında kullanılır. Burada da peygamberin, tebliğ görevini yerine getirirken karşılaştığı olumsuz tepkilere karşı direnç göstermesi vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zikir (الذكر), bir şeyi kalpte veya dilde hatırlamaktır. Ayetteki 'üzkür' emri, Hz. Davud'un güçlü ve Allah'a yönelen bir kul olarak örnek alınması gerektiğini, onun kıssasının hatırlanmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikir, unutmanın zıddıdır ve bazen kalple, bazen dille, bazen de her ikisiyle olur. Buradaki 'üzkür', Hz. Davud'un üstün özelliklerini ve Allah'a olan bağlılığını zihinlerde canlı tutmayı ve ondan ders çıkarmayı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, zikir kelimesinin Kur'an'da hem hatırlama hem de öğüt alma anlamlarını içerdiğini belirtir. Bu ayette, Hz. Davud'un örnekliğinin hatırlanması ve onun Allah'a yönelişinden ibret alınması kastedilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Davud (داود), Kur'an'da adı geçen peygamberlerden biridir. Ayette, onun 'güçlü' (ذَا ٱلْأَيْدِ) vasfıyla anılması, hem fiziksel hem de manevi gücüne işaret eder ve bu, peygamberlere örnek teşkil eden bir özelliktir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Davud (داود), Allah'ın kendisine hem peygamberlik hem de krallık verdiği bir kuldur. Ayetteki bağlamda, onun sabrı ve Allah'a yönelişi, Hz. Muhammed'e örnek olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): El (الأيد), mecazi olarak güç ve kuvvet anlamına gelir. 'Zâ'l-eyd' (ذَا ٱلْأَيْدِ) ifadesi, Hz. Davud'un hem bedensel hem de manevi olarak güçlü olduğunu, zorluklara karşı dirençli olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Eyd (الأيد), kuvvet ve kudret demektir. Ayetteki 'zâ'l-eyd' ifadesi, Hz. Davud'un hem fiziksel gücüne (savaşlardaki başarısı) hem de manevi gücüne (ibadetlerindeki sebatı) işaret eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): El-Halebî, 'eyd' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın gücü veya peygamberlerin gücü bağlamında kullanıldığını belirtir. Burada Hz. Davud'un, hem dünyevi işlerde hem de dini görevlerinde sahip olduğu üstün gücü ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Evvâb (أَوَّابٌ), çokça dönen, Allah'a çokça yönelen demektir. Ayetteki 'innehu evvâb' ifadesi, Hz. Davud'un sürekli Allah'a tövbe eden, O'na sığınan ve O'nun emirlerine dönen bir kul olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Evvâb (أَوَّابٌ), 'evbe' (dönüş) kökünden türemiş mübalağalı bir sıfattır. Allah'a çokça dönen, günah işlediğinde hemen tövbe eden ve O'na yönelen kişi anlamına gelir. Bu, Hz. Davud'un ibadetlerindeki sürekliliğini ve Allah'a olan bağlılığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Evvâb, Allah'a itaate ve O'nun rızasına dönen, günahlarından pişmanlık duyarak tövbe eden kişidir. Hz. Davud'un bu vasfı, onun Allah katındaki yüksek mertebesini ve örnek alınması gereken bir özelliğini ifade eder.
Sâd Sûresi
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kalbi, gökten yağan yağmurdan daha latif, Arş ve Kürsî’nin nurundan daha parlaktı; çünkü sürekli ilâhî tecellîlerle doluydu. O kalp, Hakk’ın nurlarıyla aydınlatılmış, O’nun sevgisi ve iştiyakının lezzetleriyle yumuşatılmıştı. Böylesine ince bir letafet içinde, inkârcıların alaycı sözlerine tahammül etmek kolay değildi. Bu durum, onun sabırsızlığından değil; bilakis mârifetteki yüceliğinin ve ulvî derecesinin bir tezâhürüydü. Zira o, Hakk’ın huzurunda bulunan, melekût ehliyle beraber olan, azamet perdelerinin gölgesinde yaşayan bir Nebî idi. Böyle bir yücelik makamında dinine ve şeriatine yöneltilen istihzaları işitmek ne kadar ağırdır!
Bununla beraber Allah Teâlâ ona sabrı emretti. Zira bu, risâlet ve velâyetin bir imtihanıydı. Hakikî âşık, yalnız lütuf tecellîlerinde değil, kahır tecellîlerinde de istikamet üzere kalabilmelidir. Çünkü sabır, aslında “sabr-ı ezel” sıfatına bürünmek, yani fanî varlıkla değil, kadîm olan Hakk’ın takdiriyle sabretmektir. Aksi halde, mahlûk olan insan, kadîm olanın yüklediği imtihanı nasıl taşıyabilir? (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/187) Bu bağlamda Allah Teâlâ, Peygamberimize örnek olarak Hz. Dâvud’u zikretmiştir. Âyet, onun hem zâhirî hem de bâtınî bakımdan kemâl sahibi bir kul olduğuna işaret eder. Zâhirî gücü, attığı üç taşla Calût’u (Golyat) ve birçok askerini öldürmesi, ardından da hükümranlığa erişmesiyle ortaya çıkmıştır. Bâtınî kuvveti ise sürekli Allah’a yönelmesindeydi; sabah akşam tesbih ve takdisle Rabbine yönelir, hatta dağlar ve kuşlar da onunla birlikte tesbih ederdi.
Hz. Dâvud’un kulluk hayatındaki gücünü gösteren diğer bir yönü de ibadetlerindeki sebatıdır. Bir gün oruç tutup bir gün tutmaması, oruçların en zoru olduğu hâlde onun sabırla yerine getirdiği bir ibadet şeklidir. Ayrıca devlet işlerini yürütmekle birlikte, gecenin ilk yarısında uyur; diğer yarısında ise ibadet için kalkar, kalan altıda birinde tekrar istirahata çekilirdi. Nitekim hadis-i şerifte bu hususa işaret edilmiştir:
“Oruçların Allah’a en sevimlisi Dâvud’un tuttuğu oruçtur. O, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Nafile namazların Allah’a en sevimlisi ise yine Dâvud’un kıldığı namazdır. O, gecenin yarısını uyuyarak geçirir, üçte birinde ibadet için kalkar, altıda birinde yeniden uyurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 37-38; Müslim, Sıyâm, 189-190).
Âyette geçen “evvâb” kelimesi “Allah’a yönelen, tövbe eden, O’nu çokça teshib” anlamındadır. Bu kelime ile peygamberlerin ve salih kulların her zaman Allah’a yöneldikleri, tövbe edip O’na döndükleri anlatılır. Evvâbın çoğulu olan “evvâbîn” ise “günah işlediğinde derhal tövbe edip Allah’a yönelen, Allah’a itaat ederek hayır işleyen kimseler” şeklinde açıklanmıştır. Akşam namazından sonra kılınan iki, dört veya altı rekatlık nafile namaza da evvâbin namazı denilmiş, Hz. Peygamber ve ashâbtan bu namazın kılınmasını tevşik eden hadisler rivayet edilmiştir. (Tirmizî, Mevâkîtü’s-salât, 204) Diğer yandan Hz. Davud’un imtihanı, sadece tarihî bir hadise değil, aynı zamanda sâlikin nefs terbiyesi yolunda karşılaştığı imtihanların bir sembolüdür. Şöyle ki:
Güçlü (zü’l-eyd) oluşu, yani ibadette ve kullukta kuvvetli olması; sâlikin seyrü sülûkta kazandığı kuvveti, zikir ve ibadetle elde ettiği ilâhî teyidi ifade eder. Bu, kulun Hakk’a yönelişindeki irade kuvvetidir.
İmtihanı, nefsin arzularına karşı tedbirsiz kalmanın, her mertebede mümkün olduğunu göstermektedir. İbnü’l-Arabî’nin vurguladığı üzere, en büyük peygamberler dahi “beşeriyet sıfatı” itibariyle imtihandan muaf değildir. Bu, sâlike şunu öğretir: kişi seyrinde ne kadar ilerlemiş olursa olsun, nefisle mücadelesi bitmez.
“Evvâb” oluşu ise, hatadan dönüp tekrar tekrar Allah’a yönelmesidir. Sâlik için evbe, yalnızca günahı terk değil; hâllerden hâllere geçerken ve mertebelerde terakki ederken her defasında Hak’ka yeniden dönmektir. Bu ise “el-mebde’ ve’l-me‘âd” sırrının kulda sürekli tahakkuk etmesidir: Hak’tan gelen her nefes, yine O’na dönüşle tamamlanır.
Telvine Düşmeden Allah’a Yönelmek Tasavvufi manada evvâb; tövbe, inâbe ve evbe aşamalarının hepsini kendinde barındırır. Zira bu üç mertebe aynı zamanda kulun Allah’a efâl, sıfât ve zât bakımından yönelişini de temsil eder:
- Tövbe: Kulun günahlardan dönüp nefsin karanlıklarını terk etmesidir (efâlî).
- İnâbe: Kalbin yalnızca Allah’a yönlemesi ve O’na sığınmasıdır (sıfâtî).
- Evbe: Kişinin kendi varlığından geçip Hak ile kaim olmasıdır (zâtî).
Buna göre sâlik tövbede Hakk’ın emirlerine muhalefet etmekten vazgeçip itâate döner, inâbede muhabbet haline rücu eder, evbede ise bütünüyle Allah’a yönelir. Bu nedenle günah korkusuyla yapılana tövbe, sevap ümidiyle yapılana inâbe, ne günah korkusu ne de sevap ümidi gütmeksizin sadece Hakk’ın rızâsı için yapılana evbe adı verilmiştir.
Dolayısıyla ilâhî emirlere itâatsizlik hâlinden emre uymaya dönmek tövbeyi; kalpte hiçbir istek kalmayacak şekilde irâdeden soyutlanmak inâbeyi; yalnızca Hakk’a dönüşte temkîn sahibi olmak ve telvine düşmemek de evbeyi temsil eder. Zira telvine düşmek, ilâhî tecellîlerin hükümlerindeki hikmetleri bilmemeye ve gereklerini yerine getirememeye neden olur.
Burada sâlikin nefsini ıslah etmesi ve Hakk’a karşı verdiği sözleri yerine getirmek suretiyle Allah’a yönelmesi temel esastır. Nefsi ıslah ederek Hakk’a yönelmede şu esaslara riayet etmelidir:
a. Günahlarından istiğfar edip Allah’a boyun eğerek bir anlamda O’nun kendi üzerindeki hakkını ifa ettiği gibi, hak sahiplerine haklarını vermek ve onlardan helallik almak suretiyle kul hakkının mesuliyetinden de kurtulması.
b. İşlediği günahlardan dolayı pişmanlık duyup göz yaşı dökmekle birlikte mü’min kardeşlerinin yaptığı hatalara da üzülen sâlikin onları kınamak yerine onlara karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olması.
c. Namaz, oruç, zekât gibi vaktinde yerine getirmediği ibâdetleri telafi etmesidir.
Allah’a verilen sözlerin yerine getirilmesi de üç şekilde olur:
a. Sâlikin geçmişte işlediği günahlarından dolayı hissettiği elem ve üzüntüsünü hatırlaması ve aynı sıkıntıyı yaşamamak için günah işlemekten vazgeçmesidir.
b. Kişi kendisi için Hakk’ın rahmetinden ümidini kesmezken, Hak’tan gâfil olanların cezalandırılacağını düşünmesi ve bu nedenle onları küçümsemesinin ne denli yanlış olduğunu bilmesidir.
c. Sâlikin gerek Hakk’a gerekse dervişlere karşı yaptığı hizmetlerde, kendini beğenme gibi nefsine ârız olabilecek kusurları ve eksiklikleri bilmesi ve nefsini bu tür hazlardan kurtarmasıdır. (Herevî, Menâzil, 7-8, Tek, Tasavvufî Mertebeler, 51-57) Böylece sâlik, istikamette telvinden sıyrılarak temkine ulaşır. Artık onun için her işte Hak görünür; fiillerinde, sıfatlarında ve varlığının her zerresinde yalnızca O’nun tecellîsi müşâhede edilir. Nihayet Hak ile mütahakkık olur; kendi benliğini değil, daima Hakk’ın iradesini gözetir.
Sabrı Kuşanmak Sabır, nefiste var olan tahammülsüzlüğe rağmen şikâyetten kaçınmak ve ilâhî hükümleri gönül hoşnutluğuyla kabul edebilmektir. Burada kastedilen, şikâyetin Allah’tan başkasına yöneltilmemesidir; yoksa Hakk’a arz edilen şikâyet sabra aykırı değildir. Nitekim Hz. Eyyûb ve Hz. Yakub, şikâyetlerini Allah’a arz etmişler ve bu hâlleri onların Kur’an’da sabredenlerden (sâbirûn) sayılmalarına engel olmamıştır: “Hani Eyyûb, Rabbine ‘Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti.” (Sâd, 38/41); “Gerçekten biz Eyyûb’u sabreden bir kimse olarak bulduk. One güzel bir kuldu!” (Sâd, 38/44). “Yakub, ‘Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim’ dedi.” (Yûsuf, 12/86).
Sabrın üç mertebesi vardır:
- Günahlara karşı sabır: İman üzere kalmak ve haramlardan sakınmak için gösterilen sabırdır. Bu sabrın temelinde âhiret azabından korkmak vardır. Bununla birlikte, Allah’tan utanarak günahlardan uzak durmak daha değerlidir. Zira hayâ, kalbin Hak’la birlikteliğine; azap korkusu ise Hak’tan çok ceza düşüncesine yoğunlaşmaya delâlet eder.
- İbadette sabır: Sâlikin ibadetlerini şer‘î hükümlere uygun şekilde yerine getirirken ihlâsı gözetmesidir. İlk derecede günahlara karşı sabreden mürid, kalbini günahların gölgesinden kurtarır; ikinci derecede ise sürekli ibadetle meşgul olduğu için kalbi daima tâatle doludur. Bu sebeple bu sabır, birincisinden daha üstün kabul edilmiştir.
- Musibetlere karşı sabır: Kulun, Allah’ın sabredenlere vaad ettiği mükâfata kavuşma ümidiyle belâ ve musibetlere sabretmesidir. Bu esnada Allah’ın önceden lutfettiği nimetleri hatırlaması, sıkıntılarını hafifletir.
Bu üç mertebe Âl-i İmrân sûresinin üçüncü âyetinde işaret edilmiştir: “Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, hazırlıklı ve uyanık olun.” Âyetteki “isbırû” musibetlere karşı sabrı, “sâbirû” günahlara karşı sabrı, “râbitû” ise ibadet ve tâatte sabrı ifade eder.
Sabrın dereceleri arasında farklılıklar vardır: En zayıf olanı, avâma mahsus sabırdır ki kişi sevap elde etmek ve cezadan kurtulmak için sabreder (sabır lillâh). Bunun üzerinde, Allah’ın verdiği güçle sabretmek anlamına gelen müridlerin sabrı (sabır billâh) gelir. En yücesi ise, sûfîlerin kendi irade ve tasarruflarının olmadığını idrak ederek ilâhî hükümlere rızayla sabretmeleridir ki buna sabır alallâh denir. Her hâlükârda sabır, mübtedî ve orta mertebedeki sâliklere aittir; muhabbet ve tevhîd ehlinin dereceleri ise sabır makâmının üzerindedir. (Herevî, Menâzil, 32-33; Tek, Tasavvufî Mertebeler, 139-142)